GEVHER NESİBE TIP MEDRESESİ VE ŞİFAHANESİ;

Eser Gevher Nesibe Hatunun vasiyeti üzerine vakıf olarak inşa edilmiş ve vakfiyesi şuanda evladı bulunmadığından dolayı Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir. Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı olarak, Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ndedir.

Gevher Nesibe Şifahanesi Vakıf eseri olması hasebiyle, bakım ve onarımları Vakıf gelirleri ile yapılmakta olup, Devlet kasasına her hangi bir ek külfet getirmemektedir.

Anadolu’da yapılmış Selçuklu Tıp Medreseleri içinde en seçkini, ayakta Kalabilen en erken tarihli olanıdır. Temel Bilimler ve uygulama hastanesi, akıl hastalıkları bölümü, ameliyathanesi, eczanesi, dershaneleri, öğrenci odaları, hasta odaları, hamamı ve diğer üniteleri ile birlikte bir bütün olarak planlanmıştır. Yapı bloğu yan yana, üstü açık avlulu, dörder eyvanlı bir medrese, bir şifahane, bir Bimarhane ve Gevher Nesibe Sultan’a ait bir türbeden oluşmaktadır.

Anadolu Selçukluları zamanında inşa edilen sağlık tesislerinin vakfiyelerine göre bu kuruluşlarda kadın-erkek, müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın eşit tıp hizmeti verilmiştir. Gevher Nesibe’de Galatasaray’da Tıbbiye-i Aliye-i Şahane (1839) açılıncaya kadar aynı anlayışla hizmete devam edilmiştir.

Gevher Nesibe, psikiyatrik tedavi açısından da, bütüncül tedavi ve bakım anlayışı ile ilk Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi hizmeti veren kurumdur. Psikiyatri hastaları Dünyanın bir çok yerinde yaşandığı gibi, genel olarak kötü muameleye maruz kalmıyorlardı. Tersine bu kişiler burada hoşgörü ve korumacı bir yaklaşım içerisinde tedavi ediliyor ve toplumdan dışlanmıyorlardı.

Bu eser, Gevher Nesibe Şifahiyesi, Kayseri Daruşşifası, Şifa-hatun Medresesi, Kayseri Maristanı, Darüş-şifa Medresesi, Çifte Medrese, Çifteler, Gıyasiye, Kayseri Tıbbiyesi gibi türlü adlarla da anılmaktadır.

SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE KAYSERİ

Selçuklular döneminde Konya Başkent olmakla birlikte, Kayseri İlim Merkezi olarak ikinci başkent gibi görülmektedir. Kayseri bu dönemlerde sosyal yaşamın, bilim ve eğitim çalışmalarının yoğun olduğu, Hükümdarın orduyu denetlediği ve buradan fetihlere çıktığı ve bu nedenle de “Dar’ül Feth”, “Dar’ül Mülk”, bazı kaynaklarda ise “Makarr-ı Ulema (Alimlerin Merkezi) ” olarak adlandırılmıştır. Kayseri Sosyal ve Kültürel öneminin dışında Anadolu’daki tarihî yolların birleştiği, ticarî ve kültürel bir merkez olarak da tanınmıştı. Çevre vilâyetlerle ilişkisi çok kolaydı.

Selçuklularda İlim hayatı, Konya başta olmak üzere Kayseri ve Sivas’da gayet canlı idi. Zamanın en önemli Darüşşifaları olan Kayseri, Sivas ve Amasya’da hem hasta tedavi ediliyor ve hem de tıp tahsili yapılıyordu. Bu üç mektepten Kayseri Şifaiyesi, Türkler’in ilk tıp fakültesidir.
Önemli bir bilim ve sanat merkezi olan Kayseri'de Selçuklu döneminde 30 kadar medresenin olduğu tahmin edilmekle birlikte 15 tanesi kadarı günümüze kadar geldiği bilinmektedir. Bu medreseler arasında Tıp Medresesi ve Şifahane olarak yapılan Gevher Nesibe Şifahanesi bu kapsamla ilk tıp merkezi olarak bilinmektedir.


