İnsanın Yaratıcısı ile bir bütün olarak iletişimlerini düzenleyen İslâm Dini, imandan sonra en büyük bir müessese olarak malî, bedenî, ahlâkî, ruhî… vs. her boyutuyla ibadeti tanzim etmiş ve her iman eden kulun Allah’a aracısız, vasıtasız, bedelsiz ulaşması için duâ ve niyaz kapılarını ardına kadar açmıştır. Kalbinde zerre kadar iman olan bir kimsenin Cehennemden çıkarılacağı yönündeki hadislerden, zerre kadar “iman”a Cenâb-ı Hakk’ın ne büyük değer verdiğini anlamak mümkündür. “Duâyı” bu değer çerçevesinde ele aldığımızda, Cenâb-ı Hakk’ın, kulunun duâsını niçin geri çevirmediği anlaşılmış olur. Nitekim bir hadis-i kutsîde Cenâb-ı Allah: “Ey Âdemoğlu! Bana duâ ettiğin ve Benden umduğun müddetçe senden sudur eden günahlara aldırmam; bağışlarım!”1 buyurur. Duâ, Kur’ân’da da, önemli bir yer tutar. Bir âyette, “De ki: Duânız olmazsa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var?”2 buyuran Cenâb-ı Allah, bir diğer âyette çağrısını umuma yayar: “Duâ edin, cevap vereyim!”3
HER İBADET DUÂ DEMEKTİR
Her ibadet, özünde duâ sırrını barındırmaktadır. Meselâ malî bir ibadet olan zekâtın içinde, başta “helâl kazanç isteği” olmak üzere, “kazalardan ve afetlerden muhafaza olunma dileği”, “Müslüman kardeşinin fakr-u zaruretinin helâl para ile giderilmesi talebi”… vs. gibi duâ ve dileklerin bulunmadığı söylenemez. Oruçta, “nefsimizin arınması ve günahlarımızın bağışlanması isteği”; hacda, “yüksek makamlara nail olma dileği”, “ehl-i imanla kardeşlik bağlarının güçlenmesi duâsı”.. vs. gibi niyazlar bulunurken; namazda hepsi birden bir öz ve fihriste halinde yer almakta; çoğu zaman bu ve buna benzer duâ ve niyazlar söz ve metinlerle teyit edilmektedir. Çünkü Bedîüzzaman Hazretlerinin de ifadesiyle namaz bütün ibadetlerin ve duâların özünü içinde saklayan nuranî bir özet hükmündedir.4











Ağaç şeklinde