Hz. Fâtıma, ilk îman edenlerdendi. Îmanının kuvvetini, daha küçük yaşlarında azgın müşriklere de göstermişti. Abdullah bin Mes’ud (ra) şöyle anlatmıştır: “Allah Rasûlü (sav) bir gün Harem-i Şerîf’te (Kâbe’nin Rükn-i Yemânî kısmında) namaz kılmaktaydı. Arkadaşları ile beraber oradan geçen Ebû Cehil dedi ki: “-Hanginiz filan kabilenin ölmüş olan devesinin döl yatağını alıp Muhammed (sav) secdedeyken O’nun sırtına koyabilir?” Müşriklerden habîs Ukbe bin Ebî Muayt ayağa kalktı ve pis bağırsağı getirip secdede olan Peygamber Efendimiz (sav)’in mübarek omuzlarının üzerine bıraktı. Efendimiz, işkembenin ağırlığından âdeta başını kaldıramıyordu. Müşrikler ise, sevinçlerinden katıla katıla gülüyorlardı.” Abdullah bin Mes’ud (ra) anlatmaya şöyle devam ediyor: “-Ben kendi kendime, «Âh eğer Mekke’de benim kavim ve kabilem bulunsaydı, onların himayelerine güvenerek gücüm yettiğince şu işi yapanlara gününü gösterseydim!” demiştim. Bu olanları gören birisi, hemen Peygamber Efendimizin evine gidip her şeyi anlattı. Hz. Fâtıma-i Zehrâ koşarak Kâbe’ye geldi ve Kâinât’ın en şerefli insanı, biricik Peygamber babasının sırtındaki pislikleri temizledi. Bütün masumiyeti ve cesaretiyle bunu yapan kimselere haykırarak bedduâ etti. Bu küçücük bedenden yükselen zirveleşmiş îman karşısında, habîs müşrikler susup kaldılar. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, “Ağlama kızım, Allah dinini tamamlayacaktır.” diye onu teselli ediyordu. Akraba asabiyetinin bile yetmediği bir korku karşısında, Hz. Fâtıma mertti, yiğitti. O, Allah ve Rasulü’nü her şeyden üstün tutuyor ve onları, her şeyden çok seviyordu. Bu sebeple Hz. Fatıma’ya “Ümm-i Ebîha: Babanın Annesi” adı verildi.