Çifte Medresenin Efsanesi;

Türkiye Selçuklu Hükümdarlarından II. Kılıçarslan’ın kızı ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kız kardeşi olan Gevher Nesibe Sultan’ın adına yaptırılan bu yapı, Şifahane ve Medrese kompleksi olarak Dünya’da ki ilk örneklerindendir. Bu eşsiz güzellikte ki eserin yapılmasına vesile olan olay ise şöyle anlatılmaktadır.

'Gevher Nesibe Sultan Saray Başsipahisine gönül vermiştir. Evlenmelerine Gevher Nesibe Sultan'ın ağabeyi hükümdar l. Gıyaseddin Keyhüsrev karşı çıkmıştır. Başsipahiyi bir savaşa göndermiş ve Başsipahi orada şehit olmuştur.

Bu olay sonrasında Gevher Nesibe Sultan üzüntüsünden hasta olmuş ve o dönemde çaresi olmayan vereme yakalanmıştır. Kız kardeşinin durumunu öğrenen l. Gıyaseddin Keyhüsrev onu ölüm döşeğinde ziyaret eder. Son dileğini sorarak, özür diler.

Gevher Nesibe Hatun Gıyaseddin Keyhüsrev'den 'Ben devasız bir derde düştüm, kurtulmama imkân yok, hiç bir hekim derdime çare bulamadı, ben artık ahiret yolcusuyum, eğer dilersen benim mal varlığımla benim adıma bir şifahane (hastane) yaptır!

Bu şifahanede bir yandan dertlilere şifa verilirken, bir yandan da çaresi olmayan dertlere çare aransın. Bu şifahane ünlü hekim ve cerrah yetiştirsin. Burada kimseden bir kuruş para alınmasın. Burası benim adıma bir vakıf olsun' diye buyurmuştur.

l. Gıyaseddin Keyhüsrev kız kardeşinin hastalığına kendisinin neden olmasından büyük üzüntü duyar. Onun son isteğini yerine getirir ve 1204'de Tıp Medresesinin yapımını başlatır. Daha sonra medresenin batısına Darüşşifayı yaptırır ve 1206 yılında da hizmete açılır. Bu çift yapının 1839 yılına kadar amacına uygun bir biçimde kullanılmıştır.

YAPININ ÖZELLİKLERİ;

Çifte Medrese olarak da anılan yapı birbirine bitişik, açık avlulu iki yapıdan teşekkül eder. Medrese ve Şifahane, dikdörtgen şeklinde yan yana iki ayrı bina olarak düzenlenmiştir. Batıdaki bina bir şifahane, doğudaki tıp medresesidir. Güney cephesi üzerinde iki mekânın ayrı taç kapıları olan yapılar birbirine, yapı içerisinden kuzey yönde bulunan dar bir geçitle bağlanmaktadır. Gerek şifahane gerekse medrese bir açık avlu etrafında tertiplenen dört eyvanlı şemaya uygun olarak inşa edilmiştir. Yapının ebadı 68 metre X 42 metredir.

MEDRESE BÖLÜMÜ;

Medresenin derinliği şifahaneninkine yaklaşıktır. Ancak eni daha dar olup 27.50 metredir. Yapının güney cephesinin doğu köşesine yakın yerde taçkapı (medresenin giriş kapısı) yer almaktadır. Kapı açıklığından geçilince ortası havuzlu olan avluya geçilmektedir. Avlu üç yandan revaklarla çevrilidir. Cephe ortalarında dört eyvan bulunmaktadır.

