Şair ve yazar (D. 2 Ocak 1852, Bebek / İstanbul -13 Nisan 1937, İstanbul). Babası köklü bir aileden gelen tarihçi Hayrullah Efendi’dir. Dedesi, Hekimbaşı Abdülhak Molla, büyük atası Müderris Abdülhak Sünbatî’dir. Annesi Münteha Nesib Hanım, küçük yaşta Kafkasya’dan kaçırılıp İstanbul’a getirilmiş, Kadıasker Ferit Efendi tarafından satın alınmış ve büyütülmüş bir hanımefendidir. Hayrullah Efendi ile Münteha Hanım’ın beş çocuğu olmuştur; bunlardan üçüncüsü Abdülhak Hâmit’tir. İlköğrenimine özel öğretmenlerden dersler alarak başladı. Öğretmenleri arasında Evliya Hoca, Bahaeddin Efendi, Hoca Tahsin Efendi vardır. Özellikle Hoca Tahsin Efendi, onun yetişmesinde emeği geçenlerin başında gelir. Hâmit anılarında, “kendisine felsefî şüphenin tohumunu atan” olarak Hoca Tahsin Efendi’yi gösterir. Sonra Bebek’te Köşk Kapısı’ndaki mahalle mektebi (ilkokul) ile Rumelihisarı Rüştiyesi’ne (ortaokul) kısa aralıklarla devam etti. Ailesi Paris’te öğrenim görmesini uygun gördüğünden Ağustos 1863’te ağabeyi Nasûhî Bey ve Tahsin Efendi ile Paris’e gönderildi. Orada Hortus College adlı özel bir okula verildi. Babasının yanlarına gitmesi ile İstanbul’a dönme kararı aldılar ve Viyana üzerinden hep birlikte İstanbul’a (1864) döndüler. İstanbul’da bir Fransız mektebine verildi, Fransızcasını ilerletmek için de Tercüme Odasında çalışmaya başladı. Ancak bu da uzun sürmedi; babasının Tahran Büyükelçiliğine atanması ile Tahran’a gitti ve Farsça öğrenmeye başladı. Fakat babasının ani ölümü üzerine tekrar İstanbul’a (1867) döndü. Abdülhak Hamit’in İstanbul’da dönüşüyle ilk memuriyet hayatı da başlamış oldu. Önce Maliye Mektubî Kalemne (Maliye Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü, 1871) girdi, sonra Sadaret Kaleminde (Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü) çalıştı.
Çalıştığı bu yerlerde Ebuzziya Tevfik ve Recâîzâde Ekrem’le tanıştı. Sezai ve Baha beylerle Sami Paşa’dan Hafız Divanı’nı okudu. Namık Kemal’in Avrupa’dan dönüşünde de onu ziyarete gitti. Bütün bu çevre, onun edebiyata yavaş yavaş ısındığını göstermektedir. Nitekim Tahran izlenimlerinden oluşan ilk eseri Macera-yı Aşk (1873) adlı piyesini, arkasından da İçli Kız’ı yazdı. Bu arada Fatma Hanım’la (1874) evlendi. Düğünden sonra da Sabr ü Sebat’ı bitirdi ve Sardanapal’a başladı ve bir yıl sonra da onu tamamladı. Duhter-i Hindû ile Nazife adlı eseri de bu yılların ürünüdür.
