Ah şu hayat!
Ah şu yıllar!

Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok. Yılların ise nasıl geçeceğinden habersiz her gelecek yılın bir öncekinden iyi geçmesini temenni ederek bekliyoruz;
Ve bu böyle devam ediyor...
Her gelen yıl ya bir öncekinin tekrarı gibi ya da keşkelerle dolu...

Son 10 yılıma baktığımda ne çabuk geçmiş bunca sene diyorum. Her yıla acı, tatlı bir çok şey sığdırmışım.

Ve bir çoğumuz da benzer şeyler yaşıyoruz. Bazen iyi bazen kötü geçip gidiyor yıllarımız. Neler gördük, neler görüyoruz ve neler göreceğiz daha...

Üniversitedeyken trajikomik bir anımız olmuştu arkadaşımla. Koştura koştura Eminönü/Kadıköy vapuruna yetişmeye çalışıyorduk. Tabi koştura koştura dediysem hızlı adımlarla ve sohbet eşliğinde. Sohbetimizin detaylarını hatırlamıyorum ama tek hatırladığım ve halen daha arkadaşımla bir araya geldiğimizde yad ettiğimiz konuşma ve akabinde yaşadıklarımız aynen şöyleydi:

Hiç bir anımızın garantisi olmadığından ve 5 saniye sonra ya da bir dakika sonra kimbilir neler yaşayabileceğimizi konuşuyorduk. Daha doğrusu bu cümleleri sarfeden bendim arkadaşımda aynı şekilde karşılık veriyordu. Sonra biz Eminönünden Kadıköy'e geçtik eve gitmek üzere. (Avrupa yakasından Anadolu yakasına.)
Tabi yine aynı koşturmacayla farkında olmadan yanlış otobüse binmişiz. Farkına vardığımızda Boğaziçi köprüsünde bulmuştuk kendimizi. Avrupa yakasına geri dönüyormuşuz haberimiz yok. Farkına vardığımızda çok geçti ve hayatımda en çok güldüğüm karnıma ağrıların girdiği anlardan biriydi. Keza arkadaşımın da öyle. Aklımıza gelen tek şey ise vapura binmeden önce yaptığımız konuşmaydı.
Sanki o konuşmayla gerçekten 5 dakika sonra ne yaşayacağımızın belirsiz olduğunu ispatlamıştık kendimize.

Ve sonrasında hayatım hep bunun bilincinde olarak geçti. Gerçi öncesinde de öyleydi ama yine de insan bir şeyler öğreniyordu.

Ben İstanbul'u severdim. Çünkü sevdiklerim, anılarım oradaydı. Acı tatlı bir çok anım, çocukluğum, gençliğim, üniversite hayatım hepsi oradaydı. 2015 yılında her şeyi orada bırakmıştım. Son taşınmadan önce ki gün aklıma bu şarkı gelmişti.

Dönülmez akşamın ufkundayız... Ve az önce bir fotoğraf karesi o akşamı ve bu şarkıyı hatırlattı bana.


Şimdi ise o taşınmak istemediğim şehir artık bir yabancı olmuştu. Çünkü içindekiler artık bir yabancıydı benim için.

Bazen insan nereden nereye diyor. Dostun düşmanın, düşmanın dost olabiliyor. En sevdiklerin canını yakarken, hiç beklemediğin hatta bir zamanlar haz etmediğin insanları daha sever hale gelebiliyorsun.

Öğrendim diyorsun ama daha hiçbir şey öğrenmediğinin farkına varıyorsun. Çünkü hayat bilinmezliklerle dolu. Ve o bilinmezlikler her yıl bir şey öğretiyor bize. Ve en sevdiğim ve bazen insanlara verdiğim cevap şu oluyor: "Hayatta tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğim"

Şu virüsü hiç konuşmak istemiyorum bile. Şimdiye kadar herkesin telaşları ayrı ayrıyken, şu an dünyanın tek sorunu ve tek bilinmezliği bu virüs...

Hayat böyle bir şey işte. Bazen tekil, bazen çoğul... Her yıl bir şey öğrenerek yada bir şeyleri feda ederek tüketiyoruz ömrümüzü...