Savaş, 1 Nisan 1942’de, İstanbul Fatih’te, Hacer Hanım ve Temel Bey’in çocukları olarak dünyaya geldiğinde, ailesi, ona “Halil Savaş” adını verdi. Sanatçılık hamuruna doğuştan eklenmişti, açığa çıkması için zamana ihtiyaç vardı.
Savaş’ın eğitim – öğretim hayatı Koca Ragıp Paşa İlkokulu’nda başladı. Tamamladığında ise, İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydoldu. İşte tiyatroya da iyiden iyiye lise sıralarında merak sardı. İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde eğitim almaya başladı. Sanatı sadece tiyatroyla tatmakla yetinmedi. Amatör olarak karikatür çizimlerine de başladı. Ama böyle olmaz mıydı zaten? Sanatın bir dalına tutunmaya gör, bak nasıl da ardı arkası geliyordu. Amatörlük yakında profesyonelliğe de dönüşecekti elbet. İlk kez İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneye çıktığında da hissetmişti; Savaş, tiyatrocu oluyordu…

(Soldan sağa: Müjdat Gezen, Yaman Tüzcet, Savaş Dinçel)
Müjdat Gezen ile dostlukları
Savaş ve Müjdat ilk kez bir oyunda karşılaştılar. Sonra konservatuara da birlikte girdiler. Sonra Şehir Tiyatrosu’na, oradan özel tiyatroya… Her zaman, her yerde birliktelerdi. Arkadaşlıkları sağlam bir şekilde ilerlemiş, arkadaşlıktan, meslektaşlıktan çok kardeşliğe doğru yol almıştı.
Yıllar sonra bir gün, Savaş bu dünyadan göçüp gittiğinde, Müjdat Gezen bir röportajında dostluklarının sırrı sorulduğunda şöyle diyecekti: “Bir dostluk çıkar ilişkilerine değil de yardımlaşmaya, sevgi ve saygıya dayanıyorsa, bir ömür ayakta durabilir”.
Evet, güzel bir dostluktu onlarınki, her şeyi, her mekanı paylaşmışlardı; cezaevini bile…
1978’de “Çizgilerle Nazım Hikmet” adını verdikleri kitabı Müjdat Gezen yazdı, Savaş Dinçel resimlemişti. İki sene sonra 1980 Askeri Darbesi döneminde sıkıyönetim ilan edildiğinde İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırıldı. Müjdat Gezen ile birlikte komünizm propagandası yapmakla suçlanıyorlardı. Birlikte hazırladıkları kitaptan mütevellit, dönemin ünlü 141. ve 159. Maddeleri üzerinden haklarında dava açılan iki arkadaş, 4 Haziran 1983’te, İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne elleri birbirlerine zincirli olarak getirildiler. Hiç ayrıları gayrıları yoktu, yine olmamıştı.
İki arkadaş komünizm propagandası yapmak ve hükumetin manevi şahsiyetini tahkir etmek iddiaları ile 21 yıla kadar hapis istemiyle yargılandı. Yargılanma sürecini tamamlayan ikili, bir süre tutuklu kaldıktan sonra beraat etti.
Zor zamanları paylaşmak mı daha değerli kılıyordu bir dostluğun kıvılcımını, yoksa her taşın yerinde ağarışı mı buna sebepti, ki belki de her şey, Savaş ve Müjdat, ömürlük dost olmuşlardı…
Karikatüristlik zamanları
Darbe dönemi bir şekilde geçmişti. Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırılmıştı. Savaş da bu dönemden sonra “Güldürü Eğitim Merkezi”nde karikatürist olarak çalışmaya başladı. Daha sonra bir süre de “Günaydın” gazetesinde karikatüristlik yaptı. Burada “Tonton” adlı karikatür bantlarını hazırlıyordu.
Danıştay, mesleğe iade kararını onadı ve Savaş, Şehir Tiyatroları’na nihayet geri döndü. Hep, şu uzaklaştırıldığı dönem hariç, hep Şehir Tiyatroları’nda oyuncu ve yönetmen olarak bulunacaktı. Oğlu Barış’ın çok zaman sonra belirteceği gibi, “1402” sayılı sıkıyönetim yasası, onun aynı zamanda her zaman bankamatik şifresi oldu. Tiyatrodan hiç, ama hiç uzaklaşamamıştı ki…
Ama karikatürden de uzak kalamazdı. Yan uğraşı olarak çizim ve afiş işleri de hep oldu. Karikatür işinde de epey ilerlemişti. İki karikatür sergisi açtı. Bunun dışında bir de “Çizgilerle Nazım Hikmet” adında bir çizgi roman hazırladı.
