İnsan kendini bile isteye üzer mi?
Bilerek sürükler mi kendini dibe...
Kendime acı çektirmekten elbette keyif almıyorum.
Ama bazen bunu yaptıktan sonra gelen mutluluk var ya...
Anlatılmaz!

Yağmur sonrası açan gökkuşağı gibi...
Yoksa kesinlikle mazoşist değilim.
Buna melankoliklik diyelim...
Hüznü seviyorum. Mutlu olmak adına!

Ben kuşları çok severim, tüm hayvanlardan daha fazla.
Ama onlara olan sevgim, kuşun özgürlüğünden mi?
Yüksekte uçuyor olmasından mı?
Kesinlikle hayır...
Biz nasıl bu dünyadan, halimizden zaman zaman şikayetçiysek,
Onlar çok mu memnun, her gün korkuyla, canı ağızda yaşamak!
Özgürlüğün aşığı oldukları kadar, özgürlüğün tutsağılar...

Ben kuşların ürkekliğini, naifliğini, o küçücük kalplerinde ki korkuya rağmen fırtınalarda ayakta kalma çabalarını seviyorum...
Kardelen çiçekleri gibi...
Kardelen çiçeğinin hikayesini okuyanlar bilirler.

Yoksa yüksekleri hiç sevmem.
Yükseklik korkum belki de, fiili olarak yüksekten düşme korkusundan gelmiyordur.
Çok mutlu olup, o mutluluğun zirvesinden düşme korkusu bu.

Ben liderliği, yöneticiliği ve bu gibi vasıfları da sevmedim hiç,
Olmak da istemedim.
Yüksekler insanın nefesini keser, boğar...
Yolunu kaybettirir.
Bazen yerde oturmayı çok severim...
Çünkü yerdeyken düşemezsin,
Yerdeyken nefesin kesilmez,
Dipte olmak bu yüzden iyi gelir hep.
Sakinliği,
O huzuru başka seversin.

Hani derler ya; "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" diye.
Bu yüzden değişen şartları, beni ürküten ve önümü göremediğim yenilik ve değişimleri sevemiyorum...
Her şey sanki çok normal görünür ama hissedersin olağandışı gelişen durumların çok da normal olmadığını...

Tebdil-i mekanı bilmem de, çok yüksekten uçmaktansa, olduğum durumda kalmak hep iyi gelmiştir...
Alçaktan uçmak herkesi mutlu etmez ama bana tarifsiz bir huzur veriyor.

Adrenalin tutkunlarının yüksekte nefeslerini kesercesine yaptıkları bile başımı döndürmeye yetiyor.
Büyük cesaret!
Ama bu benim cesaretsizliğimden değil...
Adrenalini, kalbimin yerinden sökülüyormuş olma hissini sevmiyorum.
Kalbimde ki o heyecan sadece Aşk'a ait.

Aşk bile insanı zaman zaman korkutmuyor mu?
Aşkın o zirvesinde yaşadığınız mutluluk, oradan düşme hissine bırakmıyor mu yerini?
Ya şöyle olursa, ya böyle olursa diye içinizi hüzün sarmıyor mu hiç...
Ya bir rüyaysa ve rüyanın baş kahramanı o rüyadan ayrılırsa, o rüya son bulursa?

Sanırım bu hayatta en çok ölmekten korkmadım ben...
Üzülmekten hep çok korkardım, dibine kadar üzüldüğüm zamanlar oldu.
Yalnızlıktan korktum, dibine kadar yalnız kaldım.
Neyden korksam, onu yaşadım...

Belki de bir gün mutlaka öleceğimizi bildiğimden, korkutmuyor beni...
Nereye gideceğimizin çok da bir önemi yok benim için...
Dünyaya bir iz bırakamasam da,
İnsanca yaşadım diyebiliyor musun? Kötülere, kötülüklere inat!
İşte bunun içimde bıraktığı huzurla ölecek olmak niye korkutsun ki beni?

Kormamam insanlara tuhaf geliyor... Âmelinin ne kadar iyi olduğunu nereden biliyorsun diye düşünüyorlar... Âmelimi bilemem ameli sağlam olduğunu düşünenlerin insanlığını gördükçe, âmelim varmış yokmuş düşünemiyorum...

Sen git canavarlaş, sonra beş vakit namaz kıl, hacca git, kurban kes. Amelim sağlam de.
İnsanlıktan sıfır aldığının farkında olmadan...

Bu yüzden yükseklerden uçmayı,
Her şeyi en iyi ben bilirim edalarını,
Yüksek dağları ben yarattım egolarını,
Şaşayı, gösterişleri, şovları, oyunları...
Kalpleri, bencilliğe ve kine sevk edecek ne varsa sevemiyorum!

Bu yüzden ben bu dünyada bir HİÇ olma hissine daha çok tutunuyorum...
Varsın herkes, her şeyi bildiğini sansın,
Bilgi öyle sonsuz ki,
Kimse hiçbir şey bilmiyor aslında...
İnsan yüzyıllarda yaşasa, daha öğrenecek çok şey yok mu?
Bir kere öğrendiklerimiz? Doğruluğundan ne kadar eminiz?
Hiç doğru bildiğim dedikleriniz, bir gün yanlışa dönmedi mi?

Belki insanları hep kendimden daha çok sevdim.
Belki kendime daha az değer verdim. Öz güvensizlikten mi?
Değil...
Öz güven dediğinin fazlası ego değil mi?
Bu yüzden en güzeli hiçlik, yokluk, had bilmek...
Ve herkes birbirinden üstün olmaya çalışırken, ben bu iddiasızlığın huzurunu seviyorum...

Zeze / 07.04.2021