Başını bir yere bağlamak : Bir işe yerleştirmek, işsizlikten kurtarmak."Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi."
Başını boş bırakmak : Denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak."Bu çocuğun başını boş bırakma, yoksa başı belaya girecek."
Başını derde sokmak : Sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya getirilmek."Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu."
Başını dinlemek : Sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşmak."Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım"
Başını ezmek : Birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek."Zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar ihtiyaç var!"
Başını kaşımaya (kaşıyacak) vakti olmamak : Çok meşgul olmak, başka bir işi yapmaya hiç vakti olmamak."Bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok."
Başının çaresine bakmak : Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak, kendini zor durumdan kurtarmak."Benden sana fayda yok, başının çaresine baksan iyi olacak."
Başının derdine düşmek : Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı, üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak."Adamın bize aldıracağı yok, baksana başının derdine düşmüş."
Başının etini yemek : Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek."Tamam kızım, alacağız o oyuncağı, yeter başımın etini yediğin!"
Başını taştan taşa vurmak : Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak, çaresiz kalarak kahırlanmak."Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora ***ürmediği için başını taştan taşa vuruyordu."
Başını vermek : Bir ideal uğrunda kendini feda etmek, canını vermek."Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu ? "
Başını yemek : Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak."Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler."
Başı sıkışmak (sıkılmak) : Herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak."Onun görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir."
Başı tutmak : 1. Önde olmak. 2. Gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan başı ağrımak."Kesin artık şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!"
Baş koymak : Bir şey uğruna ölümü göze almak."Çekil önümden ben bu yola baş koydum."
Baş köşe : Saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer."Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır."
Baş sallamak : 1. Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek."Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam."
Baş tacı etmek : Değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek."Babalarını baş tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama."
Baştan aşağı : Tamamiyle, hepsi, bütünüyle."Evi baştan aşağı boyadılar."
Baştan kara gitmek : Sonunu düşünmeyerek, hatta sonucun kötü olduğunu bildiği halde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felakete doğru gitmek."Bu baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin."
Baştan savma : Üstün körü, özen gösterilmeden, gelişi güzel."Yaptığın işin tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık."
Baş üstünde yeri var : "Sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır." anlamında kullanılır."Durmasın gelsin, baş üstünde yeri var."
Baş vermek : 1. inandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2. Belirmek, kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması."Ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı."
Baş vurmak : 1. Müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye danışmak."Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim."
Baş yemek : 1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3. Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak."Adamın başını sebepsiz yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak."
Battı balık yan gider : "işlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa olsun" anlamında kullanılır."Aldırma, üzülme artık, battı balık yan gider."
Bayrak açmak : 1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek."Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar."
Bayram etmek : Çok sevinmek."Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti."
Bela aramak : Kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak."Bırak sövmeyi, bela mı arıyorsun başına ? "
Belasını bulmak : Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak ettiği cezayı görmek."Adam nihayet belasını buldu."
Belayı satın almak : Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne çekmek."Köylülerle biraz daha uğraşırsak belayı satın alacağız, haydi gidelim buradan."
Bel bağlamak : Güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak, inanıp arkasından gitmek."insanoğluna bel bağlanılmaz."
Beli bükülmek : 1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek."iflas eden şu genç adamın bir yılda beli büküldü."
Belini doğrultmak : Kötüye giden durumunu yeniden düzeltmek, güçlenmek, kaybettiği itibarını ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak."Adam kısa zamanda belini doğrulttu."
Belini kırmak : 1. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. Bir işin en güç tarafını yapmak."Tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini kırmış sayılırız, artık gerisi kolay olacaktır."
Bel vermek : (Dik şeylerin) dışarıya doğru, (yatay şeylerin de) aşağıya doğru kamburlaşmak."Yeni ördüğümüz duvar bel verdi."
Ben hancı, sen yolcu (oldukça) : "Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin bana işin düşer" ya da "Nasıl olsa yine karşılaşacağız" anlamında kullanılır."Demek şu küçük paketi ***ürmüyorsun, öyle olsun, ben hancı sen yolcu, bugünün yarını da vardır."
Benlik davası : Önde görünmek, her şeyde söz sahibi olmak, her şeyi kendi düşüncesine uydurmak, hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu."Benlik davası güden insanlar bir yere varamazlar."
Benzi atmak : Bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak."Askerleri karşısında görünce benzi attı."
Bereket versin : 1. "Allah size bol kazanç versin" anlamında iyi dilek sözü. 2. Çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır)."Bereket versin ki ona bir şey olmamış."
Beş aşağı beş yukarı : Çok az fark olarak, kararlaştırılmak istenen sayıdan, ölçüden bir miktar az veya çok olarak."Beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk."
Bet (i) bereket (i) kalmamak : Bolluğun, verimliliğin kalmaması, sona ermesi."Yanımıza geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı."
Betine gitmek : Ayıp saymak, kötü karşılamak, kendisine yedirememek."Senin yaptığın iş adamın çok betine gitti."
Beyin yıkamak : Bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek."Batılılar ülke insanımızın beynini yıkamaya devam ediyorlar."
