Eskiden antropologların çoğu insan topluluk*ları arasında gerek fiziksel ve zihinsel bakım*dan, gerek örgütlenme biçimleri bakımından büyük farklılıklar olduğunu sanıyorlardı. Bu farklılıkların ise değişik toplulukların evrim aşamalarını açıklayıcı nitelikte olacağını düşü*nüyorlardı. Bazı insanların fiziksel yapıları öteki insanlara göre daha az gelişmiş olduğu için onların zekâca da geri olmaları gerektiği*ni öne sürüyorlardı. Oysa bu tür öngörüleri tarihsel bulgular doğrulamadı. Çağdaş insanın ataları olan, 200 bin ile 500 bin yıl kadar önce yaşamış Homo sapiens fiziksel açıdan da gü*nümüz insanına benziyordu.

Çağdaş dünyada ise insan toplulukları ara*sındaki farklılıklar gerçekten çok azdır; hele benzerlikler ile karşılaştırıldığında, nerdeyse yok gibidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, insan aklı benzer düşünme süreçlerini izliyor. İnsanların yaşadığı toplumlar değişik de olsa yeni beceriler öğrenme yeteneği çok az farklı*lık gösteriyor.

Toplumlar arasında gerçekten belirgin olan farklılıklar insanların edindikleri bilgilerle ve davranış biçimleriyle ortaya çıkıyor. Bildiği*miz hemen her şey bize öğretilmiştir. Demek ki, insanlar arasındaki başlıca farklılıklar ne*rede ve nasıl yetiştirildiklerine bağlıdır. Bir insan, yabancı bir topluluğa genç yaşta katılır*sa, eski öğrendiklerinden daha değişik şeyleri kolayca öğrenebilir. Bu nedenle, kültürel farklılaşma ile fiziksel farklılıklar arasında bağlantı olmadığı öne sürülebilir.

Bazı toplumlar ya da kültürler öbürlerin*den daha mı ileridir? Herhangi bir toplum belirli bir zamanda küçük ya da büyük, başka bir topluma bağımlı ya da bağımsız olabilir. Öteki toplumlardan kopuk ya da onlarla ilişki içinde yaşayabilir. Bu tür farklılıklar toplum üyelerinin varlıklı ya da yoksul oluşunu etki*leyebilir. Ama tarihsel bir süreç içinde pek çok şey değişebilir. Örneğin Eski Mısır kral*lıkları bir zamanlar Ortadoğu'ya egemendi ve Akdeniz uygarlığının yönetim, bilim ve sanat merkezleriydi. Daha sonra Akdeniz çevresi başka toplumların etkisi altında kaldı. Roma İmparatorluğu'nun yükselişiyle birlikte Ak*deniz toplumları Roma uygarlığından etkilen*di. Bu imparatorluğun çöküşünden sonra, yeni bir din olan Müslümanlık Ortadoğu'dan Akdeniz yöresine doğru yayılmaya başladı. Akdeniz'in güneyini ve batısını ele geçiren Müslümanlar yeni güç odakları oluşturdular. Bütün bunlar olurken Orta ve Kuzey Avrupa kabuğuna çekilmiş, teknolojik bakımdan geri ve dünya üzerinde hiçbir etkisi olmaksızın yaşıyordu. Oysa yakın geçmişte bu bölgedeki ülkeler dünyanın en büyük güçleri oldular. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise Avrupa ülke*leri dünyanın en varlıklı ve güçlü ülkeleri ol*maktan çıktı. Asya ve Afrika toplumlarının tarihlerinde de benzer yükseliş ve çöküş dö*nemleri olmuştur.

Kültürel değişimin ve gelişimin yasaları var mıdır? Teknolojik gelişmenin çok çabuk be*nimsendiği ve yaygınlaştığı bir gerçek. Ayrıca teknolojik gelişme toplumsal örgütlenmede çok hızlı dönüşümlere neden olabiliyor. Bu*nun en çarpıcı örneği bilgisayar teknolojisinin günümüzdeki gelişimidir. Ama insanlık kültü*rünün hiçbir alanında "ilerleme"ye ilişkin yargıda bulunmak ya da gelişmişliğin belirli göstergelerini saptamak olası değildir. Hiçbir dil öbüründen daha "üstün", daha "gelişmiş" ya da daha "uygar" olamaz. Ayrıca herhangi bir dinin öbüründen nesnel olarak daha iyi olduğunu ya da belli bir aile yapısının en iyi olduğunu kanıtlamak çok güçtür. Günümüz*de antropologlar artık toplumların kültürleri*ni sınıflamak eğiliminden vazgeçmiş, değişik kültürlerin ortak yanları ile insan davranışla*rının çeşitliliği konularına önem vermeye baş*lamış, araştırmalarını bu yönde yoğunlaştır*mışlardır.