![]() |
Şiraze'den Mektuplar
Seni içimin en ücra köşesine gizledim; ürkek, tedirgin, temkinli...” Her temmuz, bana şehrimi anımsatıyor dünyanın her neresinde olursam olayım. Çok zaman geçirip, çok anı biriktirdiğim; bol tuzlu denizinde, üzerimde taşıyıp da sevmediğim her ne var ise dalgalarıyla atmaya çalıştığım; salkım saçak dolaşırken, siyah etek uçlarımdan yerlere istemediklerimi saçtığım; kavurucu güneşinin altında, incir kokulu yollarda, nar çiçeği endamında her bakan göze dokunup saklandığım; aşk tadında gece yürüyüşlerine çıktığım... Minik temmuz sıcağı şehrimi yeniden yaşamak arzusu doluverince gözlerime, yüreğimdeki pır pır eden kanatları susturamıyorum işte. Yeniden’i olmayan geçmişin, geçmişte kilitlendiği gerçeği ile ıhlamur ağacı altına uzanıp temmuz şarkıları döküyorum dilimden bu yabancı toprağa. Hüzne bulanmadan yaşanmıyor ki şiraze. Kimseler bilmesin öykülerimi diye ketûm direnişlerle gömdüm mektuplarımı saklı kentime. İlk bûsenin açtığı yaranın bir daha kapanmayacağını, ilk bûsenin kopardığı fırtınanın ömür boyu dinmeyeceğini, ilk bûsenin tüm ‘hayır’lara bir asi yetiştirmede maharetinin yıllara değin uzanan dokunuşlarının artarak çoğalacağını, ilk bûsenin bedeni dolaşan bütün damarları nasıl da ‘çat’ diye bir bir çatlatacağını, ilk bûsenin ne varsa aniden değiştirivereceğini nereden bilebilirdin ki şiraze. Mektuplarım benimdir, mektuplarımın ıhlamur kokusu benimdir, mektuplarımın canımı yakan her harfinin kıvrımları benimdir; temmuz sıcağında yeniden yazılıp, yeniden toprağa verilen, benimdir mektuplarım şiraze. Şehirler değiştiriyorum, şehirlerle değişiyorum. Yüzleri yüzüme yansıyor, kokuları siniyor tenime, seslerinde yitip içimin feryatlarına sekte koyuyorum. Derûni bağlılıklarımı bir hilkat garibesi şekline bürüyüp yalnızlığına mahkum ediyorum. Şehirler değişiyor şiraze, ben değişiyorum. Ben değişiyorum, dünya değişiyor şiraze. Bir, yaşanmışlar olduğu gibi duruyor. “Sen yok desen de, ayın tamamı orada” diyorum. “Hayat zaten zor, onu daha da zorlaştırmak için neden bu çaba?” diye soruyorum. “Yanlışlar birbirini izler” gerçeğine uyanıyorum. “Yapmamız gereken, bize zaman verildiğinde yapacağımıza karar vermek” diyerek bir gayret yerimde doğrulup göğe avuç açıyorum. Ve hayatlardan bir gölge gibi çekiliyorum uzaklarına... Ben şiraze, her sabah yeniden doğuyorum; öykülerime bir yenisini eklemek, yeni bir mektuba başlamak için... seni temmuz ile selamlıyorum... ŞİRAZE |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
bîpayanım aguş-i mevtte başlar hayatım yalan ile bir ömür ey yâr bir kendimi kandırırım Birgün seni yazmaktan vazgeçersem şiraze, bu hâmuşun ardına düşme. Gün gelir herkes ve her şey susar şiraze. Açanlar solmak, duranlar eğilmek, parlayanlar sönmek, gidenler dönmek mecburiyetinden baş eğer de bu muammanın içinde kalır bir başına. Takatimin bittiği yerde kargaların döne döne uçuşlarını izliyorum şu soğuk havada. Yağmur bir yandan kar bir yandan şiraze, kuzeyin sert rüzgarı dudaklarımda derin yaralar açarken; bir yılın son noktasının eğlentisini yapar insanlar. Giden zamana yakılan mumlar etrafında döner şu zeminin zavallıları. Ağla şiraze, benim ağladıklarıma sen de ağla. Aşk değil gönül gönül dolaşmak, aşk değil demden deme akmak, aşk değil yön değiştirip yol çizmek, aşk değil gözyaşına tutsak hüzne zincir dolamak. Aşk değil şiraze masalarda uyuyakalmak. Ağla şiraze, benim ağladıklarıma sen de ağla. Geçen zamandan bîhaberlerin yitişine sarf-ı nazar et. Geceleri orta yere saçılıp gündüzleri gizlenenlerin hâline, ötelerden gelen sesin yanıbaşlarında dönmesine aldırış etmeyenlerin çilesine, gayr-i mahdut eyleşmelerde tükenen hâl dilinin çırpınışına şiraze... bendideyim... Benim ağladıklarıma sen de ağla. Sensizliğe, sensiz geçen her gecenin sabahına, sabahların soğuk dokunuşunda an an vuruluşumuza, yüze inen her çizgiye, her çizginin sensiz çekilişine, dumana, bozkır kışına, çamurda kalan yanlarımın ne etsem lekelerini çıkaramayışıma, mahşere az kala gözüm gökte yarıldı yarılacak korkularıma... Ağla şiraze; zemin katta istersen, istersen merdiven boşluğunda, istersen terasta ağla. Maziye gir odalarında dolaş, orada ağla. Şimdide dur, durduramadığın zamana ağla. Gelecek girerken kapıdan tut elinden oyala, ninni söyle eğilip kulağına. hezayım... Başıma doladığım sarı yazma, memleket kokulu. Prut kenarındayım. Bakıyorum akışına, sarı yazma başımda. Diyor bana, “hayattan kaçanlar bende boğulmaya gelir.” Şiraze; ne gam yetemem ne sana, ne bana, ne dualarından adım düşmeyen canana. Ürperdi tenim. Kılıç keskin şiraze. Kimsenin umursamadığı dik bir kayadan başkası olamadım. Kimse kayaların da kırılabileceğini düşünmüyor şiraze. Kimse kayaların da rüzgara, yağmura direnemediğini bilmiyor şiraze. Kırılıyorum her yanımdan. Un ufak dökülüyorum toprağa, ben de topraktan bir toprak oluyorum şiraze. Aşkındır beni böyle perişan eden, böyle bedbaht, böyle garip, böyle hey gidi hey şiraze. gri bir gök rahmet, sen bu rahmet altında sır gibi, inci mercan gibi, bir can gibi taşıdığım söz olsun dönmeyeceğim, seni görüp yüzümü yüzüne dönmeyeceğim sen bende hayat şiraze sen bende hep şiraze Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Dediler ki, “bahar geldi dayandı kapıya. Dedim sevinçle, “nerede, hani? Dediler ki, “işte tık tık’ları açacak çiçeklerin habercisi.” Dedim bir telaş bir telaş, “çiçeklerle mi gelir bahar hep böyle?” Dediler ki, “elbet ya, rengi rengine uymaz her ağacın, açılır da saçılır göğe doğru. Dedim merak içinde, “ben hiç bahar görmemişim demek, bir görsem. Dediler ki, “hiç olur mu öyle şey, nasıl geldin bu yaşa baharsız?” Dedim biraz üzgün, “hiç tanıştırmadılar ki baharla beni, görsem bile bilemem ki. Dediler ki, “kimlerle yaşadın bunca zaman? Dedim buruk buruk, “bir annem var, bir de babam; biri bahçede biri denizde. Dediler ki, “söylemediler mi bahar geldiğinde Dedim ki ürkek, “yok söylemediler, bir konuşabilseler bir sürü diyecekleri vardır elbet. Dediler ki, “ne oldu, kim susturdu? Dedim ki nemli gözlerle bakarak, “az gördüm onları, hatırlamam bile yüzlerini. Dediler ki, “nasıl yani? Dedim ki hasretle, “annemi bahçenin toprağına vermişler daha ben pek küçükken, babam denizde kaybolup gitmiş derinlere. Dediler ki, “vah ah, ah vah! Dedim ki tebessümle, “ben de arkalarından gidecekmişim birgün, ellerini öpecekmişim. Dediler ki, “bak işte bahar gelmiş bile, çiçekleri açmış ilk senin yüreğinde. Uzun uzun zamandır yoksun. Bahar gelince daha bir yokluğun dört yanda şiraze. Ağaçların dallarında sen, toprağın renginde sen, rüzgarın dokunuşunda sen; su, hava, ateş sen şiraze. Dünya dönüyor, ben dönüyorum sana. Dünya dönüyor, ben dönüyorum bana. Biryerlerde noktaya takılıp düşecek, noktanın büyüdükçe büyüyen cüssesinde kendimden geçeceğim. Yokluğun çökertti her şeyimi. Varlığını bilip de o varlığa dokunamamanın yakan, acıtan, bitiren demindeyim yine. Bak şiraze. Canlanan hayata bak. Yeniden doğanlara, şahlanıp savrulanlara bak. Her umudu besleyebilecek yer bulanlara bak. Bir de dön o güzel yüzünü, bana bak. Bak şiraze. Otur karşıma asırlarını asırlarıma ekle, hep suskunluğuma sebep cümleleri yakala da birbirine düğümle. Şiraze bak bana. Gerilerde bulacaklarından endişesiz, karşılaşacağın karmaşadan ürkmeden, her şeye hazır ve her olabileceğe dimdik durarak bak bana. Ne kadar acz içinde oluşuma tanık olacaksın. Yapamadıklarıma sürekli ah’lanışıma belki bir an sekte koyacaksın. Olamayışıma. Olduramayışıma. Hep eksik yanıma. Bana, benle olanlara, benle olmayı arzulayanlara, yoklarıma, varlarıma, var olmasını dileyip de tutamadıklarıma... dur da bir bak. Ben bile bihaber bendekinden, ben bile bigâne bendekine, ben bile garîp, acîp... Şaşma şiraze. Kendimi bilmeye çabalamaktan düşen dimağımda bir karmaşa, bir tökezleyip yere serilme, bir umudun yiten aydınlığında kayıp gitme... Enginlerine al beni şiraze. Ver elini, ver sen’i şiraze. Eyyamında bu zamanımın titrek yaşıyorum. Sözlerin epeydir oldu dibe vuruşu. Gözlerinde kaybolsam sessiz, gözlerin bitirse beni. Olsam bir okyanus, masmavi; olsam bir sahra, sarı; olsam bir asuman; laciverd... sere serpe, uçsuz bucaksız bakan yitse rengimde, dalan çıkamasın hep derinlerde hep derinlerde ve düşen yansın, yansın, yansın da kül olup savrulsun ötelere. Şiraze... Karşısına geçip durmaya yok mecalim. O denli esfelim o denli esfel. Ne baharı görür gözüm bu hal bende, ne bahar beni görür bu hal bende, ne bahar bilir beni bu hal bende, ne ben baharı bilirim bu hal bende. Şiraze ben baharı yüreğime uyandıramayışımın kaçıncı durağındayım. Üçe beş eklemeye, beşten on çıkarmaya, onla bini çarpıp milyona bölmeye çabalayışım beni içe çekiyor. İçte bir batak. İçte bir batak şiraze. Çektikçe çekiyor. Çektikçe çekiyor şiraze. Geceleri bir mum karşısında oturup salınışına bakıyorum alevinin. Öyle narin kıpırdanışı var ki şiraze, dinginliğine doyamıyorum. Azar azar yanıp, yandıkça azar azar erimek ve nihayetinde kaybolup gitmek... şiraze ben yandıkça haykırıyorum. Şiraze ben eridikçe korkuya kapılıyorum. Şiraze ben ebede kayışımı tedirgin izliyorum. Benden bir ben, benden daha bir ben doğuyor sabaha; diyorum “kimsin? Aslınım” diyor. Aslıma bakıp kendimi onda bulmaya çalışıyorum; diyorum “ne kadar güzelsin. Güzelsin” diyor. “Bahar açmış saçlarında bak. Bakıyorum. Göremiyorum şiraze. ŞİRAZE |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Seni pamuklara yatırıp uyutmak geçti içimden. O kadar narindi yüreğime yansıyan duruşun. O kadar narin... Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Ben garip bir küçük kız, sana baktım uzun uzun. Yüzümden döküldü parçalanmış yaşanmışlar. Sen ne kadar erişilmezsen, ben o kadar çukurdaydım. Sen ne kadar mutmain bakıyorsan dünyaya, ben o kadar eksiktim. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Parıldayan bir gözlerin, bir parmaklarının ziyneti kıymetli yüzüklerin değildi. Her şeyinle, nurdu üzerinden damlayan. Ben o damlalardan birine dokunabilsem diye iç geçirirken... her şey karardı. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Düşlerin en güzelini en güzel yapan, senin duruşun... bakışın... ve suskunluğundu. Gökten inen her kar tanesini, her yağmur damlasını taşımakla vazifeli meleklerden biriydin belki... belki öyle gelmiştin düşüme. Bir rahmet... bir bereket... Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Bir sarkıt gibi dondum yerimde; ne bir adım ileri, ne de geri... Sen gelmiştin düş senfonime, sen gelmiştin... insan seni görünce belki ne istemesi gerektiğini fark ediyor. Ben de belki, işte sırf bu yüzden uzandım sana, ‘bir dokunsam’ dedim. Dedim de öylece kaldım. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Biri aldı götürdü beni senden. Bir evdi belki, bir oda... bir... bir... düş bu Şiraze. Gerçeğin çizgilerine uymuyor ki. Oturdum bir başıma, gözlerimde sönmeyen ışıltın. Bembeyazlığınla kalabalıklara yön oldun. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. ‘Yüzünü dökme küçük kız’ dedim kendime. ‘Bırak üzülmeyi’ dedim. ‘Yalnız sen misin bir düşün, unutan sevilmeyi.’ Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Biliyorum, bir kere çıktın karşıma, düş olsa da fark etmez. Bir kere girdin yüreğime. Biliyorum, ‘her siyahın bir beyazı, gecelerin gündüzü de vardır.’ Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Yürüdüğüm düş bahçeleri beni sana taşıdı. Yine de kalakalsam da böyle tek... böyle kimsesiz; dedim, ‘yüzünü dökme küçük kız, kızma onlara. Buruk bir tadı vardı yalnızlığımın, sen hep kalabalıklar içinde kim? Ben hep yalnızlıklar içinde kim?Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Dedim kendime, ‘yalnız sen misin bir düşün, zincir oranda buranda. Her tutsağın bir kaçışı, uykunun uyanışı da vardır.’ Uyansam yitiririm seni ben. Biliyorum ki, uyansam yitiririm seni ben. Bir daha çıkmazsın karşıma hiç. Üstelik dokunamadım da o naz ellerine. Ellerin ki belki kurtuluşum... ellerin ki belki tek umudum... Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. ‘Gördüm düşümden büyük bahçe yok.’ Ve gördüm düşümün en güzel çiçeği sensin. Kalabalıkların sevdiği, kalabalıkların sende dinlendiği... gecenin aydınlığı sensin. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. ‘Düş’ dedim, ‘görmek istediğim mi?’ ‘Düş’ dedim, ‘geleceğimden bir mektup mu?’ Seni buldum Şiraze, düşte de olsa... İzin ver dokunayım, belki hep kalırım yanında. Gittin... Hangi yöne? Hangi gemiyle? Yine kalan ben oldum. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Ve ben, ‘yüzünü dökme küçük kız’ dedim kendime. ‘Yaşamın anlamını bul, sonra dinle kendini yolunu bil’ dedim. Sen uzaklardan ses veren, bir kere çıkıp karşıma ışıltını da alıp giden Şiraze... Sen yüreğinin götürdüğü yeri bilen, ben yüreğimin sesini bile duymaktan aciz... Aramızdaki ayrılıkların dozajının ayrımına varmak ne güç. Ne güç seni bir kere görüp yeniden bulma ümidiyle yaşamak. Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Ne kadar güzel, ne kadar derin... Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Bir dahası olur mu düşlerin? Tekerrür eden düşler de var mıdır? Geceler midir düşlerin mekanı? Mekansa sınırlar mı seni? Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. Vel hasılı... Düşlerin en güzelinde çıktın karşıma Şiraze. ŞİRAZE |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
ilk kez düşünce sıcak gezen sokaklara sevda, tüm serinliği dokunurdu uzanıp... geceydi gece gece korku dolaşırdı ağaç gövdelerinin gerisinde, işçiler yürürdü ben beklerdim duvar diplerinde hem korkardı pabuçlarım hem götürürlerdi beni sahilin en karanlık yerine gece indiğinde uyurdu bağıranlar her şeye harfi r için korkularım pusardı köşelere en köşelere Şimdi en acayip evhamlar üzerime üzerime geliyor şiraze. Dolunay mı düşecek yoksa. Ya dünya mı yarılacak orta yerinden. Ya arabalar mı girecek penceremden salon koltuğuma. Yağmur başladı devrilecek mi ağaçlar. Şiraze her şeyden korkar olmanın korkusunu duyuyorum. Hemen kulağımın dibinde. Korkunun sesi de hiç çekilmiyor şiraze. Korkunun sesi hiç de hoş değil şiraze. [Bir yol bulsam da atsam onları bir bilinmeyene, en ücrasına uzaklarımın. Bir kuyu mu, bir karanlık oda mı, ötesi dünyanın da ötesi mi... şiraze korkularımın içinde ben, bir meczuba dönüşme endişesindeyim. Endişelerimdir beni büyüten, endişelerimdir bana “büyü artık” diyen. Ben büyümek istemiyorum şiraze. Ben büyüyüp incir ağacından inmek istemiyorum şiraze. Orada kalmak hep; nar tadı dilimde, rengi ellerimde... Ne çok acı biriktiriyoruz şiraze. Hep acı mı biriktiriyoruz şiraze? Acılar mı büyütüyor bizi, acılar mı dolduruyor böyle içimizi, acılar mı değiştiriyor birzamanlarki her şeyimizi? Ne çok acı biriktiriyoruz şiraze. Her dolabın içinde, her sandığın bohçasında, her çekmecede, her defterin birçok satırında, yatak çarşaflarının yamalarında... ne çok acı biriktiriyoruz biz şiraze. Oysa gülen gözlerimiz vardı, derlerdi “ne çok yakışıyor size tebessüm”. Koşarak inerdik merdivenleri, müzik ruhumuzun gıdasıydı, satın aldığımız her kitabı bir solukta bitirecek bol zamanla çevriliydik; sinemalara gider, tiyatro üzerine alkış tutardık... şiraze biz en mutlu olduğumuz zamanlarda bile tebessüm arasına gözyaşı koymayı bir huy edinmiştik. Severdik şiraze. Sevilirdik bir de... şimdilerde sadece telaşlarımız var hayat üzerine. Hayat şimdilerde telaş üstüne telaş şiraze. Bu telaş ile ne kadar yürüyebilirim, ne kadar toplayabilirim güzellikleri. Ne kadar verebilirim bir de benden herkese ve her şeye ve kendime... Şiraze ben acının hangi asrında, hangi sarayının ahşap korkuluğunda, hangi duvarının çatlağında, hangi “bulunmaz” denen kumaşının renginde... kendime tutunma vaktindeyim. Bir minyatürün içinde gezinen çekik gözlü kız, gravürlerden taşan renk; bir sfenksin sağ gözü, saçı, kuyruğu; sıcağın nemi, gecenin en sükuta sarılan demi; usturuplu belki, belki de en engebeli duruşun doruk noktasıyım şiraze. Varım. Yokum. Yokum. Varım. Kime göre var, kime göre yokum? Kim bilir varlığımı, kim bilir varlığıma rağmen yokluğumu? Kimle varım, kimle yokum? Neredeyim şiraze? Neresindeyim senin bulunduğun yerin? “Güney” desem, güneyi güney yapan ne? “Kuzey” desem, kuzeyi kuzey yapan ne? Doğu, batı... bütün bunların arasında mı? Nerede var ya da nerede yok’um şiraze? Yönlerimde sorular raks ile gezinmede. Yıpranmış bir gondol yanaşıp yanıma alıyor beni, sorularım kalıyor geride. Gondolcu yaşlı bir kadın şiraze. Su kahverengi, kahverengi bence susmanın rengi. Susuyoruz şiraze. Ben ve gondolcu... Bu zeminde bana hep susmak düştü şiraze. Sus ve sus ve sus... sınamadan önce sınavdasın farket ŞİRAZE |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
gülrûya hiddetin bir hiçâhiçten bilinmez ki ferdada neler gizlidir Öfkeliyim bugün. Öfkeliyim şiraze. Bulutlar salkım saçak geçiyorlar göğümden, güneş arada göz kırpıyor, baharınsa sonu geldi buralara, kış camın ardında esiyor. Öfkeliyim şiraze. Nereden başlayacağımı bir türlü bilemediğim ruh esintilerimin gerisinde oradan oraya şiraze, oradan oraya şiraze, bazen de buradan oraya şiraze, savruluyorum. Öfkemi durdurmanın, olmadı susturmanın, olmadı alevini söndürmenin, daha da olmadı yok etmenin bir yolu belki on yolu, belki de sayısız yolu var da ben birini bile bulup içine dalamıyorum. Şiraze öfkeliyim bugün. Öfkeliyim bugün şiraze. Bu yerde nokta olup da gelene geçene bir fasılalık ferahlık veremeyişime. Bu yerde karanlığın güneşe duruşundan an alıp üzerime, sunamayışıma her işi boş koşturup duranlara. Bu yerden geçtim şiraze. Geçtim de imdat edenlerin sesini duyamayışıma öfkeliyim. Kendime, içimde dolanmada nefsime... “İnsan olan anlar” dediler. “İnsan olan hem anlar, hem yapar” dediler. “İnsan olan hem anlar, hem yapar, hem de teslim olur” dediler. Dediler şiraze. Ben’in anlamayışına, ben’in yapmayışına, bir de ben’in teslim olamayışına öfkeliyim şiraze. Katlardan uçursam bu divaneyi, yerlere çalsam bu viraneyi, hasret ile eritsem bu belvayı, daha da aç bıraksam ziyafet masalarında, susuz koysam ırmak kenarlarında... öfkeliyim kendime şiraze. Bir sayfa daha kapandı, bir ismin devri sonlandı şiraze. Ağlasak dönmeyecek, dövünsek kâr etmeyecek. Giden gitmiştir. Giden gitmiştir şiraze. Öfkeliyim hâlâ kör gözlerimin açılamayışına gerçeğe. Öfkeliyim duyduklarımı yüreğime indiremeyişime. Öfkeliyim dar-ı dünyaya sahip çıkışıma. Öfkeliyim şiraze bu denli kendime dayanıp yükselemeyişime. Bir de şu aşk üzerine dem tutuşum medrese odasına kapanıp. Aşk kim ben kim şiraze... aşk kime ben kime şiraze... Cinnah’ta geceler uzun, soğuk ve tedirgindi. Her