Tiyatro çalışmaları
Savaş, Münir Özkul ile de çalıştı. Ayrıca Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Gen-Ar Tiyatrosu’nda da yer etti. Müjdat Gezen ile dostlukları, Gezen’in kurduğu “Müjdat Gezen Sanat Merkezi” (MSM) ile taçlandı. Kurulduğu günden itibaren burada öğretim üyesi olarak görevliydi. Bundan başka bir de bir süre Kadir Has Üniversitesi Konservatuarı’nda, “Sahne Tatbikatu” derslerini yürüttü.
Savaş, özellikle İsmet İnönü’ye olan benzerliği ile çok dikkat çekiyordu. Birçok oyunda sık sık İnönü’yü canlandırdı. Ayrıca bu benzerlik Ziya Öztan’ın da dikkatinden kaçmadı ve yönetmen koltuğuna oturduğu “Kurtuluş ve Cumhuriyet” filmleri için Savaş, “İnönü” olarak kamera karşısındaydı…
aba, büyüksün!
Bu repliği hatırladınız mı? Evet, 2002’de hepimizi ekranlara kilitleyen o dizi başladı; Ekmek Teknesi. Muhtemelen ülkece de onu işte asıl bu dizi ile tanıdık. Aslında çok daha öncesinde, "Bizimkiler"de de yer almıştı. Ama bu başkaydı. Savaş Dinçel, canlandırdığı “Nusret Baba” karakteriyle her eve lazım hissiyatını yaşatıyordu hepimize. Kışın kestane, yazın soğuk karpuzlar eşliğinde izlenirdi. Her karakter ayrı güzeldi belki, ama Nusret Baba bir başkaydı. O, mahallenin her derdine derman olmakla kalmıyor, mahallelinin akıl danıştığı bir karakterdi. İçinizde babacan yanını babasıyla özdeşleştirmeyen var mı?
Hepimizin gönlünde edindiği o özel yerle hepimiz katılırız değil mi o repliğe: Baba, büyüksün!
Savaş Dinçel öldü
Ekmek Teknesi’nden sonra iyiden iyiye kendine bağlamıştı. Ardından “Sessiz Gemiler” geldi. Çok sevince erken gidenlerden olacaktı. Ekim ayıydı; dizinin çekimi sırasında rahatsızlandı. Göğüs aort anevrizması teşhisiyle ameliyat oldu.
Dinçel, çok fazla sigara içiyordu. Ameliyattan sonra sigara içmeyeceğine dair de söz vermişti; ama bırakamamıştı.
20 Aralık 2007 akşamıydı; Savaş Dinçel eşi ile kadim dostu Müjdat Gezenin evine konuktu. Onlar maç izlerken, eşleri de yemek hazırlıyordu. Ne olduysa o anda oldu ve Savaş Dinçel birden yere yığıldı. “Ölüyorum” diyordu. Hemen ambulans geldi ve hastaneye ulaştılar. Ancak çok geçti, hastanede tedavi altına alınan Savaş Dinçel, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı. Doktoru Prof. Dr. Bingür Sönmez, ölüm sebebini, “kardiak arrest” olarak açıklandı. Rahatsızlığı ile herhangi bir ilgisi yoktu. Aslında sebebinin pek de önemi yoktu. Onun artık hayatta olmayışının herhangi bir sebebe bağlanışı onu geri getirip de bir güzel dizi daha çektirtemeyecekti sonuçta…
Yanına ilk koşan isimlerden biri elbette Müjdat Gezen oldu. Ömürlük dostu, ömrünü noktalamıştı işte. “Kardeşim” dediği dostunun ölümünden sonra verdiği bir röportajda şöyle dile getirecekti dostluklarının sonsuza dek yaşayacağını: "Benim açtığım Savaş Dinçel Sahnesi, perdelerini hiç kapatmayacak ve sonsuza kadar devam edecek".
Savaş Dinçel’in cansız bedeni, 21 Aralık 2007’de, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi…
Yarım kalanlar
Her an ölüm için erken, her yaş. Bir şeyler ne kadar tamamlamaya çalışsak da hep yarım kalacak. Savaş Dinçel’in yarım kalanlarından biri de son filmi oldu. Aslında yarım kalmak değil de, o tamamlanmış haline yetişemedi diyelim. Bir ressamı canlandırdığı, çekimleri iki yıl süren “Suluboya” filmine yetişemedi. Bu film, Türkiye'nin ilk dijital filmi olması yönünden ayrı bir değerdeydi.
Aslında o, çok sevdiği mesleğini canı pahasına devam ettirmeyi seçmişti. Doktoru ameliyatından sonra çalışmaya devam etmemesini önerse de, o oyunculuktan vazgeçemedi…