Kümbet:

Medrese’nin doğusunda Gevher Nesibe Hatun’un kümbeti bulunmaktadır. Kümbet; iki katlı, sekizgen planlı, piramidal külah ile örtülüdür. Kümbetin Külahının hemen altında taş üzeri kabartma yazı ile Besmele ve Bakara Suresinin 255. Ayeti olan “Ayet’el Kürsi” bulunmaktadır. Tarihçiler bu Ayetin sonunda bulunan ve özellikle eklendiği belirtilen “Lâ ikrâhe fi’d din” yer almaktadır. Bu söz ile bu dârüşşifada her hangi bir din, mezhep, kadın – erkek, zengin – fakir, Müslüman – Gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın eşit muamele edildiğinin ispatı olarak belirtilmektedir.
Yapılan onarımlar sırasında bulunan kemiklerden Gevher Nesibe Hatun’un mezarının burada olduğu büyük oranda doğrulanmıştır. Evlenemeden genç yaşta vefat eden Gevher Nesibe Hatun’un bu mezarını sembolize eden küçük bir kız mezarı, Kümbetin alt kısmına yapılmıştır.

Kışlık Dershane:

Ana eyvanın sağındaki dikdörtgen şeklindeki büyük mekan kışlık dershane olarak kullanılmaktadır. Bu mekana yaklaşık 100 kişi rahatlıkla oturabilmekte ve ses akustik özelliği bulunmaktadır. Çok düşük sesle konuşulduğunda dahi odanın her köşesinden duyulabilmektedir. Yapılan restorasyon çalışmalarında ağızları deri kaplı değişik açılarda küpler bulunmuş ve bu küplerin ses akustik özelliğinin sağlanmasında kullanıldığı düşünülmektedir.

Şifahane ve Medrese Kısmı bağlantısı ve Geçiş;

Şifahane ve Medrese bölümleri arasında dilatasyon bulunmamaktadır. Ayrıca her iki yapının kuzeydeki koridorla birbirine bağlantısı orijinaldir. Bu hususlar dikkate alındığında bu yapıların iki bölüm halinde birlikte düşünülüp planlanarak inşa edildiklerini göstermektedir. Gevher Nesibe Şifahanesi ve Gıyasiye Medresesi Tıp eğitiminin ve uygulamasının bir arada yapıldığı, eğitim ve araştırma hastanesi şeklinde düşünülerek gerçekleştirildiği Dünyada ki ilk örneklerdendir.

ŞİFAHANE (HASTANE) BÖLÜMÜ;

Medrese ile Şifahaneyi bir birine bağlayan ve iki bölüm arasında geçişi sağlayan koridor vardır. Şifahane, dış ölçüleri 41 m. x 32.50 m. olan dikdörtgen biçiminde bir yapıdır.
Medresenin batı cephesine bitişik olarak yapılan şifahane güney cephede medreseden 0.75 m. kadar ileri taşmaktadır. Şifahanenin taçkapısı güney cephenin batı ucuna kaymış durumdadır. Şifahane bölümü de ortada açık avlusu ve havuzu olan, dört eyvanlı, tek katlı plana sahiptir. Dört eyvanlı plan şeması iki bölümde de uygulanan, günümüze gelen Anadolu’daki tek yapı örneğidir. Avrupa’da bu tip ikiz yapıların mimari örnekleri, 1334 yılında Floransa’da ve 1457 de Milano’da yapılmıştır.

Taç Kapı:

Şifahanenin süslemesinin taç kapıda yoğunlaştığı görülmektedir. Şifahane girişinde bulunan taç kapı gerçek bir sanat eseridir. Taç kapıya günün belirli saatlerinde dikkatli bakıldığı zaman bayan siluetine benzer bir görünüm oluşmaktadır. Gölge oyunu ile meydana gelen bu siluet Halk arasında Gevher Nesibe Hatunun silueti olduğuna inanılmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak Sayın Selen Bostan’ın bir makalesinde “cepheden bakıldığında dikey eksene göre simetrik bir çift göze, bir burna ve ağza benzetilen mukarnas hücreleriyle birlikte mukarnasın sınır çizgisi omuzlara doğru dökülen saç yada örtüyü çağrıştırmaktadır. Çağrışım halkın gözünde Darüşşifanın banisi Gevher Nesibe Sultanla özdeşleşmektedir. ” diye bahsetmektedir.

