Sene 1947, Paris 'te soğuk bir gün ... Ocak ayının 12'si Paris'i ikiye bölen Sen nehri kıyısında sisli bir sabah...
Siyah ve kalın muşambasına bürünmüş bir Fransız polisi Sen nehrine bakarken kıyıda bir karaltı görüyor. Bu bir insan cesedini andırıyor. Polis endişeli bir yüzle ve hızlı adımlarla kıyıya iniyor. Evet yanılmamıştır. Bu bir erkek cesedi... Yüzüne dikkatle bakıyor. Ne kadar da genç... "Nasıl da kıymış canına? "diye düşünüyor.
Siyah bıyıkları, geniş alnı, açık ve çekik gözleriyle ilk bakışta bunun bir Fransız olmadığını anlıyor. Cesedin ceplerini karıştırıyorlar. Hüviyetini tesbit edecekler. Polisler bütün ceplerini karıştırıyorlar, bir mendil bile yok!. Nihayet yakanın sol tarafındaki mendil cebinden bir kağıt çıkıyor. Şimdi bütün gözler bu kağıt üzerinde toplanıyor. Latin harfleriyle yazılmış düzgün bir el yazısı...
Altında bir isim: Buğra Alpgiray.
Polis bu ismi birkaç defa tekrarlıyor:"Buğra Alpgiray" ismi acaba hangi millete ait olabilir?
O gün öğleden sonra anlaşılıyor ki, bu bir Türk ismidir. Daha sonra da anlaşılıyor ki, Buğra Alpgiray yurdu istilaya uğramış ve oradan kaçarak Paris'e göçmüş bir Kırım Türk'üdür. Kim ve ne olduğu bilinmeyen Buğra Alpgiray'ın altında imzası bulunan kağıtta ise şunlar yazılı bulunuyor.


PARİS AKŞAMLARI
Bu kent her şeyiyle bana yabancı,
Caddeler, binalar, bütün insanlar...
Öyle hasretim ki ezan sesine
Ararım çevremde minare, cami...
Lakin, takılırım çan kulesine
Her semtin muhteşem kilisesine
Yad el elemleri sarar içimi.
Gözlerim daima engine dalar
İsterim ki her an anayurdumda
Dağlar dumanlı, yaslı Kırım'da,
Duvarında mavzer ve Kur'an olan
Ata ocağında bizim konakta
Bir bakır sinili sofra başında
İftar beklenilsin dua edilsin
Ve sessiz sedasız yemek yenilsin
Sonra şadırvanda abdest alınıp
Hep birlikte teraviye gidilsin...
Uzaklarda yurdum, burdan çok uzak
Her mevsim güneşli masmavi göklü,
Camili, kubbeli, kümbetli,köşklü,
Ozanlı, garipli,kervansaraylı,
Hele insanları alplı, giraylı...
Yok haber onlardan, baba evinden
Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak
Herşey çok uzakta benden çok uzak
Uyansam her sabah ezan sesiyle,
Görsem Ayşeciği su testisiyle,
Ninemi yaşmaklı namaz kılarken
Dinlesem dedemi Kur"an okurken
Başımı huşuyla yastığa koysam
Sonra toplanıp yola koyulsam
Yahut günün şavkı vururken camdan
Heybetli sesiyle çağırsa babam.
Annem de kalk yavrum, aslanım dese
Tutup elleriyle omuzlarımdan
O müşfik haliyle sarılsa, öpse...
Her an heyecanlı, gözlerimde yaş
Dolaşırım Paris caddelerini,
Görmek ümidiyle bir Türk, bir dildaş.
Yorgun akan Sen'i, köprülerini...
Semaver kaynarken ocak başında,
Dünya Türklüğünden, Türk tarihinden
Bozkurt'tan , Turan'dan söz etse dedem
Sonra Türklük için eylese niyaz,
Gözlerinden akan yaşını görsem.
Evet yurdum uzak burdan çok uzak
Bir ferahlık yahut bir şey umarak
Düşerim yollara akşam üstleri
Hep böyle çaresiz yıllardan beri
Her zamanki gibi yorgun ve bitkin,
Artırıp yükünü hasta kalbimin...
Bir karakış vakti Sen kıyında,
Kafamın içinde Türklük ülküsü
Ruhumu kavuran özyurt hasreti
Böyle göçeceğim ebediyete.
Donmuş cesedimi bulup çöpçüler
Defnedilmek üzere götürecekler
Kimim ben ve neyim ne bilecekler

BUĞRA ALPGİRAY
Kalgay Dergisi