geceye bin araba düşerdi. Kaldırımdan kayan gölgeler ya bir kötünün elindeydi, ya kötünün kendisiydi. Geride ağaçlar oynaşırken koşana, kaçana, korkana, aranana göz ucuyla bakarken kimi kalın gövdeler gizlerdi abes olanı, kimi gövdeler de ifşa ederdi. Cinnah’ta kış donardı. Ben donardım şiraze. Ellerimin çatlaklarından akan kan canımı yakardı. Eldiven taksam şiraze, sanki hep kış kalacaktı. Kış bana gelir, ben kışa karşı dururdum. O güler ben somurturdum. Bir salep sıcaklığına şiraze, aşkı unuturdum. Aşk beni yakalar, damdan dama atardı. O attıkça ağlardım. Ağladıkça şiraze, annemin ütülediği beyaz mendiller gelirdi hatırıma. Mendiller unutuldu, yerine başka mendiller bulundu şiraze. Öfkeliyim işte. Her unutulanın yerine bir yenisini yakıştırana. Her unutulanın yerine bir başkasının konmasına... Aylardan bir ay, günlerden herhangi biri. Ben ben’i karşıma geçirmiş seyretmedeyim şiraze. Gözlerimden akan kahverengi, saçlarımdan dökülen beyaz “bu sen değilsin” diyor bana. Kendime yabancılaşmışlığımın hesabını sormadayım. Kendi kendime küsmüşlüğümün nedenlerine saplanmış çırpınmadayım. Hareket kalmadı şiraze, arzuların dibine vurduk, püf noktaları püf diye uçup gitti şiraze. Kalsam böyle, hep kalakalsam böyle, bir öyle bir böyle hep takılsam şiraze. Askılardan alıp giyseler üzerlerine, dolaplardan çıkarıp taksalar başlarına; halı yapıp çiğneseler, balkonda kurutsalar, mobilya gibi tozumu alsalar şiraze. Körelir miyim? şiraze, bir anlatabilsem seni bütün ah’lar devrilecek Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Ey sen’i ben bilip ben’i sen’de sen’i ben’de erittiğim! Ayıl da ayıl da kaç meş’um hergelenin çelmesine takıldığımızı gör. Aşk da bir çukurmuş aslında ehil olmayana, cehennem gibi Bir velvelenin orta yerinde, sürgün’lerin alevlere atıldığı zamanlardan kalma beş bin mısrayı maziye kaptırdık şiraze. Mazide gezinen filozofların kule diplerinde oturan siluetleri fısıldıyor en anlamlı kelimelerini, bir de siyaha çalan cübbeleri oynaşıyor geceyle, gözlerinin gerisinden fışkıran “yapmayın, etmeyin, aldanmayın” feryatları geziniyor kıyı şeridinde. Mahareti hıza vurduk şiraze. Uyuduk kaldık gecelerin yumuşak yataklarında. İçimizden gelen bir şey yok; yemedik, gezmedik; konuşmaya, yazmaya, yürümeye üşendik; istemek hissi tükendi şiraze. Artık ertelemekten de vazgeçtik. Kıyı şeridi ninni söylüyor, dalgalar salınıyor öne arkaya, taşlardan yükselen şıkırtılar bir dansın giriş bölümünde tekerrüre düşüyor. Ben takılıyorum şiraze. Buhranlara, anaforlara, uzay boşluğunun zamansızlığına... Bir ezan ile doğrulurken efdal olanın güzelliği yansıyor yüzüme. Artık şu nefs denene anlatmalı, dünyanın işveli görünen vechine bir kırıntı gözü ile bakmanın zamanıdır diye şiraze. Zamanıdır yüzmenin tatlı sularda ve zamanıdır uçmanın bulutların yukarısında. Zamanıdır kavuşmanın, zamanıdır kabullenmenin. Ve zamanıdır şiraze aşkı aşk ile öldürmenin. şitaya girerken çöktü üzerimize ağırlık neşideler yastadır şimdi ne melikler ne melîkeler mes’ud safabahş sabahlar yastadır şimdi Varna’da hatırladım Sonya’yı, bir dağ yamacından Karadeniz’e el ederken şiraze. Sonya bir memeleketin bana yabancı kızı. Gözleri yosun yeşili. Kitabın birinde diyordu “Sonya bir yere gitti / Döndüğünde artık eksikti / Ya da eskisinden fazlaydı belki / Eksik ya da fazla / Eskisi gibi değildi yani.” Gözleri yosun yeşili şiraze. Denizin toprakların önünü kestiği yerlerden birinde serpildi. Ben de bir deniz kızı, sen o deniz kızının hep hayalinde üzerine titrediği şiraze. Gözleri yosun yeşili. Gözleri yosun yeşili, dilinde anlamını çözemediğim bir heyûla. Baktıkça dalgalanıyor üzerimde, şeffaf zamanlardan kalma hançerlerin derin oyuklarını “hatırla” dercesine. Gözleri yosun yeşili şiraze. bimeal... Kendimi bulmak için çıktım yola, kendimsiz kime olsun faydam şiraze. Bulayım derken daha çok yittim dehlizlerde, kim duysun bu mağrur sesimi şiraze. Ene’lerle kavgam, ene’lerle mücadelem; ene’ler ene’ler ene’ler şiraze. Var ya; bu kadar mı çok olunur, bu kadar mı çok şiraze. Bir çıkmazda dalgalanan ak bayrağın altında dökülen kan, kavganın al’ı şiraze. Ak ve al sen, al ve ak sen; simsiyah sonunda ben şiraze. O gün geldiğinde bir “ah” çekeceğim, diyeceğim “eyvah”. Eyvah ki eyvah şiraze. Ben senden değil, seni zamana sıkıştırıp beklemekten vazgeçtim. Sensizlikten vazgeçtim. Seni mekanda aramaktan vazgeçtim. Benden vazgeçtim. Hayat felsefesinden, sosyal olan her şeyden, toplumsalcılık oynamaktan, kültürel faaliyetlerin her birinden, ney’den, Beşevler’den, duvar gazetesinden, pembe boyalı binadaki odalardan, sağa sola çiziktirmekten... Vazgeçtim şiraze kuralları bir bir çiğnemekten. İster yak beni, ister karala. İstersen al da as duvarına. Vazgeçmekten başka işim kalmadı benim. İyi bilirim şiraze, sen benim ezberimdesin. Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
kesme nevanı içine salsalar da keder kırılsa gönül medd ü cezr ile hepsi geçer... hepsi geçer... El’an şiraze, gün yüzünü dönerken geceye tırmanıyorum içimdeki Altay’a. Ben hep tırmanıyorum şiraze. Tırmandıkça dikleşiyor yokuşlarım. Annem düşüyor aklıma bir ara. Annem şiraze, hep uzağımda hep uzağımda. “Bir gelse” diyorum, sanki bitecek yorgunluklarım. İşte o an başlayacak evcilik oyunlarım. El’an şiraze, herkes evine çekilirken sevilmediğimin altını çiziyorum koyu kırmızı bir kalemle. Sevmek de sevilmek de bir türlü içinden çıkamadığım şiraze. Altını çizdikçe belirginleşiyor yalnızlığım. Yalnızlık Yusuf’un kuyusu, içine düşen ben şiraze. Kervanlar bekliyorum, başı belli sonu olmayan. Anlat bana rüyamı, anlat da çözülsün dilim. Söylenmemişleri dizeyim ardı ardına anlasın karşıma çıkanlar taşlar nerelerden sürüklenir gelir. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna şiraze. Dünyanın bir ucu diğer ucu, diğer ucu bir ucu şiraze. bir lâhza durup lûtf ile mercanları saçsan düşse sana kem bakan... düşse sana kem bakan... El’an şiraze, memleket büyüyor gözlerimde allı yeşilli, morlu mavili. İçim titriyor, içimden katarlar geçiyor; göğümde beyaz bulutlar, rüzgar desen of be şiraze. Ne aramak, ne özlemek hepsini sil baştan. Sil baştan şiraze. Sildikçe açılacaksın, hayat bir “dur” çekecek. Durmadan bakılmıyor şiraze. Durmadan da üstelik gidilmiyor şiraze. Dur kalk nöbetlerimde ağrılar saplanıyor başımın sol cenahına. Çömeliyorum kıyı köşeye; kıyı köşede sol cenahım azdıkça azıyor. Uyumalıyım. Uyuyup ağrılarımı uyutmalıyım. Bir yol bulup onu atmalıyım ya da satmalıyım, mümkünse fırlatmalıyım. nazenin olanın halinden bihaber açar zakkumlar pembe ve beyaz “dalmışlar tahayyüle” der incinir kelebekler... incinir kelebekler... El’an şiraze, vakti dayadık vakte vazifeleri unuttuk yine. Gündelik telaşların çemberinde sesimizi yükselttik hiç üstüne. Bir hiç olsa olsa hiçtir işte. Bu ne biçim iştir şiraze. Sevdamın taktığı çelmelerle yara berelenmiş dört yanımdan sızan kanlarda boğulmak üzereyim. Boğulsam sevda mı kalır şiraze? Kalsa da kime kalır şiraze? Vurulmadan önce zamanı durdurmalı, bakmalı iyiden. Vurulmadan önce bir güzel ağlamalı, kurutmalı yaşları dipten. Vurulmadan önce yüreği vurmalı, bitirmeli hepten. Ben şiraze, her damlada yitişimi izlemedeyim. Ben şiraze; hep gidenlere, bir türlü gelemeyenlere laf üstüne laf dizmedeyim. Ben şiraze, her sabah yeni bir ene silmedeyim. Ben şiraze; hep bir yerde, hep bir yerde beklemedeyim. Ben şiraze, biledikçe sensizliği bilenmedeyim. Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Susacak kadar sus, susamayacak kadar pus. Sus ve de pus, suspus şiraze. Biri daha gidiyor, bir yakınlık daha uzak olmaya saat on yedi sularında başlayacak. Az uzak, az biraz uzak, az biraz daha uzak. Gidenlerin ardından insan hep suspus şiraze. vefalı mıyım vefadan eser miyim vefanın v’sinde, fa’nın nesindeyim Ardında olmayı düşünüyorum bu aralar. Bu aralar ardındalığın sahibini arıyorum şiraze. Sokaklar pus, adımlar sus şiraze. Geceler pus, yıldızlar sus şiraze. Ağaçlar pus, yapraklar sus şiraze. Menziller pus, yolcular sus şiraze. Hayat böyle hep suspus şiraze. Zamansız kendimden geçmelerimde yine elim ayağım dolanıyor, dilim oldu epeydir sus. Ya senin olmayışının kesinleştiği vakte denk düştü bu, ya da zaten hiç olmamışlığının farkındalığına şiraze. Alım balım, canım cicim, tadım tuzum; yüreğim suspus şiraze. Korkuyorum boş gitmekten. Korkuyorum bakide kaybetmekten. Ben suspus, hep suspus, sus ve de pus şiraze. Bıraktım anlatsın hâl dilim düştüğüm karanlığı. Aşk ile tökezledim, aşk ile doğrulma çabasında zuhûrum suspus şiraze. Meyletme bana, meyletme ışığıma, meyletme aşk çemberimde kalana. Döndükçe döner başın, döndükçe döner başın, döndükçe dönersin şiraze. Olmayınca olmuyorsun, olsan bile olamıyorsun, “ol” deyince hiç olmuyorsun. Olmaklığım suspus şiraze. Yıllar oldu gelemiyorum sahiline. Sahilde kum çok, bende hâl yok şiraze. Yıllar oldu Boğaz’a uzanamıyorum Beyoğlu’ndan. Beyoğlu’nda hayat çok, bende mecal yok şiraze. Yıllar oldu basmadım bıraktığın izlerin üzerine. İzler çok, bende ikbal yok şiraze. Hâl, mecal, ikbal suspus şiraze. Hangi demde, hagi haldesin bilmeden; gecelerimde, gecelerimin düş bahçelerinde, bahçelerimin en izbesindesin şiraze. Ne gel göreyim yeşil gözlerini, ne gel... ne de gel. Gelmeler de gitmeler gibi suspus şiraze. Kelam bitti Kalem bitti Noktaları koyduk, “son” diye ekledik nihaî sahifeye, bütün söylenecekleri söyledik, filhakika bitti şiraze. Şimdi dünya suspus dönüyor, döndükçe üşüyor, üşüdükçe üşütüyor, üşüyenlerden biri benim, biri de sensin şiraze. Bilmek hiç yetmiyor. Bilmekten öte geçip anlamak arzusu yakıyor. Anlamayan yürek acıtıyor şiraze. bütün suzişimle giryefeşanım bir de an be an değişmelerde handefeşanım çöz çözebilirsen hallerimi mihr ü mah ile tesellideyim Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