Kitabesi:

Şifahanenin taçkapısı üzerinde yer alan beyaz mermerden dikdörtgen şeklindeki 2,5 metreye 0,75 metre yüksekliğinde ki kitabesinin Türkçesi Şöyledir: “Bu Hastane, Kılıçarslan’ın kızı, iffetli Melike Gevher Nesibe‘nin vasiyeti üzerine, kardeşi Ulu Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in zamanında, 1206 yılında yapılmıştır.”
Kitabede, Melike Gevher Nesibe’nin isminin yazılmış olması, Selçukluların kadınlara ne kadar değer verildiğinin de bir göstergesidir.

Yılan Motifi:

İslamiyet’ten önceki Türkler’de, hayat ağacı motifi, dünyanın merkezi olarak kabul edilir. Dini liderin, yer altı ile gökyüzü arasındaki seyahatlerde, bu ağacı kullandığına, merdiven vazifesi yaptığına inanılırdı. Hayat Ağacı ve etrafındaki insan, aslan, ejder, yılan ve başka tılsımlı masal hayvanlarının ağacı koruduğuna inanılırmış.

Taç Kapının üst kısmında da taştan işlenmiş kemer ve etrafında karşılıklı çeşitli Selçuklu motifleri vardır. Bunlardan birisi kendi üzerine dolanmış karşılıklı iki yılanı andırmaktadır. Bu iki yılanın ortasında da on iki dilimli Selçuklu madalyonu bulunmaktadır.

İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü, İstanbul Tıp Fakültesi, Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü ve Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Rozetleri, bu Selçuklu geleneğini yansıtmakta ve karşılıklı iki yılanla temsil edilmektedir.

Bu çift yılan motiflerinin, bugünkü Türk tıbbının sembolü olarak kabulü, Selçuklu atalarımıza karşı olan vefa borcumuz olarak adlandırılmaktadır.


Aslan Motifi:

Kitabenin bulunduğu taç kapının sağ iç kısmında bir aslan motifide göze çarpmaktadır. Bu aslanın Gevher Nesibe Hatunun ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in babaları olan Sultan II. Kılıçarslan’ın anısına yapıldığı tahmin edilmektedir.

Isınması:

1980 yılında yapılan onarım sırasında toprak altından bir çok spiral yivli künkler ortaya çıkmıştır. Bu yapının şifahaneye suyu getiren ve dağıtan su tesisatı olduğu akıllara gelmektedir. Büyük bir ihtimal yakın bölgelerden çıkartılan sıcak su veya sıcak buhar buraya getirilmekte ve binanın arka kısmında bulunan yedigen kaideli bir su terazisinden geçerek, buradan binanın içerisine girmekte ve dağılmaktadır. Muhtemelen bina künklerle yerden ısıtılmaktadır. Zira yapılan kazı ve araştırmalarda yapının ve hamamın ısınmasını sağlayacak hiçbir ocak ve kazan bulunamamıştır.

Ruh Sağlığı ve Akıl Hastanesi (Bimarhane) :

Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir koridor ve koridorun iki yanına düzenlenen dokuzar küçük hücre olmak üzere toplam 18 adet oda vardır. Hücrelerden güney batı köşesinde hamam bulunmaktadır. Bu hamam o dönemde İslamiyet’in ve Türkiye Selçuklularının temizliğe ne kadar önem verdiğinin de bir kanıtıdır.
Bimarhane’de bulunan hasta odalarının eyvan kavislerinde karşılıklı ikişer delik bulunmaktadır. Bu delikler o zaman uygulanan “Musiki” veya “Telkin Tedavisi” amacıyla yapıldığı bilinmektedir.

Müzikle Tedavi:

O dönemlerde Türklerin, müzikten eğlence amaçlı olmaktan öte tedavi amaçlı yararlandığı bilinmektedir. Geçmişte bu konuda Zekeriya Er-Razi, Farabi ve İbni Sina’nın çeşitli çalışmaları bulunmaktadır.
Sözgelimi Razi, melankolik hastaların meşguliyetle tedavi edilmeleri gerektiğinden bahisle bu kişilere müzik öğretilmesini ve güzel sesle söylenen şarkıların dinlettirilmesini tavsiye etmektedir. Günümüzde de kullanılan Kanunun mucidi ve iyi bir bestekar olarak bilinen Farabi ise, müzikteki makamların insan ruhuna tesirini inceleyerek bunları cetvel halinde kitabında göstermiştir.