Abdülhak Hâmit, Haziran 1876’da Paris Büyükelçiliğinde ikinci katip olarak çalışmaya başladı. Paris’teki yaşantısı zor da olsa onun sanatına katkılar sağladı. Divaneliklerim bu Paris döneminin ürünü oldu. Orada ayrıca, Nesteren’i (1877) piyesini yayımladı. Ancak bu piyes onu memuriyetinden etti. Çünkü iki kardeşin taht mücadelesini işleyen bu eser, Sultan Abdülhamid’in pek hoşuna gitmemiş olmalı ki, Hâmit İstanbul’a izinli olarak geldiği bir sırada görevine (1878) son verildi. Sonradan kendisine Belgrat elçilik katipliği teklif edildiyse de, kabul etmedi. Ne ki büyük bir maddî sıkıntıya düştü. Kendisini yazmaya verdi ve Sahra (1879), Târık (1879), Tezer (1880), Eşber (1880) adlı eserleri bu dönemde arka arkaya yayımlandı. O sırada Rize valisi olan ağabeyi Nasûhi Bey’in yanına gitti. Dönüşünde de kendisine Poti (Rusya) Konsolosluğu (Eylül 1881) verildi. Ardından bu görevi Golos (Yunanistan) Başkonsoloğluğuna (1882) çevrildi. İstanbul’a dönüşlerinde rahatsızlanan eşi Fatma Hanım’a verem tanısı konuldu. Bu sırada ise kendisine Bombay Başkonsolosluğu teklif edildi. Ekim 1883’te yola çıktı, bindikleri vapur Midilli’ye uğrayınca orada Namık Kemal’le görüştü. Abdülhak Hamit, çok sevdiği Bombay’da Külbe-i İştiyâk, Kürsî-yi İstiğrâk gibi şiirleri yazdı. Bu şiirler Türk şiirine yeni bir ruh, yeni bir şekil kazandırdı.
Fatma Hanım’ın hastalığının artması üzerine dönme kararı aldılar. Beyrut’a geldiklerinde orada vali olan Nasûhi Bey’in evine indiler. Fatma Hanım 21 Nisan 1885’te orada öldü. Eşinin ölüm acısıyla Makber’i yazdı.. Onu Ölü (1885), Hacle (1886) izledi. Ayrıca İstanbul’da kaldığı süre içinde de Divaneliklerim yahut Belde (1886), Bunlar Odur (1886), Kahbe Yahut Bir Sefilenin Hasbihali (1887) adlı kitaplarını yayımladı. Edebî çevrede Hamit, artık gerçek kişiliğini bulmuştu. Yalnızca yazdıkları değil, onu eleştirenlere Gayret dergisinde verdiği cevaplar ününü bir kat daha arttırdı. Öte yandan memuriyet hayatı da Londra Büyükelçiliği başkatipliğine atanması ile Batıya açıldı. Ancak Zeyneb’i basılmak üzere İstanbul’a göndermesi ve sansürün bu eser üzerine “Devlet ve hanedanla eğleniyor” diye rapor vermesi onu görevinden etti ve İstanbul’a dönmek zorunda (1888) kaldı. Dostlarının araya girmesi ve edebiyatla bir daha uğraşmayacağına dair Saray’a yazı vermesi ile eski görevine yeniden gönderildi. Bu kez Londra’da Nelly Hanım ile (1890) evlendi. Bir ara Ebuzziya Tevfik ile yazışıyor diye İstanbul’a geri çağrıldı ise de, affedilerek kendisine büyükelçi yardımcılığı görevi verildi. 29 Haziran 1895’te Lahey Büyükelçiliğine atandı, iki yıl orada kaldı. Sonra kendi isteği ile Londra Büyükelçiliği müsteşarlığına atandı. 1900 yılı başlarında Nelly Hanımın hastalanması üzerine İstanbul’a döndüler. Brüksel ortaelçiliğine atandığı 1906 yılına kadar İstanbul’da kaldılar. Nelly Hanım 8 Şubat 1911’de öldü. Hâmit bir yıl sonra Belçikalı Lüsyen (Lucienne) Hanım ile evlendi. Balkan savaşları içinde İstanbul’a döndüler. Bir süre açıkta kaldı. 1914 başlarında Ayan Meclisi üyesi (senatör) oldu, bu meclisin ikinci başkanlığına getirildi.