geceyi sabaha bağladıklarında durdu tren kaybettiklerini bulmaya gelmişlerdi kuzeye o günlerde korku evlerin damında yer etmiş cesaret memleket değiştirmişti Trenler gidiyor çuf çuf da çuf çuf. Bu toprakların yarıdan fazlası demiryolu şiraze. Bana gitmeleri hatırlatmak için böyle dolanıyorlar etrafımda, çuf çuf da çuf çuf. Apartmanlar yüksek, odalar küçük, eşyalar eski, duvarlar kağıt şiraze. Hiçbir yerin hiçbir yere benzemediği kadar her şey birbirinin aynı. Hava hep soğuk, toprak hep nemli, sular hep buz şiraze. Kulağımda çuf çuf da çuf çuf sesleri. Paslı demir kokusu, kamyon gürültüsü bir de çuf çuf da çuf çuf. Gidilecek yerler bitecek gibi değil, git git bitmiyor şiraze. Tren hep peşimde. İçimde hep şiraze. Çantamda bir tutam aşk, bir tutam hasret, bir tutam serdengeçti... Yolumun üzerinde çuf çuf da çuf çuf şiraze. Senden hem hep uzaklaşmadayım, hem de hep sana doğru yönüm şiraze. Hasta bedenimi sürüklüyorum yanımda. Ayaklarım toprağı eşeliyor. Tren çuf çuf’larıyla ardımda. Al beni şiraze. Yolculuklardan da, yollardan da; kaçıp saklanmalardan, gidip durmalardan, durup koşmalardan... yoruldum şiraze. Al yanına beni. Sen olmayınca olmuyor şiraze. Sen olmayınca olunmuyor şiraze. Gam üstüne gam, çuf çuf da çuf çuf... aç olan aşkı aşk da aç olanı istemezdi Anlatma beni kendine şiraze. Hiç olmadım say, hiç dokunmadım say gözlerine, hiç düşmedim say cümlelerine... Say sayabildiğin kadar şiraze. Sil beni; benli zamanları, benli mekanları; üzerinde ben olan her ne var ise yok say şiraze. Atların yelesine tutunup rüzgar gibi geçtim farzet. Farzet beni şiraze. Bir farz-ı muhal say. Olamayacak kadar var olan sensin. Olamayacak kadar yok olan ben... Trenler geçiyor çuf çuf da çuf çuf, ben geçiyorum dünyadan. Trenler geçiyor, ben geçiyorum hayattan. Trenler ve ben şiraze. Hep uzağın uzağına meylimiz. kırmızı toprağa akan kanda güllerde değildi artık dedim öğrenmeliyim hayır’ların nasıl söylendiğini, evet’lerin altında kaldım şiraze dedim anlamlara anlam yüklemenin keyfiyetine karşı durmalıyım, herkes kendince şiraze dedim kim severse ben de seveyim, sevdaya düşmeyenle işim buraya kadar şiraze dedim arkada kalanlar önemli, göz önündekiler herkesin dilinde şiraze dedim ay’ı güneşi ellerime koymayı denesinler, bir bakayım gücüm ne şiraze dedim yoruldum dünyada kaybolanları bulma çabasından, zerreye döndüm şiraze dedim bir ben var benden daha şiraze, ya ben kimim yitmişim bir şahs-ı manevi’de dedim içim acıyor dedim kurudum kurudum kurudum da bir yudum suya meyletmekten geçtim mor dalgalardan geçtim ol serden geçtim yâr seni de içimin ücrasına gizledim geçecek ne kaldı ise cümlesini birden geçmelerden geçirdim söyle şiraze varsın da ben mi görmüyorum, yoksun da bende mi yaşatıyorum ebed yolculuğumun sırdaşı şiraze seni ben biliyorum... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
gün bir gölge dolaşıyordu... aşkın terkettiği bir güzellik, karşıdan karşıya geçerken bir an durdu iki katlı, ahşap, yıpranmış, düz binanın alt katında gölge baktı durana soğuktu hava esmiyordu rüzgar kimsesizdi sokaklar vakit erkendi, erkenden daha erkendi güzellik eteğinin uçlarına bakıp yere serildi gölge izledi hayat bitti ölmek o yaşta herkese kolay gelirdi Bir kahvaltı masasını paylaşabilmek de hayat, ölmek de hayattan. Eylemlerin adı başka, tadı başka, ardından yaşattıkları başka... o başka, bu başka, ben başka, sen başka; bambaşkalık dört tarafta... her şey aslında göründüğünden çok başka şiraze. Birşeyler yapıyorum. Birşeyler yaptığıma kendimi inandırma çabasında yıpranıyorum. Hastalıklar geliyor, sonra hastalıklar gidiyor şiraze. Varlık üzerine kendimce endamlı metinler diziyorum ipe, kurusunlar diye. Geceleri nefesim daraldığında soğuk suya tutuyorum ellerimi, uyandırsın beni diye. “Daralacak ne var” ferahlığı yağsın üzerime şiraze. Daralacak ne var şiraze? Yokluğun mu daraltan beni, varlığın mı her yanımda? İçimde dışımda, sağımda solumda, saçımda başımda, gözümde kaşımda... sensin bendeki her şey şiraze. “Yok” desem varsın, “var” desem hani neredesin? Ses ver şiraze. Bir feryat mı; bir haykırış, bir çığlık, bir fısıltı ya da... ses ver şiraze. Yüreğimin çatlama noktasındayım. Yüreğimin çatlama noktasında... Yani varla yok arası yaşıyorum ya da yokla var arası... ölümün varlığını daha bir sezerken hayatın kayışını çaresiz seyrediyorum. Dokunamıyorum ona. Yakasına yapışıp durduramıyorum. Öfkemi üzerine bırakamıyorum. Duymuyor beni şiraze, görmüyor beni şiraze, görse bile umursamıyor beni şiraze. Öyle çaresiz, öyle elim kolum bağlı, öyle bitkin, yorgun... gaflet içinde oluşun bilincidir işte bu. Dön yüzünü güneye; bırak hayat akıp gitsin, isterse çağlasın dökülsün, dilerse dursun, varsın var olsun herdaim... sen dön yüzünü şiraze, kendine dön. Şöyle bir bak nesin, neredesin; hangi çizgide, hangi sınırda, hangi zemindesin? Ölç kendini. Bırak geçenleri, bırak geçmede olanları, bırak geçip gidecek olanları. Sen kendini dinle şiraze. Ne söylediğini dinle, kime baktığını düşün, kim olduğunun farkına var bir de. Kimsin şiraze? Nerelerden geçip geldin, kimlerle hemhal oldun geldin, kimlere yön verdin de geldin... cümleleri yeniden oku şiraze, cümleleri yeniden hıfzet. Bir muhaseben olsun seni sen yapan. Sor kendine ne olduğunu. Nerede yanlış yaptığını, nerede yanlıştan döndüğünü, sığındıklarını, sarıldıklarını, kaçıp saklandıklarını bir bir gözden geçir şiraze. Kaç doğrun oldu? Kaç doğruda sebat ettin? Kaç doğru ile yürüdün yarına? Söyle şiraze sorularına kaç doğru cevap verdin? Bildiğini biliyorum. Bütün sorularının doğru cevabını bildiğini en iyi ben biliyorum. Kaçışlarını, kaç sokak ötede durup dönmeye çabaladığını, en üst kata tırmanıp kat kat aşağıya nasıl baktığını ben biliyorum şiraze. Neharda, leylde; en mutsuzluğum, en mutluluğum, en umudum ve en umudumu bitiren şiraze. Kendi kendini yoklamaya başlamanın anında, arınmanın kapısını çalma zamanıdır. Gel de sensizliğe tahammülün ne aşılmaz bir duvar olduğunu anlatayım sana. gel... ya ben bitireceğim beni ya sen bitireceksin... gel de bitmeler de bitsin Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
sabahları yağmur düşerdi yollara ben düşerdim yağmur damlalarına, bir başka hoşluk içimde tanıyan tanırdı, tanımayan tanımazdı bir dokundular mı bir dahası olmazdı kaçardım ya ben, ya kaçarlardı benden bir günah koşardı peşimden korkardım... Çok eskidendi sanki şiraze. Bundan kırk asır mı öncedeydi, yoksa bin asır mı geride yaşandı bitti. Hiç bilmiyorum, bilemiyorum. Birbirine giriyor yaşanmışların tümü. Çözemiyorum düğümlerini, çetrefilleşen dönemleri ayıramıyorum birbirinden. Beceremiyorum şiraze. Yaşandı bitti’ler hep öyle kenetlenmiş duruyorlar sayfaların üzerinde. Belli ki istemiyorlar dokunulmayı, belli ki onlar da küsmüşler birşeylere, belli ki terkedildikleri yerde kalmak arzuları şiraze. Ben de anlıyorum ki birileri hep küsüyor. Birileri hep kızıyor. Birileri hep çekiliyor hayatımdan. Her şeyi kaybediyoruz şiraze. Sen beni, ben seni... her şeyimizi zamanın “geçmiş” safına bırakıyoruz. Kimileri eskiyor şiraze. Kimiler yitiyor şiraze. Kimileri kayboluyor şiraze. Ne kadar da üzülsek, ne kadar da dövünsek, ne kadar da devirsek yüzümüzü... eskiyen, yiten, kaybolan gelmiyor şiraze. Boynumdaki fular uçuyor rüzgara kapılıp. Bir acip bakıyorum uçuşuna, nasıl böyle deli divane. Rüzgara aşık olmak zordur şiraze. Bilir misin rüzgar acıtır hep. Ne hızına yetişir sevdalı, ne dokunabilir tenine, ne görür güzelliğini, ne de aşk cümleleri duyar dilinden. Bir deli hırçınlıktır onunkisi şiraze, eser geçer. Sevdalı kanatlanır ardısıra. Rüzgar umursamaz, rüzgar dönüp bakmaz şiraze. Hep haşin, vurur yerden yere, yetmez alır yerinden yurdundan fırlatır uzak ve alakasız yerlere, yetmez savurur da savurur. Şiraze ben rüzgarın girdabında, ıslıkları kulağımda, içimde o titreten hep üşüten soğuğu, durmak nedir bilmez yorgunluktayım. Yağmur da yağıyor üstelik. Eskimeyen bir fistan üzerimde, az kala sona döküyor çizgilerini. Bir çilek en kırmızı haliyle yanaşıp, “ye beni” diyor. “Ben çilek severim.” Elimi uzatıyorum tutayım diye. Avucuma düşer düşmez yakıyor elimi. Bir çığlık bırakıyorum havaya, karşımda asılı kalıyor. Çığlık çığlık bağırıyor, çığlık çığlık bağırıyor; kulaklarım acıyor, içim bulanıyor. Avucumda kalan bir çilek acısı, bir de karşımda çığlıklarım; yağmur da yağıyor üstelik. Eskimeyen fistanım en çizgisiz haliyle, üzerimde. Bir delinin arta kalan yanıyım şiraze. Bir delinin en deli haliyim. Neredesin şiraze? Şiraze sen arayıp bulamadığım, şiraze sen sesini duyamadığım; şiraze sen en uzağım, en yakınım, en telaşım, bir de en aşkım. Yağmur da yağıyor üstelik. Aşk bu anlatılmıyor işte. Yaşansa farkına varılmıyor, bulunsa tanınmıyor, yakalansa hemen kaçıyor, ben “mor” desem yeşil çıkıyor. Yeşil de aşk’a bence şiraze hiç yakışmıyor. Üstelik yağmur da yağıyor. Islak bütün yeni çiçeklenmiş ağaçlar. Islak bütün şemsiyesi olanlar. Islak bütün şarkılar. Islak şiraze. Bir ıslandım mı bitiyor, ne acı ki uçamıyorum şiraze. sen beni bırak şiraze, nasılsa ben hep seninleyim... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Güçlü olmak artık beni yoruyor Şiraze,herkese karşı dimdik olmak... bir çınar gibi asırlara direnebilecekmişim gibi görünmek... Liman olmaktan yoruldum Şiraze, artık ben de ağlamak istiyorum uluorta susturulmuş hikayelerime ses vermek istiyorum. haykırmak...çılgınca bağırmak... en cart pembeyi giyip yürümek yollarda, kimseyi umursamadan ve önemsemeden kurulacak cümleleri. artık ben de ağlamak istiyorum Şiraze; sakınmadan gözlerden, sakınmadan kendimi. Kurumuş rengi bakıra çalmış, bir bahar sonu kırgınlıklarım var içimde İçimden içime, düşlerimden gecelerime, gecelerimden gündüzlerime... uçurduğum turnalarım var seher vakti kavak yelleriyle salınan, salındıkça cama tıklayan; beni benden alıp bilmediğim diyarlarda bana öyküler yaşatan düş kanatlarım var turnalar uçarken, başımdan allı yazmalar düşer... ben düşerim; toprak, kokusunu salar içime; içim ürperir, hasret türküleri yakar ‘bilemedim kıymetini kadrini/hata benim, günah benim, suç benim’ düşer bakışlarım... sen masal uykularındayken gönderilmiş beyaz güvercinler uçuşur etrafımda çırp çırp kanat sesleri; çırp çırp... ben buralarda bilmem ki hangi uykunun hangi köşesinde beklemedeyim hiç gelmeyecek olanı bir beyaz kelebek olur umut, avuçlarıma konan…… biliyor musun, bir zemheri gününde, yine elimde mektuplar yola çıktığımda tam da başımın üzerinde beyaz bir kelebek... hafif , kanatları huşu içinde dönüyor... dönüyor... dönüyor... işte o gün sonrası Şiraze, ben her bahar beyaz kelebekleri aradım her güne beyaz kelebek görme umuduyla başladım uyan Şiraze, doğrul... kelebekler seni bekliyor, düş değil gerçek kelebekler seni bekliyor... revnakı güzelliğinin, tüm zamanlarımı doldurduğunda en onulmaz derdin tam orta yerine düştüğümün idrakinde değildim elbet…. kimseye düş bahçelerimden geçen katarların ağırlığını duyurmadım; duymayın da artık beni... bundan sonrasında mı lâl rengi masallara yelken açacağız Şiraze? lâl olup lâl’e mi boyanacağız Şiraze? gözümüzden akan lâl, gönlümüzden taşan lâl... hepsinin içinde ben de bir lâl... bir yerlerde hep yanlış yapmanın telaşlı kıpırtısını yaşıyorken, o yanlışın artık sonsuza dek düzeltilemeyeceğini bilmenin kıstırılmışlığı ile pusuyorum bazen… uzun süre gecelere küsüyorum... uzun süre kendime küsüyorum... uzun süre kaleme, kağıda küsüyorum... denizin en sığ yerinden başladık yol almaya Şiraze, şimdi kara görünmüyor gerimizde…. küsmeyide boş verelim, hep ileri... hep ileri... bizi bekleyen sahilin taşlarında ışıltı var Şiraze. denizin dalgalarından anemonları toplayıp dolduralım çıkınımıza; onlar da mor, düşlerimiz gibi... varacağımız sahilleri mor’a boyayıp, mor uykulara dalalım biz, denizin en sığ yerinden başladık yol almaya Şiraze. düş bahçesi ile... ŞİRAZE |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
birgün’dü birgün’ün bir günüydü, yazıldı ....... Yolun sonu hayat. Yolun başı hayat. Yol boyu hepten hayat. Sıkışıp kaldım şiraze. Diyorum çoğu zaman göklere dönüp yüzümü “emanet çok ağır.” Büküldükçe bükülüyorum şiraze. Çatlayan ellerim acıyor. Tırnaklarım acıyor. Saçlarım, kaşlarım, kirpiklerim acıyor. Kanıyorum gün boyu. Nasıl olayım işte, bunca sıkışmışlığın arasında heyhat’ım şiraze. Düşünüyorum çok zaman, “hayat üzerine kaç cümle kurdular” diye. Cümleler de hayatın kendisi de, hayattan olmayan bir ben miyim ne? Bul beni şiraze. Daha girmeden karanlığa tüm aydınlığımı yuttum. Başıma bir ayla takıp, olamayacağım her ne var ise el ettim. Bul beni şiraze. Gözümden tut, dilimden tut... çek çıkar beni kuytularımdan şiraze. Bazen gecenin en sessiz anında göğe bir merdiven dayayıp çıkmak geçiyor içimden yukarılara. Aşağıda hayat. Yukarıda hayat. Aşağı yukarı hepten hayat şiraze. Tutup askıya asamıyorum. Dolaba koyup saklayamıyorum. Sandığa kilitleyemiyorum. Kilit üstüne kilit vuramıyorum. Şiraze, ben en var halimle yok olmanın telaşındayım. Dünyanın her anını hayata döndürememenin telaşındayım. Sonsuzluğumu yeşertememenin telaşındayım. Her mevsimi ruhuma aşılayamamanın telaşındayım. Telaş içinde bir ben’im şiraze. İhsanı bol olana sevdalıyken, insana dair her şey ne kadar da az görünüyor gözüme. Verseler verseler ne kadarını verirler şiraze? Verirken kaç ölçer, kaç biçerler şiraze? Buralardayım. İkinci paragrafın üçüncü satır, sekizinci kelimesinde... Sayfalardan iki-yüz-yetmiş-dokuz... Okuya okuya bul beni şiraze. “Boşluk” diye bir şey yok, her kelime arası dolu. Her satır arası dolu. Her paragraf arası dolu. Sayfa kenarları dolu. Dopdoluyum şiraze. “Aşk” desen aşk. “Hasret” desen hasret. “Acı” desen acı. “Sevda” desen sevda. “Renk” desen renk. “Yol” desen yol. “Işık” desen ışık. Ne ise aradığın onunla doluyum şiraze. Gül verdiler, dikenini de istedim. Dikensiz gül kokmuyor şiraze. Gökyüzü verdiler, bulut da istedim. Bulutsuz gökyüzü dalgasız deniz gibi şiraze. Kağıt verdiler, kalem de istedim. Kalemsiz kağıt boş şiraze. Anladım ki, verenden hep isteniyor şiraze. Verdikçe isteniyor, verdikçe dahası isteniyor şiraze. Buralarda kalakaldım gibi. Öyle bir his işte. Durağanlaşmak. Lakin... hiçbir şey kalmıyor şiraze. Benimle birlikte hiçbir şey kalakalmıyor. Rüzgar katıp bulutları önüne götürüyor, pazardaki meyveler akşama satılıyor, sular akıyor, saat tik tak’larını sürdürüyor, buzdolabı gürültüyle çalışmaya devam ediyor, akşam oluyor, sabah oluyor, ağaçlar bir yapraklanıyor bir çiçekleniyor... Hiçbir şey kalakalmıyor şiraze. “Önüm arkam, sağım solum sobe” diyorum. Kimseler yok. Sobeleyecek kimseler yok şiraze. Ben de duvardaki tabloyu, çekmecedeki düğmeleri, pencereden görünen evleri, yoldan geçen arabaları sobeliyorum. Sonra kaçıp saklanıyorum kendime. Kimse beni bulmuyor, bulamıyor şiraze. hep seninle... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
şakayık ki dağların lâlesi, seni bekler gizli gizli her sabah umutla döner yüzünü göğe, bir dua belki dilinde ve her akşam çöküşünde büker boynunu, döker yüzünü ertesi güne... Ben... nereden geçersem geçeyim, hangi kapıyı çalarsam çalayım ve her kimle oturup sohbete dalarsam dalayım bir şekilde sen çıkıyorsun karşıma şiraze. Giderken hiç gitmeyen, kaçarken hep beni izleyen, her adreste karşıma çıkan... dağ başı olsun ya da çöl... sensin şiraze atamadığım. Bak yağmur yağıyor yine, üstelik gri. Burada yağmurların rengi hep gri. Az gri, çok gri; ama hep gri şiraze. saat dört yönünde bir yakamoz dansı büyülerken görenleri bir necva ulaştı kulaklara, titrek dedi “olanı biteni aşk imiş” sen alevlendin, sen dillendin, sen çöktün birdenbire çöle damladım, zamansız yine... Sen, yağmur ve bir bardak demli çay... birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Ben aranızda ancak bir gölge gibi dolaşıyorum. Dizelerden sayısız ilham devşirme telaşındayken, adınla süslüyorum her mürekkebin değdiği yeri. Şiraze... çay kadar ısıtıyorsun içimi. Şiraze... yağmurlar kadar yıkıyorsun beni. Şiraze... bilmiyorsun, “bir ömrü harcamak” dedikleri gerçeğin altını seninle çiziyorum. billur kaseler dolaşıyordu elden ele, şerbet kokusu havada bir eğlentiye gelmişti insanlar, güle oynaya etekleri zilli göz ucuna hüzün takılmışların yeri değildi tennurelilerin yeri hiç değildi... ne avludaki ağaç bir anlam verdi, ne çatıya serilip keyif süren asma... aradığım neydi orada, sormalıydım hem doğuyu, hem batıyı uyandıran adama Umay ana hiç çıkmadı karşıma. Bohçacı Ester, Martinikli cariye, kazak güzeli Ayzada... Yolculuklarımda kimseler yoktu satırlara boyanan. Kalabalıklarda mırıltılı günlerdi yaşanan çoğu zaman şiraze. Hep birileri mırıldanıyordu. Kimi ağıt, kimi ninni, kimi destan... hep birileri mırıldanıyordu şiraze. Duyuyordum. Ben de bozkırın türkülerini söyledim kendi kendime. Mor kadife fistanları diz boyunda dökülürken yanı ucumda, ben de türküler yaktım hep sana. İçimden geçenlarin adı şiraze, yağmurlu günlerin tadı şiraze; söyledim seni. Duyurmak için değil, duymak için. Duyurmak için hiç değil, duymak için şiraze. Yağmurlar eşliğinde yola koyulduğum kaçıncı gece bu. Kaçıncı akşam hem senle hem sensiz gidişim guruba. “Bu gitmeler hep sürecek” nakaratı kulaklarımda saçlarına hoş kokulu buseler konduruyorum. kehribar, kekik, zencefil bir de karanfil kokusu sarmıştı havayı ipek yolu üzerindeydim, içimde arkeoloğunu bekleyen kalıntılar ne kadar değişikti tümsekler, ne kadar başkaydı kasisler ve ne kadar sığ kalmıştım derinlerde seni özlüyorum, yağmur penceremde seni özlüyorum hep şiraze... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Al yalnızlığımı ört üzerine şiraze. Al şiraze yalnızlığımı, ört üzerine. Belki o vakit bırakıp her şeyi, gelirim biryerlerden başlamak için yeniden. Hani yalnızlığa pek alışmışların cesareti de gün gün kırılırmış da aydınlıktan dahi korkar olurlarmış. Bir yaprak hışırtısı, en şiddetli yağmurlardan birinde gökte damar damar çizilen şimşek ve ardından patlayan gürültü; konuşmalar, konuşmalar, konuşmalar... Korkular çok, bil ki korkular ille de sebepli şiraze. Al yalnızlığımı ört üzerine. Bitsin benliliğin hükmü üzerimde. “Sevdiğini incitir insan” diyenleri haklı çıkaracak kadar kapanışım. Rüzgar ektiğim günlerin sonrasında biçilen fırtınalarım. Geceleri katettiğim menzillerim. Bir şiire vurulup da hiçbir şiiri çözemeyişim. Yapmak istediklerimi yaptıklarımla bir türlü örtüştüremeyişim. Ve nerede, nasıl, ne zaman sonlanacağını bilemediğim hayatım. Hepsi bir “yaşandı bitti” noktasının etrafında gezinen cümlelerim. Al yalnızlığımı ört üzerine şiraze. Buralardayım uzun zamandır. Birgün’ü bekliyorum sanırım, birgün’ü. Öyle büyük fırtınalarım var ki, o fırtınaların birinde “artık yeter” feryadına kapılıp kaybolacağımı sanıyorum. Yutuluyorum şiraze. İzin vermeyeceğimi bile bile dik duruşların ardında bir söğüt eğikliği tavrında, hemen apartmanın ucunda kıvrılan sokak köşesinde, önümden gelip geçen her şeyi derin bir huşû içinde göz hapsinde tutuyorum. Sonbaharın yaprak dökümünde her yer sarı rengin hükmünde. Bu yüzden işte, al yalnızlığımı ört üzerine şiraze. Orhan Pamuk’un dediği gibi, doğru olanı yapmak her zaman mutlu etmiyor şiraze. Mutlu olmak adına tüm düşüncelerimi bir kenara bırakma arzusuyla yırtarken yazılmışları, hani “niye mutlu olmaya bu kadar çaba” cümlesiyle kol kola geçiyorum ara yolları bir bir. Biliyorum ki artık, kendi istemedi mi gelmiyor, konuk olmuyor hayatımıza şiraze. Bu yüzden al yalnızlığımı ört üzerine. Al yalnızlığımı şiraze. “İnsanın hiç unutmadığı şeyler var” diyor Jean-Christophe Grange. Ya unutamadığından, ya unutmaya meyli olmadığından, ya da hep hatırlatmaya hevesli ayrıntıların bir boşluk bulup gözlerle buluşuverdiğinden... Ben zihin çıkınımı karıştırdığımda öyle çok unutulmuşlarla karşılşıyorum ki, “Hayret” diyorum kendi kendime. “Nasıl olmuş da bir çizgi geçmişim üzerinden.” Bu bir zihin oyunu. Bu benim zihnimin bana oyunu şiraze. Oyunlarım. Ben oyun oynamayı sevdiğim günlerin peşine takıldım bak yine. Hemen. Bir cümlede kayıverdim anıların içine. Anılarda mutluluk göz kırparmış. Hani insan mutlu olduğunu mutluluk anında değil de sonraları anlarmış. Şiraze oyun oynayalım seninle. Oynayalım ama, içinde yalnızlık olmasın. Al yalnızlığımı ört üzerine şiraze. Al yalnızlığımı. Ört üzerine. Ve uyut ninnilerle. Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
“seninle konuşmalıydım Şiraze çok çok önceleri ilk karşılaştığımda, bir park duvarı üzerine oturmuş yoldan geçenlerin nereye gittiklerini merak eden bakışlar taşımaktaydın yanında ben de belli ki senin henüz farketmediğin o eşsiz güzelliğini doya doya seyredebilme telaşıyla bir köşe buldum kendime affına sığınarak aşık oldum sana bilmedin üzerindeki küçük çiçekli, fırfırları ayak bileğinizi okşayan bordo etek tüm sadeliğiyle içime akıyordu hep gözlerindeki o pus hiç gitmedi... hiç gitmedi... anladığım oydu ki; hiç de gitmeyecekti neden bu kadar üzgün sardunyalarla süslüyordun gördüklerini? neden hep aynı yere geçip, aynı yalnızlığın içinde kayboluyordun? neden hep susuyordun? neden hep susuyorduk? neden hep... seninle konuşmalıydım Şiraze ne kadar da benden olduğunu anlatmalıydım her sabah yumuşak bir buse ile seni uyandıran... her kahvaltıda demli çayını ince belli bardağına dolduran... her aynanın karşısına geçtiğinde saçlarını okşayan... her kapıyı kapatışında ardında peşine takılan... her sokakta adım adım seni izleyen... ve içinden taşanları bir bir tutmaya çalışan... işte hepsini... hepsini... yapan benim hâsılı; ben Şiraze, sen Şiraze... seninle konuşmalıydım Şiraze kendini artık dinlemek zorunda olduğunu bir şekilde anlatmalıydım sana boş boş baktığın kalabalıklardan değil, kendinden medet... o, benim evet; yani sen ben Şiraze, sen Şiraze... seninle konuşmalıydım Şiraze zaman aktı geçti yanından, durdun hep birşeylerin geçip giderken, sen dursan bile, senden çok şey alıp götürdüğünü, parçaların bir bir eksildiğini artık farketmeliydin sevgililer gider Şiraze... sevgililer hep gider biz kalırız artakalan onlardan ve bize artabıraktıkları... sevgililer hep gider Şiraze... seninle konuşmalıydım Şiraze birgün ‘yarın’ diye bir şey olmayacak o olmayacak yarın’ımız bize varmadan ne mümkünse yapmalıyız beraberce tut elimden Şiraze rüzgarlara katıp kendimizi uçalım, altımızda atlas tut elimden Şiraze yağmurlarla sulayıp yüreğimizi turnaların izini sürelim, ışık yol tut elimden Şiraze uyanmak için geç olmadan yola çıkalım, rüyalar bizi kilitlemeden seninle konuşmalıydım Şiraze ben Şiraze, sen Şiraze...” ........... her dilden söyleniyorum sana işte, her telden çalıyorum... hayat devam ediyor Şiraze; bazen kıyısında dünyanın, bazen en içinde... hayat, her şeye rağmen devam ediyor Şiraze Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Bıraktığım hiçbir şeyin bıraktığım gibi olmadığını olmadığını kendimin bile o şehirdeki gibi... biliyorum zaman tepeleyip geçiyor her şeyi; beni, seni, damdaki kediyi, kaf dağı’nı, anıların her an’ını... zaman ilerledikçe netleşiyor geçmiş, geçmişin satıraraları canlanıveriyor isimler yüz hatlarına bürünüp çıkıyorlar karşıma, ‘bak’ diyorlar bana, ben de bakıyorum tanıdık gelen çok çizgi var yüzlerinde, onlarda bir parça benden harf görüyorum ‘zaman’ diyorum bir potin gibi ayağımda, koncu uzun mu uzun, dolanıyor... dolanıyor... dolanıyor... ürperiyorum zamandan yapılma potinler her geçen gün biraz daha sıkıyor beni sen yoksun diye belki sen hiç olmadın diye belki sen hiç olmayacaksın diye belki sen hiç... oysa seni şarkıların en manidar kelimelerinde gizledim oysa seni ebrulî hayatların penceresinden seyrettim oysa seni bir resim atölyesinin en karanlık köşesindeki ışık belledim oysa... bana yakıştırılan gitmek oldu Şiraze, sen kal ben gideyim şimdi sen kal ben gideyim şimdi eğer biri gitmek zorunda ise ille de, sen kal ben gideyim şimdi bir kere gitmeyi başarmış olan, artık sürekli gidebiliyor çünkü bir kere gittim Şiraze, sen kal ben gideyim şimdi ben ürkek yaşadım hep, ürkek dolaştım yollarda, ürkek baktım dağlara, ürkek konuştum insanlarla ürktüm hep farkederler varlığımı diye farkederler de gözlerime bakarlar diye hani gözlerime baksalar seni görürler diye seni görür sorarlar diye ‘kim’ ben ürkek yaşadım hep, ürkek boyadım resimlerimi, ürkek yazdım, ürkek çıktım evden dışarı ürktüm hep adımı sorarlar diye ‘sorsalar ne çıkar’ ben adımı bile unuttum Şiraze, ben adımı bile unuttum ben ürkek yaşadım hep, ürkek giydim eteklerimi, ürkek baktım aynalara, ürkek okudum şiirleri ürktüm hep beni fotoğraflarına hapsederler diye beni ak yeleli, hırçın atın sırtından alırlar diye ne desem az, ne desem çok ne desem boş, ne desem yersiz ve yetersiz Aşk’ına vurdum başımı, iflah olmam; ne kadar su verirsen ver, artık susuzluğumu gideremezsin ne kadar ışık tutarsan tut, artık karanlığımı ışıtamazsın içimde hiç dinmeyen bir fısıltı olarak kalacaksın Şiraze... seni kaybetmek bir daha bulamamak demekti, geç anladım Şimdi gölgemizi de alıp yanımıza, ‘ufuk’ dedikleri yeri hedefleyelim gel seninle gel seninle Şiraze... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
buz tutmuş türkülerin dilinden damlıyorum; ben hep yabancıyım, nereye gitsem yabancı dediğim güz başka, eylül başka, havada dolaşan bulutun tadı başka bilmiyorsun, kaç gece namludan baktım göğe; senden bittim, senden son uçurumundan düştüm derinlere, ‘pat’ diye kuru bir yaprak gibi çatladı yanlarım, seni aramıyorum uzun zamandır seni yabancı topraklarda yabancılaştığım kendimde bile aramıyorum artık bulduğum yerde yitirdiğim, yitirdiğim yerde bulacağım, bile bile kuytusunda gizli ölümlere mezar kazıyorum en’inde piramidin dalgalanıyorum, şlapp... şlapp... ellerim havalanıp yüzüme tokat gibi iniyor gidemediğim yerlerin hasretiyle boyadım seni, girmek isteyip giremediğim sırların giziyle sırça saraylara, elyazma evraklara kilitledim seni; boğazımda bıçak sancısı kanadıkça yanıyorum, bundan sonrası hep bu sancı, ötesi silikleşecek her habbede medet umarak, gözlerimi geceye kapatıyorum sus ebede kadar, sus ebedden de öteye kadar; ne sesini duymak dileğim ne sessizliğini... yok olmak mümkünse eğer, hiç olmamış gibi ol diliyorum bilmiyorsun içimdeki sancının kanayan yarasının derinliğini sen ‘ol’ dediğin an olsun diyenlerdensin, kendini insanlıktan çıkarmanın bedeli mor kadar sıcak mıdır? bu kadar az olma, bu kadar az olup tükenme kimse bir cesaret altın halatlarla uzanamaz sana, ben hem var hem yok arası serzenişlerde, bir metamorfoz öncesi aşk’ına ok saplayan divaneyim ey’leme beni, artık hiçbir ey’ine dönmeyeceğim kararan yüzümü seni her sabah suskun uyandırışımda bıraksaydım bu kadar yok olmayacak bu kadar tiz’leşmeyecektin ne bir çınarım yıkılışım dört bir yandan görünsün, ne bir kasırgayım savururşum dört yanı dağıtsın, ne bir afet, ne bir güneş, ne bir... ne bir... ne bir... dünya içinde kaybolduğumu seziyorken dünya, gözlerinin parlaklığının farkındayım bu kadar büyük bir hapisanede bile daralıyorum, öylece yükseliyorum yukarılara oradan yıldız toplayıp heybeme atacağım, göktaşlarıyla oynarken biri elimden uçup dünyaya doğru havalanacak belki, belki senin olduğun bir alana yönelecek sen korkuyu yerleştirip bakışlarına, kaçacak yer arayacaksın küçük bedenine bulamayacaksın... bulamayacaksın postallarını çıkarmadığın yaz sıcağında terleyeceksin, alnından düşen damlaların gümbürtüsü sallayacak