EĞİTİM VE ÖĞRETİM:

Medreselerde okutulan dersler çoğunlukla ihtisas kollarına göre, ihtisas için ise, fıkıh ve tıp konulara ayrılmıştır. Burada verilen eğitimi iki temel kısımda incelemek mümkündür.
1- Ulûm-ul ava’il: Matematik, astronomi, fizik, dilbilgisi, felsefe, tıp konularında eğitimler
2- İslami İlimler: Usul, fıkıh, hadis, tefsir vb. konularda, özellikle ilahiyatla ilgili olan eğitimlerdir.

Çifte Medrese’nin Onarımları:

Vakıf Eseri olması sebebiyle onarımlar Devlet Bütçesinden değil Vakfiyesinden karşılanmaktadır. Binanın büyük olması sebebiyle, eser genel olarak kısım kısım çeşitli onarımlar görmüştür.

Darüşşifanın ilk onarımı 1669 yılında vakıf Mütevellisi İsmail Efendi tarafından başlatılmış ancak vefat etmesi sebebi ile Mimar Ömer Beşe tarafından yaptırılmışsa da, esaslı tadilat 1899 yılında yapılmıştır.

Şifahanenin Taç kapısı 1942 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onarılmış, 1955-56 yıllarında bina büyük bir onarım görmüştür.

1960 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler ve Eski Eserler Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak Arkeoloğ Mahmut Akok’un yönetiminde Selçuklu Mimarisine uygun şekilde onarım çalışmalarına başlanmıştır.

Bu onarım sırasında ki kayıtlara göre %65 oranında varlığını yitirdiği belirtilmektedir.

1969 yılında yapı Hacettepe Üniversitesinin bir kolu olarak hizmete açılmış, Prof. Dr. Süheyl Ünver, Prof. Dr. Ali Saim Ülgen, Prof. Ayşe Afetinan ve Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un gayretleri ile tamir edilmiştir.
1980 yılında Erciyes Üniversitesinde görevli Prof. Dr. Hüseyin Sipahioğlu’nun ve ardından da Prof. Dr. Ahmet Hulusi Köker’in uzun uğraşları sonucunda yapı onarılarak, Tıp tarihi müzesi olarak 1982 yılında hizmete açılmıştır.

1991 yılında bazı ilavelerde bulunulmuş, küçük onarımlar yapılmıştır.
2006 yılında ise bir restorasyon çalışması Erciyes Üniversitesi tarafından başlatılmış, 2007 yılında Vakıflar Kayseri Bölge Müdürlüğü daha detaylı bir çalışma başlatarak, eserin son haline gelmesini sağlamıştır.

KAYSERİ GEVHER NESİBE TIBBİYESİNİN VAKFI

Vakıf, esasında hukuki bir akit olmakla birlikte bir kimsenin Allah’a yakın olmak amacıyla menkul –gayrimenkul, mülk ve emlakını dini, Hayri ve icmai bir amaç için ebedi olarak tahsis etmesidir.
Vakıf müesseseleri 8. asır ortalarından 19. asır ortalarına kadarki devrede İslam ülkelerinin içtimai ve iktisadi hayatında oldukça önemli bir rol üstlenmiştir.
İlerleyen dönemlerde diğer Müslüman ülkelerinde de yaygın hale gelen Vakıf sisteminin Selçuklu Kurumlarının uzun süre ayakta kalabilmesinde önemli rol oynadıkları bilinmektedir.

Vakfiyelerde belirlenen ortak özelliklerden biri de Devletin katkısı olmaksızın, hastaların iyileştirilmesi için gereken hiçbir masraftan kaçınılmadığıdır. Hastaların tedavilerinin yanı sıra günümüze kadar ki dönemlerde de yapılan restorasyon çalışmalarında da Devletin en ufak katkısı olamadan vakıf eserlerinin ayakta durması, Vakfiyeleri ile sağlanmış olmaktadır.

