![]() |
Tasavvufun Dindeki Yeri
Din üç sac ayağı üzerine oturur: İman, İslam, ihsan. Tasavvuf ihsan
boyutundandır. Yani ihsan, sen Allah’ı görmüyorsan da O’nun seni gördüğünü bilmendir. Hatta sadece bilgi değil öyle davranmandır ihsan. Tasavvuf işte bu ihsanın müesseseleşmiş şeklidir. Ama bugünkü fotoğrafına bakıldığı zaman tasavvuf, sanki çok daha başka bir şeymiş gibi algılanıyor. Dinden farklı hatta din dışı bir öğe olarak görülüyor ve kimi çevreler tarafından din dairesi dışına itiliyor. Din adeta bir süt gibidir. Sütten tereyağı, peynir, çökelek, yoğurt, ayran vs. yapılır. Akıllı kimse ihtiyaçlar doğrultusunda hareket eder. Evde tereyağı varsa, sütten bir daha tereyağı çıkartmaz. Peynir yoksa peynir yapar; yoğurt yoksa yoğurt. Şunu da asla göz ardı etmez: Sütte bu mamullerin hepsi mündemiçtir ve bu mamullerin hepsi süttendir. Tasavvuf sütten yağı çıkarandır, fıkıh sütten peyniri çıkarandır şeklinde kesin bir ayrım yapmamız bile bu noktada uygun değildir. Doğrusu ben bu tarz tasniflere ve bu tasniflere ait kat’i sınırların varlığına da inanmıyorum. Çünkü tarikatsız şeriat, şeriatsız tarikat, hakikatsiz marifet, marifetsiz şeriat vd. olmaz. Bunları, birer durak olarak bile tasavvur edemeyiz. Çünkü bir duraktan başka bir durağa geçtiğimiz zaman evvelki durakla alakamız kesilir. Tasavvufa geçince şeriatla alakamız kesiliyor mu? Hakikat makamını elde ettiğimiz zaman, tarikatla, şeriatla alakamız kesiliyor mu? Kutb olsak, abd-i has makamına gelsek şeriattan yine vazgeçemeyiz. Bakınız Aleyhi’s-sâlâtü ve’s-selâm Efendimize, tek zirve, namaz kılarken ayakları şişiyordu. Ömrü boyunca şeriattan ayrılmamıştı. Bu tasnifleri biz, aynı yapı içerisinde seviye kat etmek, yükselmek, kendi içinde büyümek olarak değerlendirebiliriz. Hepsi birbirinin içinde ele alınmalıdır. Hülasa; varlık dairesinde her şey birdir. Şu halde din dairesi içinde tasavvuf geleneğine ne zaman ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır? Bu konuda, “Efendim bunlar tarihte sonradan ortaya çıkmıştır.” “Tarikatler Hicrî V. yüzyılda kurulmuştur.” gibi genel yargılar içeren söylemleri ben kabul etmiyorum. İlk mürşid Hz. Allah, ilk mürid Hz. Âdem’dir. Tasavvufta müridin manevî yola ilk adımı mürşide biatle ve mürşidin müride esmâ telkini ile olur. İlk esma telkin edilen kimse ise tarihte Hz. Âdem’dir. Bunun benzeri bir diğer yanlış da; “Müslümanlık Hz. Muhammed’le başladı.” söylemidir. Bu yargı, Kur’an’ın zâhir ibaresiyle bile çelişiyor. Hz. İbrahim, “Ene evvelü’l-müslimîn” buyurmuyor mu? İslam da keza Hz. Âdem’le başlamıştır. Bütün peygamberler Müslüman’dır. O peygamberlere tabi olan bütün ehl-i iman da Müslüman’dır. Muhammedî şerîat ise Muhammed b. Abdullah (s.a.v.) ile başlamıştır. Muhammedî şerîat başka Müslümanlık ise daha başka bir şeydir. Hazreti Peygamber 40 yaşından evvel Müslüman değil miydi? Ne zina etmiş, ne içki içmişti. Kendisine “emin” denilmişti. Hz. Ebubekir keza. Müslümanlık Hz. Adem’le başladığı gibi dervişlikte Hz. Âdem’le başlamıştır. |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 22:17. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.