zemini, her hâlinden endişeye kapılacak yüreğine ‘dursun artık’ istemleriyle bakacaksın, nafile... nafile... bir kere başladın mı artık ‘bitmek’ denen kayboluyor, sürekli başlıyorsun, sürekli ardı ardına bağlanmış ip gibi asılı kalıyorsun zamana dursa ne çıkar, başladı ve bitmeyecek, yön değiştirecek, görüntü değiştirecek, isim değiştirecek, renk... mekan... dil... ama bitmeyecek hiç her şeye bir sözünüz vardı, ben ne kadar her şeye susuyorsam siz o kadar her şeye çok tanıdıkmışsınız gibi görünüyordunuz, bilmediğimdendi susuşum, parmağına büyük gelen kara taş yüzüğün büyüklüğünden utandığım kimin aklına gelirdi, kim bendeki benden başka bir ben oluşturmadan beni kabul etmeyi ta baştan kendine söylemişti kış kadar dayanılmazdı zaman, kitap raflarında aradığım asıl bulmak istediğimdi kış önümü kesmeyi sevdi hep, bir cümle yeterdi ısıtmaya içimi, içim kedi kadar mır’layan bir sevgi düşkünüydü, ‘hep olmayacakları mı ister insan, hep olmayacağa mı yönlendirir yoksa olayları’ takvim kağıdından damladılar ellerime, onları alıp yüzüme sürdüm şimdi yabancı takvimlerle sarılıyım, okuduğumda anlamadığım kelimelerle dolu damlıyorlar belki, parmaklarımın arasından kayıp gidiyorlar mazgallara buralarda çok mazgal var buralarda üstü açık çok mazgal var bir gece birisinin içinde kırılacağım, ‘çat’ diye ritmik tik tak’larımı duyurmak çabasından çok uzaklaştım, benim tik tak’larım benim tik tak’larım hepsini mora boyayıp, boynuma astım; tik tak... tik tak... tik tak... bunlar eylülün dansından geri kalanlar ver elini Şiraze, aşk’ın bizi bıraktığı sahilden başlayıp açalım içimizdeki tüm gereksiz kuşkuları, kanat takıp uçsunlar ben cebimden bilyelerimi çıkarayım, sen cebinden topacını çıkar bir hacıyatmaz yerden yere savursun kendini ver elini Şiraze, ‘her şey iyi olacak’ diye diye yolu yarıladık bak hiç çocuk olmamışım gibi geliyor bana, hepsi bir rüyaydı başladı bitti havasında unuttuklarımı bir bilsen, hatırladıkça yeniden doğuyorum pırıl pırıl gökte gök bana beşik Şiraze, bir ucu bir ucuna erişmeyen bir beşik... salla beni, gözlerime çöken uykunun tadına bakayım, hiçbir tam değil Şiraze hiçbir sona götürmüyor Şiraze... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Az zamanda öyküler biriktirdim içimde, sen öyküleri bilir misin Şiraze? Ben bildiğini bilirim, ben bilirim bildiğini... Anaforlarına takılıp dönenlerin öfkesinden sakınmak adına sığındığım karanlık dere ve yarık kaya’nın uğuldayan dik yamaçlarının çevrintisiyle titrediğim gece... Şiraze bir tek sendin dizinde dinlendiğim. Öyle bakma dedim kaç kez, öyle pencerelerden gece vakti salınışın yollara ve bir gölge gibi süzülüp duvar diplerinden kayışın köşebaşlarına beklediğimdin sen sen bir ömür beklemeyi seçtiğimdin. Bir dahası olmasın görmeyeyim gözlerini, bir dahası olmasın dolunaysız gecelerde tutmayayım elini, bir dahası olmasın ‘yaş gidiyor’ anmaktan başka güzelliği kalmadı senliliğin. Sen ile ben Şiraze, öğrenmeliydik yalnızlığın kaç bucak olduğunu... Ve bir... ve iki... ve üç... ve dört Şiraze. Sen ve ben, ömür son demine vardığında ‘yaşandı bitti’ diyebilecek gücü şimdiden toplamalıydık. Geç mi kaldık? Geç kaldığımızı anlamak için bile mi geç kaldık? Yok böyle bir şey; biz her şeye arası kapatılamayacak mesafelerce çoktan geç kaldık. Bitmek varsa eğer, geçmişi ak sayfalara kaydedecek zaman bitti Şiraze. Artık onları hiçkimse okuyamayacak, artık onları hiçkimse dost bilip sarılamayacak, artık onları hiçkimse çantasına doldurup yanında taşıyamayacak... ve bir sürü artık işte. Biz zamanın tellerinden her birine asılı kaldık. Bir an’da, hiç olmayacak bir vakitte; nedir bu kalabalık bir kumpanya edasında? Ellerinde pankartlar: ‘Aşk bir ihtilâldir!’ – ‘Aşk bir arayıştır!’ – ‘Aşk bir tutunuştur!’ – ‘Aşk bir başkalaşımdır!’ – ‘Aşk bir yitiştir!’ Sarmışlar bin yanımı; elini uzat Şiraze, uzat elini... ben kendi ihtilâlimden endişedeyim. ‘Buralardan her kim geçerse iz bırakır, aşk’ına dideban olup asrın engebelerinde kaybolur’ edasında kol kola sevdalılar; ‘aşk bir ihtilâldir’ derken gözyaşından nehirlerde boğulur bak nihan bakışlı şebnemler oynaşıyor yapraklarda yapraklar ki, bahar kadar taze... ben her dokunduğumu inciten, ben her uzandığımı dumura uğratan; bir felaket kadar felaket bir afet kadar afet... o nihan bakışlı şebnemlerin oynundan çok ırak mekanlar seçmişim kendime Şiraze. Bir tebessüm et yeter; yıkılsın mefhumu şiddetin Ben seni gecelerde aradım, yıldız gibi Ben seni denizlerde aradım, inci gibi Ben seni türkülerde aradım... Şiraze! Ben seni içimde, görülmemiş rüya gibi yaşadım Aşk belki, ağlamaktır... Nasıl da yumuşatır gözyaşı insanı; nasıl da eritir, inceltir... Gel seninle bir daha ağlayalım; yaşanmışlara, bir de yaşanmamışlara, bir de hiç yaşanamayacaklara Ağlamak güzeldir Şiraze, ağlamak yüreğin temizlik eylemidir Bilir misin, lale’ler de işte böyle şebnemlenir Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Önce birşeyleri resmetmenin güçlüğünü farkettim. Sen resmedilemeyecek kadar gizlerden örülme imişsin. Oysa ki, öyle garip bir acı yerleşmişken neyi söylemeli, kime ne anlatmalı, kimden ummalı bir çıkış. Olmayacağını bile bile... Seni büyüten, besleyen seni bir başka raftan alıp bir başka rafa koyan ve bir türlü en uygun mekanı bulamayan, hasılı hiçbir mekanı yakıştıramayan sana... Aşk belki... diyerek çıktım yola. Aşk belki, her bitenle başlayandı. Ben kapattım gözlerimi görmek için. Ben kararttım manzarayı seni bulmak için. Ben bende aramaya başladım, aşk dediğim benden doğandı. Tüm gerçek senin söylediğin hiçbir şeyi anlamayışımdı. Uzaklarına çekilip, uzaklarından bakmayı seçtim. Kim bilirdi ki gitmeye karar verenin, gitmek için hangi sözün ardına gizlendiğini? Şimdi uzakların suyuyla suladığım aşkın yeşillenişini seyretmedeyim. Çiçeklerinin kokusuyla dönen başım beni bir sandala koyup gezdiriyor bir süre. Göl kıyısını hiç bulamıyoruz. Çek kürekleri Şiraze... çek kürekleri Şiraze... asla kıyılara ulaşamayacağız! Kış yüklenmişken beyaz dallarına ağaçların. Kış ağırlığını taşıtıyorken yüreklere. Adımların yavaşlaması havanın soğukluğundadır kandırmacasındayım. Oysa ağırlığı veren içimdeki. Hüznün sertliğiyle çatlayan ellerimin oyuklarına dolan kan ve acısıyla buruşan yüzüm ve hiç bitmeyeceğini düşündüğüm siyahlığın orta yeri... Her okuduğum satırdan damlayan kederle çalkalanıyorum yeniden. ‘Eğer yeniden gelme şansım olsaydı hayata, tüm hatalarımı yeniden yaşardım’ diyen şairin inanılmaz umutsuzluğuyla karşı karşıyayım. Bir daha dönemeyecek olmak... bir daha başlayamayacak olmak... bir dahası olmayacak Şiraze... bir dahası hiç olmayacak Şiraze... asla yeniden doğmayacağız bu hayata! Kıvrımlarını takipteyim şimdi yolların. Kenar örtüsü rüzgardan hafif dalgalanırken ben titrek bir mum alevinden bakmadayım. Onu titreten gözkapaklarımın sürekli açılıp kapanması. Ardında gözbebeğinin siyah noktası bir büyüyor, bir küçülüyor. Kış hâlâ duruyor olduğu yerde. Ben duruyorum. Durmayanlar yanımdan geçiyor. Uzaklara yollanacak bir mektubu taşıyorum çantamda. Adresini benim bile bilmediğim bu mektubun gideceği yerin dünyanın hangi köşesinde beklendiğinin farkında bile değilim. Yazılanlar çoktan yazıldı bitti Şiraze... yazılanlar çoktan yazıldı bitti Şiraze... asla yinelemeyeceğiz bir daha! Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
aşk belki bilmediğim ya da bilip de bilmediğimi sandığım ya da bilip de bilmezden geldiğim... satır aralarına bile sığdıramadığım belki, hangi renge boyasam karar veremediğim, içine düşsem bir türlü sevemediğim... aşk; acıtan, kanatan yaranın yanında gözlerinin özlemi; gözyaşının tuzlu tadı, karanlığın gölgesinin ayak izi belki belki sen, belki ben, belki aşk’ın korkuya galip gelemediği meydan gün’e baktıkça sararan saçların kırılıp savrulması; bir bacadan tüten siyahın, bulutları bir şerit gibi boyaması; ağlaması çınar’ın, yağlı boya tablonun ve üzerinden binbir güçlükle geçilmiş toprağın... aşk belki, her şeyin tanıyıp kokladığı, benim uzanamadığım dokunmayı denediğimde kaybolan entari; bana hoş kokan bir yemeğin nefisliği; annemin beni sallarken kucağında, alnında biriken ter ve bitmeyen emekler... belki hep sahip olduğum da hiç farkedemediğim soracaksın belki tüm yönlendirmelerden kaçıp bulamayışımı sen’i; soracaksın belki bitmeyecekmiş gibi davrandığım bu yolculuğun neden’ini; soracaksın belki uzanıp tuttuğum ellerini her güzelliğin, varlık sebebi’ni... ne diyeceğim? şu an tasavvur bile edemediğim her şey’ini, karşımda bulduğum zaman, korkmanın da ne basit kaldığını görüp korkunun yanında, sokulacağım bir kovuk bulup kendime, yiteceğim bir zerrede, biteceğim... biteceğim... biteceğim... neye yarar? yolculuk çok oldu başlayalı; aşk, korksam da sana kavuşmamdır; belki ben etiketimi yanlış yere yapıştırmışlığımdan belki; bileğime boncuk dolayamayışımdan, sivri topuklarla salınamayışımdan belki böyleyim boynumda eski zamandan kalma bir ince halka şeffaf, sana aşık olamayacak kadar insanım toplu taşıma araçlarına binmeden istediğim yere gidemiyorum, içimdeki güç beni havalandıramayacak kadar sönük belki, kanatlarımsa ya hiç olmadı ben var sandım ya da var, kullanma klavuzum yok belki ben kendi kendine aşk’ı bulup aşık bile olamayanım yanıldığım bir gerçek aşk merdiveninden üçer-beşer yuvarlandım ………. Yusuf’’ un Züleyha’ sının lotus çiçekleri ile… Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; ‘kış’ dedim, ‘henüz gitmek için hazırlık yapmıyor’... yukarıya gri bir kilim sermiş gökyüzü, buzlarda çatırdıyor adımlarım... ‘kış’ dedim, ‘en az birlikte olmak istediğim, ama hep en çok karşıma çıkan’... renkli zarflarda içi boş kağıtlar ve üzerine var olup olmadığı bilinmeyen adresler... bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; ‘çocuklar okulda’ dedim, ‘kızaklarına binip tepelerden bırakmıyorlar kendilerini’... vakit haylice erken, ben mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa. Ceviz ağaçlarının yapraksız dalları altında yürüdüm. ‘Kış beni hep karamsar yapar’ dedim, ‘103 numaralı dolmuş da gidiyor işte, kavşaktan şimdi döndü’... eğilip yerden metal bir para aldım. Tam önümde bana parlıyordu. ‘kumbarana koy bunu Şiraze sen biriktirmeyi seversin’ kuru yaprakları, çakıl taşlarını, rengarenk boncukları, sinema biletlerini, elişi kağıtlarını, htıraları, acıları, gözyaşını, sorulamamış soruları ,senden kalan sesleri, yaşanamamış paylaşılmışlıkları, birlikte harcamak üzere siyah deri cüzdanında biriktirilmiş zamanları ve hüznü… ve özlemi... bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; ‘siyah’ dedim, ‘herkesin üzerinden akan renk’... bir mektup da ‘yaz mevisimine postalamalı’... ‘renklerini topla da gel’ demeli... Sen de sıcağı seversin Şiraze; onun sevdiği kadar hep kaynayan bir neşeyle savrulurdun hayatın içinde yön seçmeden. Ben yüzüme kondurduğum hüzünle boyardım her şeyi. Bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; sırf bir sebep üzre evden ayrılmış olmak için belki. lombozların gerisinden bakmak benim tüm yaptığım. Yorucu... Tüm yüz hatlarını farkettirmeden inceliyorum karşılaştıklarımın. Tanıdık değil hiçbiri. Bu yüzden belki Şiraze, tebessüm etmiyorlar. bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; ‘her kapıya bırakmalı bir mektup’ dedim. ‘gülümseyin kendinize’ diye başlayan. Yağmur da başladı Şiraze. Rüzgarın en delisi beni buluyor yine. O an, ‘dünyayı karış karış dolaşsam’ diyorum kendime. Gülümsüyorsun... ne de çok yakışıyor gözlerine tebessüm. Dünyayı karışlamayı unutuyorum gözlerinde. Ucu seçilmeyen bir derya uzanıyor içinde. Engininde martılar dalgalanıyor. Jonathan Livingston, ‘en yüksek uçan martı, en uzağı görendir’ derken aralarında çığlık çığlığa dolanıyor: ‘Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak...’ Gülümsüyorsun yine. Ne de çok yakışıyor gözlerine tebessüm. Oysa bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa... martılar dolan gözlerinde yitiverdim. yağmur hızlandı, rüzgar da... ‘kış’ dedim, ‘çok azimli.’ Beni hırpalamak istiyor. Hırkamın içine gömülürken mektuplarımı aldım ellerime Şiraze. ‘Onları şimdi adreslerine doğru fırlatmalıyım’ dedim. Rüzgarın önüne savurdum bir bir. Uçtular... uçtular... uçtular... bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; ben de takıldım köşelerine. En güzeli senin hiç gitmeyeceğini bilmek Şiraze. Biz yağmur da olsa, kış da... rügar da olsa, kar da... herdem Şiraze. şimdi adımlarım ağırlaştı, dönme zamanı dizlerimdeki ağırlık, ‘daha fazlası çok gelecek’ diyor çekilip kuytularıma, mum yakacağım; her ne varsa birikmiş içeride dökeceğim orta yere yeni mektup sayfalarına döküleceğim, akacağım tepelerden tepelere tut beni Şiraze, yoksa karanlıklara emileceğim... yağmur düşleri ile... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
Hadi ver elini artık Şiraze, aşk’ın bizi bıraktığı sahilden başlayıp açalım içimizdeki tüm gereksiz kuşkuları, kanat takıp uçsunlar ben cebimden topacımı, sen cebinden, bilyelerini çıkar bir hacıyatmaz yerden yere savursun kendini ver elini Şiraze, ‘her şey iyi olacak’ diye diye yolu yarıladık bak hiç çocuk olmamışım gibi geliyor bana, hepsi bir rüyaydı başladı bitti havasında unuttuklarımı bir bilsen, hatırladıkça yeniden doğuyorum pırıl pırıl gökte gök bana beşik Şiraze, bir ucu bir ucuna erişmeyen bir beşik... salla beni, gözlerime çöken uykunun tadına bakayım, hiçbir uyku tam değil Şiraze hiçbir uyku sona götürmüyor Şiraze... Ardında olmayı düşünüyorum bu aralar. Bu aralar ardındalığın sahibini arıyorum şiraze. Sokaklar pus, adımlar sus şiraze. Geceler, yıldızlar, hayat böyle hep suspus şiraze. Zamansız kendimden geçmelerimde yine elim ayağım dolanıyor, dilim oldu epeydir sus. Ya senin olmayışının kesinleştiği vakte denk düştü bu, ya da zaten hiç olmamışlığının farkındalığına şiraze. yüreğim suspus şiraze. Korkuyorum boş gitmekten. Korkuyorum bakide kaybetmekten. Bıraktım anlatsın hâl dilim düştüğüm karanlığı. unuttum ben her şeyi ve bir de bu her şeyle beraber kendimi. ne yana bakarsam bakayım Şiraze yüzümde aynı ifade, ne yöne gidersem gideyim aynı rutin duruştayım; heyecansız ve isteksiz ve tâkatsiz ve bütün şatafattan, süsten, debdebeden arınmış. aklımın bir köşesinde hep şeb-i arus Şiraze. sıradan bir gün, akşam üzeri; “git” emrine uymanın rahatlığı içinde, yeryüzü şekillerinin çeşitliliği arasında gezinmedeyim. her yerde dağ ya da ırmak; her yerde çöl ya da vâdi; her yerde deniz ya da göl; her yerde orman ya da bozkır... her yer aynı işte Şiraze; yollar, yollar, yollar... bir kere gittim diye duramıyorum, bu gidişi durduramıyorum, gitmelerden dönemiyorum. her hâlimle taraflıyım, tarafım; kesin, net ve bir o kadar eğik. tarafım Şiraze; her kitapta arandın, her kitapta parçalandım, her kitapta biraz daha anladım: okudukça daha çok kaybolacağım; her kitapta Şiraze, her kitapta... hiç başlamasaydım olmayacaktı sonun; hiç başlamasaydım böyle bitmeyecek, böyle bitirmeyecektim seni. Şiraze, ölçülü bir sensizlik sevdası tutturmuşum; ne uzun, ne kısa... Ş İ R A Z E |
Cevap: Şiraze'den Mektuplar
ebrâr ile hemhâl olayım diye günlerin ötesine geçtim iki dirhem irademle bir ince mücâdele içinde, sanırım ben tuz ile buz eyledim ebrûlî vakitleri aklen ve fikren ve bilâistisna... Bir hırka bir de sarık, kapanmış bir devrin izini sürmek benimkisi; kula kulluğunu hatırlatan esrar mıdır yolumu kesen, yoksa bu kula kul olunanın yolunu aydınlatmak mıdır Şiraze? Seni sâkî-nâme’de karşıma çıkaran şerhsiz sâdeliğin kıvrımları, bir de kaydı Tutulamamışların savruluşudur alevlere. Bir yelkenli açıklardan geçerken devrilir, bin kelâm hebâ olur da ulaşamaz müstesnâ raflarına o gizemli keşişler adasının. Kim anar beni bin yıl sonra desem Şiraze, böyle hassâs dokunuşlarla kelâmıma? Zamanı kapattığımda üzerime, kim duyacak benim soluğumu sürûr ile, şevk ile, ilm ile, ihsân ile, lûtf ile?... Ey su güzeli! tütsülendiğim Peştere'den, İset'in şûh güzelliğinden, Beyaz Deniz üzerinden gel. perestroyka'dan, intellijenti'den, pravda'dan gel. dilersen dünyayı dört dön öyle gel. her hâlini soyun da libâssız dilersen, dilersen arşa uzan da iştiyâksız gel. gel de nasıl / nereden gelirsen gel.” ... hâleliyim yine, mevsim sonu kederi bu, ne soğuk ne sıcak tutumlar arası kararsızlık. sanki bir şey düşecek üzerime çok yükseklerden, sanki düşecek de, bir tereddüt dolanmış eylemine; hisler arası garîb bir karışıklık. Bil ki Şiraze; benimkisi, çok yerde yapılmış bir tek yanlışlık. Cihangir’de çeşme başında bir andı ne ben sultân idim, ne o pâdişahtı görüntü tamdı, sanki tamamdı... lâkin; anlıktı ara ara dırahşan bir tutumla yaklaşıyorum bozkırlarıma, insan sevmeyi de öğrenebiliyor nefret büyütmekten artık vazgeçip. eninde sonunda Şiraze, insan değer biçemiyor tüm kaybettiklerine sagîr kebîr ayırmaksızın. sonsuzca bir elemin içine düşmemek için bu yüzden, ağırbaşlı bir eğilim eşliğinde, ayrılık ağıtlarına hiç bulaşmadan ve yormadan bedenimi ve gözyaşını salıvermeden, biraz durgun ve biraz soğuk belki, törensel edâmı takınıp toprağa vermeliyim atîk olanı. Gelecekseniz söyleyin, gideyim. Gelmeyecekseniz söyleyin, beklemeyeyim. uzun cümleler kurmak geçiyor içimden Şiraze, noktalı virgülle bolca süslenmiş; okuduğumda bir türlü sonuna varamayacağım. sonra alabildiğine saydam şekiller çizip “evim” diye onlara yerleşmek istiyorum önüne geçemediği bir arzuyla; bir kenarında çam, diğer yanında selviler boylanan. duvarlarında derin çatlaklar, basamaklarında tamiri güç kırıklar, ahşap kirişlerinde her rüzgârda garip çatırtılar... şimdi de aynı neşeyi ulaştırsa ve eskimese zaman ve eskimese hiçbir mekân ve eskimese ne varsa yaşanan. sonsuzluğun kapısında durup beklemekteyim Şiraze, yanımda hiçkimse; ama bir yığın yaşanmışlık; çuvallar dolusu, bohçalar dolusu, sandıklar dolusu; say ki çıfıt çarşısı: kimi uçurum boylarında açan çiçekler; adını “sen” koyduğum, rengini mora vurduğum, kokusunu “esans” diye sana sunduğum. kimi teyzem kadar karîb, kimi annem kadar baîd; bir beyaz kurdelem olsa saçıma bağlayacağım, düşmeyecek o vakit zülüf küçük kahve gözlerime ve benim satırlarım okunacak o kara lekede; ufak ufak. kimi tasalı günlerin artığı, kimi en sorumsuzluğun mihmandarı... yanlı yansız, hatta çoğu zaman yakışıksız, kırık ve bana tanık. kimi gölgeli, kimi bana çokça öfkeli ve hatta kiminde özenli kenar süsleri... ......................... biliyorum bu tükeniş mi, çırpınış mı, çabalayış mı; mücâdele, muhârebe, mukatele ben yaşadıkça Şiraze, bitmeyecek... Ş İ R A Z E |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:39. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.