Maalesef Darüşşifanın 1206 yılında hazırlanan vakfiyesi bulunamamıştır. Bu Vakfiyenin Selçuklu Arşivinde ki diğer pek çok belge gibi Moğol istilasında yok olmuş olabileceği ihtimali yüksektir. Ancak 1500 ve 1584 yıllarında tanzim edilen Kayseri Tahrir ve Evkaf defterlerinde Darüşşifa ve Gıyasiye Medresesinin Vakıfları ve görevlileri yazılıdır. Bu kayıtlara göre medresenin vakıfları şunlardır:
1-Talas köyünün malikânesi; 1584 yılında yapılan tahrire göre Talas’ın altı mahallesi ve 485 vergi nüfusu olup, malikânesinin yıllık geliri 10800 akçedir.

2- Erkilet köyünün malikânesi; Aynı tarihte Sahra nahiyesine bağlı olan 272 vergi nüfuslu ve yıllık geliri 8310 akçe olan bir köydür.

3- Yorgat köyü malikânesinin üçte bir hissesi; Sahra nahiyesine bağlı 26 vergi nüfuslu bir köydür. Malikânesinin yıllık 2862 akçe gelirinden 954 akçesi Gıyasiye Medresesi’ne, 954 akçesi Gevher Nesibe Hatun Türbesi’ne, 954 akçesi de Hacı Kılıç Camisi’ne vakfedilmiştir.

4- Acı Kuyu Mezrası; Malya nahiyesine bağlı, Acı Kuyu mezrası, Kara Kuyu mezrasında olup, geliri 300 akçedir.

5- Saslu mezrasının malikânesi; Erciyes(Cebel-i Ali) nahiyesine bağlı bu mezranın malikâne geliri yıllık 500 akçedir.

6- Sultan Hamamı’nın senelik icarından alınan 50 akçe

7- Hamamın Darüşşifa yanındaki arsasının icarından alınan 50 akçe

8- Gıyasiye Medresesi yanındaki arsanın senelik icarından alınan 30 akçe.

Görüldüğü gibi Darüşşifa ve Gıyasiye Medreseleri’ne üç köyün malikânesi, iki mezra, bir hamam (Sultan Hamamı) ve iki arsanın 1584 yılındaki geliri olan toplam 43 643 akçe vakfedilmiştir.

ÇALIŞAN PERSONELLER VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ

Gevher Nesibe’nin vakfiyesine göre burada görev alan kişiler, en az iki Dahiliyeci, iki Cerrah, bir Eczacı, Başhekim ve Başhekim Yardımcıları, Danişmendler, Asistanlar (tabibi şakird) bulunurmuş. Daru’ş-Şifa’nın küçük odalarında hastalar yatırılarak tedavi edilir ve pratik eğitim yapılırmış. Ameliyathanede, İbn-i Sina metodu ile anestezi (şarap, afyon, san sabır, adem otu ve Hindistan cevizinden yapılan bir şurup) yapıldıktan sonra, büyük ve küçük cerrahi operasyonlar, özellikle bakır tel metodu ile katarakt ameliyatlarının yapıldığı ve buradaki loş ışıklı odaların, göz ameliyatları için uygun olduğu düşünülmektedir.

Bu loş odalarda, devrin meşhur göz uzmanı ve astronomu Kubbettin Şirazi tarafından, Ammar yöntemi ile katarakt operasyonu yapıldığı söylenmektedir. Ayrıca akıl hastaları da kabul edilir, ayakta veya on sekiz küçük odalı Bimarhane’de, musiki, telkin ve sıcak su ile tedavi edildiği düşünülmektedir.

Gerçekten de, odalar arasında ses koridorları bulunmuş ve ayrıca da Bimarhane’nin içinde bir de Selçuklu hamamı bulunmuştur.