Bu yıllarda ve devamında Bâlâdan Bir Ses (1912), İlhan (1913), Validem (1913), İlham-ı Vatan (1916), Turhan (1916), Finten (1916), İbn-i Musa (1917), Sardanapal (1919), Abdullahü’s -sağir (1919), Yâdigâr-ı Harb (1919), Tayflar Geçidi (1919), Ruhlar (1922), Garâm (1923) adlı kitaplarını arka arkaya yayımladı. Ekim 1922’de görevi sona erince ailesiyle Avrupa’ya gitti ve Viyana’da sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilânından (29 Ekim 1923) sonra emekliye ayrıldı. 1928’de İstanbul milletvekili seçildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. Ölünce kendisine devlet töreni yapıldı ve Zincirli Kuyu Mezarlığına ilk gömülen kişi oldu.
Tanzimat döneminin en büyük şairi sayılan ve uzun yıllar "Üstad" olarak anılan, basında “Şair-i Âzâm” sıfatıyla anılan, Türk şiirine Batılı bir anlayış ve nazım yenilikleri getirmiş olan Hamit, şiirinin dilini, ağır ve karmaşık söyleyişlerden kurtaramadı. Buna karşılık felsefi duyuş ve hayal gücünü tüm eserlerinde ustalıkla sergiledi. Bizim edebiyatımıza sosyal konuları getiren ilk şair ve yazar olarak değerlendirildi. Geniş bir coğrafyayı tanıma fırsatını bulmuş olmaktan da yararlanarak, önemli bölümünü manzum olarak kaleme aldığı tiyatro eserlerinde, Türk, Arap, Asur, Yunan tarihinde geçen olayları konu aldı. Ancak tekniğine gerekli titizliği gösteremediği için oyunları genelde sahnelenme şansı bulamadı. Hamit, meclislerde sohbeti sevilen biriydi. Şiirleri ve tiyatro eserleri son yıllarda değişik yayınevlerince yeniden basıldı.
“Bazı şairlerin yazgıları kötüdür. Ya küçümsenir, yadsınır ya da göklere çıkarılır. Onların günlerinde sağlam değerlendirilmemeleri sonucudur bu. Kimi mutlular, sağlıklarında yerlerini bulurlar, kimileri ölünce. Şairlerin değerlendirilmelerinin şiir ölçülerinin dışına çıkmaya başladığı, bir takım politik akımların yazgısına bağlı bulunduğu bu günlerde durumu yeniden saptamak gerekiyor.
“Hamit, bunlardan. Hem övüldü hem yerildi, daha kötüsü küçümsendi yaşadığında. Şair-i âzam! Bir de üstelik son günlerde bir sol-sağ çekişmesinin sembolü haline geldi. (Mehmet Akif gibi). Onu sevmek yahut sevmemek, bir şiir beğenisi olmaktan çıkıp bir politik tutumu belirtmek haline geldi. Bunu da toplumumuzun büyük yanlışlarından, sağlam sınıfsal değerler kuramamış olmamızın yanlışlarından biri olarak düşünebiliriz. Fransa’da Racine’i yahut Corneille’i küçümseyen bir solcu olduğunu sanmıyorum. Bir ulus kültürünün böylece paylaşılması hazin bir talan gibi geliyor bana.
“Hamit’in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. Bütün ciddiyetine, bütün stratejik edasına karşın söylenemez. Bu olgu, biraz da, yukarda belirttiğim gibi, onun kendini seçmemesine bağlı bir ikilemdir. Onun şiirinin, onun değerlendirilmesinin geçirdiği evrim, bir bakıma Türk şiirinde birtakım değerlerin, şiirsel ve beşeri birtakım değerlerin geçirdiği evrimdir diye düşünülebilir. Kararsızdır, tarafsızdır. Neyle nasıl eğleneceğini bilmez. Tam bir Osmanlı kaypaklığı içindedir. Bazen eğlendiğini mi, katıldığını mı anlayamazsınız.” (Turgut Uyar)
ESERLERİ
Abdülhak Hamid'in eserleri iki grupta toplanmaktadır:
- Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala'dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924)
- Tiyatroları: Hamid'in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır;
- Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs'ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898)
- Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913)
Konu Zeze tarafından (26 March 2020 Saat 16:11 ) değiştirilmiştir.