Beylik söz : Etkisi kalmamış, herkesin kullanageldiği söz."Bırak artık şu beylik sözleri, kimseyi etkileyemiyorsun."
Beyni bulanmak : 1. Sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak. 2. Kötü bir şey olacağını sezinleyip huzuru kaçmak."Adamların suratlarını hiç beğenmedim, beynim bulandı, haydi gidelim buradan."
Beyninden vurulmuşa dönmek : Umulmadık, beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa düşmek, düşünce yeteneğini yitirir gibi olmak."Adamı karşısında görünce beyninden vurulmuşa döndü."
Beynine girmek : 1. Akla uygun gelmek. 2. Bir kimseyi türlü yollara baş vurarak bir şey yapmaya inandırmak, kandırmak. 3. Ezberlemek, aklında tutmak."Ne kadar okursam okuyayım beynime girmiyor."
Bıçak kemiğe dayanmak : Çekilen sıkıntı artık katlanamayacak bir hal almak."Bıçak kemiğe dayandı, artık bu yerde duramam."
Bıyığı terlemek : Bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak."Bıyığı terlemiş gençlerin eline bakamam gayri."
Bıyık altından gülmek : Birinin içine düştüğü duruma belli etmeden gülmek, sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, içinden onunla alay etmek."Ayşe`nin kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı."
Bildiğini okumak : Kim ne derse desin, istediği gibi davranmak."Bildiğini okumaya devam edersen, sonunda zarar görmen muhakkak olacak."
Bile bile lades : Bile bile aldınmış görünme, öyle gerektiği için kötü bir durumu kabullenme."Ağaçları kesmesine bile bile lades dedim."
Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için dil dökmek, birçok sebep ileri sürmek, aldatıcı sözler sarf etmek."O evi almamam için bin dereden su getirdiler."
Bindiği dalı kesmek : Kendisi için gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek."Geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma, yoksa bindiğin dalı kesmiş olursun."
Bir atımlık barutu olmak (veya kalmak) : 1. Bir konuda yapacağı çok az şeyi olmak. 2. Dayanacak pek az gücü kalmak."Bir atımlık barutu kalmış, hala ben yaparım o işi diyor."
Bir ayağı çukurda olmak : Çok yaşlanmış olmak, yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak."Dedemin bir ayağı çukurda, onu üzmeyin artık."
Bir ayak önce (evvel) : Çok çabuk, bir an önce, ivedi olarak."Bu iş, bir ayak önce yapılacak bir iştir."
Bir baltaya sap olmak : Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak."Şu yaşa geldin ama bir baltaya sap olamadın gitti."
Bir bardak suda fırtına koparmak : Çok basit, küçük, önemsiz bir şeyi büyütüp içinden zor çıkılır bir olay haline getirmek."Bir bardak suda fırtına koparmayı bırak artık, mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!"
Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak."Çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler."
Birbirine girmek : 1. Aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek, çarpışmak, saldırmak. 2. Bir kaza sonucu araçların birbirine çarpması."Su yüzünden sokak sakinleri birbirine girdi."
Bir çuval inciri berbat etmek : iyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak."Eline çekici alır almaz çiviye vurdu, çivi tahtayı yarıp geçti, bir çuval inciri berbat ettiğini o zaman anladı."
Bir dalda durmamak : Sık sık düşünce, iş ya da tutum değiştirmek."Bir dalda dursaydı başına bu iş gelmeyecekti."
Bir damla : 1. Çok az, pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. Çok küçük (çocuklar için söylenir)."Bir damla su kaldı, ne yapacağız su gelmezse."
Bir dediği iki olmamak : Her istediği hemen yapılmak, yerine getirilmek."O, bir dediği iki olsun istemiyordu."
Bir deri bir kemik kalmak : Çok zayıflamak, kilo kaybına uğramak."Zavallı çocuk, bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı."
Bir dikili ağacı olmamak : Malı, mülkü veya evi olmamak."Şu dünyada bir dikili ağacımız olmayacak bu gidişle."
Bire bin katmak : Olduğundan çok göstermek, abartmak."Bire bin katarak anlatmaya bayılır."
Bire bir gelmek : Etkisini hemen ve kesin olarak göstermek."Verdiğin ilaç diş ağrıma bire bir geldi."
Bir eli yağda, bir eli balda (olmak) : Bolluk, varlık, rahat ve huzur içinde olmak."Bir eli yağda, bir eli balda, daha ne istiyor ki ? "
Bir elle verdiğini öbür elle almak : Bir kimseye yaptığı iyiliği, yararı, başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek."Bir eliyle verip öbür eliyle aldığını çok zaman sonra anladım."
Bir gömlek aşağı : Bir derece daha düşük."Sizin ürettiğiniz fındık, bizimkinden bir gömlek daha aşağıdadır."
Bir hal olmak : 1. Bir şeyi çok yapa yapa usanmak, yorulmak, fenalık gelmek, bezmek. 2. Daha önce görülmeyen davranışlar içinde olmak, huyu değişmek. 3. Kazaya uğramış olmak."Gecikti, başına bir hal mi geldi acaba ? "
Bir hoşluğu olmak : Rahatsız, neşesiz olmak."O şiddetli kazayı görünce bir hoş oldum."