Hunlar Türklerin ataları olarak kabul edilir. Böyle olmakla birlikte; Hunlar aslında Türk kitlelerinin bir bölümünü meydana getiriyordu. Türklerin kadim coğrafyalarını tetkik edecek olursak Hazar Denizinden Aral gölüne kadar olan coğrafyayı Türkistan olarak tanımlayabiliriz. Kuzeyde sık ormanlıklarla güneydeki Çöl kuşağının arasında kalan bu bölge aslında topyekün bir Saka coğrafyasıdır. Hazarın Kuzeyinden batıya doğru göçlerle Kuzey Karadeniz’de Kuman/Kıpçak varlığıyla karşılaşırız. Ancak Hazar Denizi bu coğrafyanın bir sınırı gibidir. Benzeri bir sınır da doğudadır ki; Altay Dağları İç Asya ile Hun coğrafyasını birbirinden önemli ölçüde ayırır. Tarih öncesi çağlarda yayılım gösteren Sakalar Altay Dağlarının ardındaki bu bereketli coğrafyada varlıklarını devam ettirebilme ve güçlenebilme imkanı bulmuşlardır. Böylelikle yaşadıkları diğer coğrafyalarda olduğundan çok daha güçlü ve kalıcı bir devlet kurarak Türk Tarihinin beşik taşı durumuna gelmişlerdir.
Hun Toplumu, bir galat-ı meşhur olarak müstakil bir Bozkır/Çoban toplumu olarak anılır. Genel olarak Türkistan’da bulunan hatta Hazar’ı aşıp Karadeniz’e ulaşan Türkler için bu tanım genel hatlarıyla kabul edilebilir. Ancak Hun Toplumu söz konusu olduğunda pek yeterli bir tanım olduğunu söyleyemeyiz. Zira Bozkır hayatı küçük kitlelerin ayrı ayrı yaşayabilecekleri, temel ihtiyaçlarını karşılayıp varlıklarını devam ettirebilecekleri bir yaşam modeli olmakla birlikte Büyük Orduların kurulup tahkim edilmesine, geniş coğrafyalara hükmedecek bir devletin inşa edilmesine imkan tanımayacaktır. Örneğin 100 Bin kişilik bir ordunun olağan bir mücadelede ihtiyaç duyacağı yay/ok ihtiyacı milyonlarla ifade edilir. Ancak orta-yüksek rakımlarda bulunan bozkırlarda bu tür kompozit odun mamülünün temini imkansızdır. Aynı şekilde çok sayıda asker ya da insanın bir arada bulunması gereken bir başkentte tüketim ihtiyacı bozkır modelli hayvancılıkla karşılanamayacaktır. Büyük orduların tahkim ve ikmal gereksinimleri için ham madde, beslenme ve barınma gibi pek çok ihtiyacı söz konusudur.
Hun coğrafyası tüm bu ihtiyaçları fazlasıyla karşılayabilecek bir coğrafyadır. Kuzeyindeki Sibirya ormanları hayvancılık için elverişli değildir. Burada bulunan kitleler bir Orman toplumu meydana getirmiştir. Güneyde ise yerleşik köy hayatına geçmiş, sonraları Uygurlar olarak karşımıza çıkacak olan mukim kitleler köy/kent hayatına adapte olmuşlardır. Hun coğrafyasının orta hattı ise bereketli su kaynakları ve ovalarla bozkır hayatına uyumludur. Elbette Hunlar önemli ölçüde Bozkır/Çoban kültürüne sahip bir toplumdur, ancak güneyde yerleşik Dokuz Oğuzlar (Uygurlar), kuzeyde avcılık ve orman kültürüne tabi olan Sibirya Türkleri Hun toplumunun önemli unsurlarıdırlar. Özetleyecek olursak; Hun toplumu mümkün olduğunda Uygurlar gibi yerleşik hayata geçmişler, gerektiğinde geyik sürüleri besleyip odun işçiliğinde ustalaşmış ve orman kültürüne adapte olmuşlar, gece/gündüz arası sıcaklık farkının çok yüksek olduğu ve dört mevsim yaşama imkanı bulunmayan bozkır coğrafyalarda ise konar/göçer çoban kültürünü geliştirmişlerdir.
Diğer taraftan Hunlar merkezi bir toplum değil müstakil boylar altında idare edilen ve boyların birliğinden meydana gelen güçle ayakta duran, büyüyen ve varlığını devlet otoritesi altında devam ettiren bir sosyo-politik atmosfere sahipti. Kendi içinde bağımsız olan ve toplum içerisindeki akrabalık bağları ile aidiyet bağı güçlü kitleler, aynı kültürü paylaşan diğer boylarla barış içerisinde yaşamak için bir tür konfederasyona tabi oluyorlar, buna da İL(Barış) diyorlardı. Kut sahibi beyin uygulayacağı töreye güvenen bu beyler İL Birliğine dahil oluyorlar, ancak yaşadıkları coğrafyada doğrudan kendileri hükmediyorlardı. Bu siyasi teamül Türk boylarını bir araya getirirken Türk olmayan kimi boyları da Türkleştirmiştir.
Hunların Genetik Kökeni
Genel hatlarıyla tanımladığımız Hun coğrafyasının müstakil bir Türk/Hun coğrafyası olduğunu söyleyemeyiz. Mete Han’ın Hun Devletini ihya etmesinden önce Hunların beyi olan Teoman, oğlu Mete’yi düşman bir kavim olan Yüeci’lere rehin bırakmak zorunda kalmıştı. Buradan anlıyoruz ki; söz konusu coğrafyada Hunlar, Yüecilerden daha güçlü, ya da daha kalabalık bir toplum değillerdi. En azından Hunları dışında kalabalık ve güçlü bir kavim söz konusu edilir. Aynı şekilde Tunguzların da kalabalık, güçlü ve Hun hakimiyetine etki eden bir güç olduğunu biliyoruz. Buradan anlıyoruz ki; Hun coğrafyası Hunlar, Yüeciler ve Tunguzların yaşadıkları, en azından önemli birer etnik unsur durumunda oldukları bir demografik dokuya sahiptir.
Yüeciler, bugün tespit edebildiğimiz kadarıyla Tohoristanlılar ya da daha spesifik bir tanım olarak Soğdlulardır. Yüeciler, Çin kayıtlarında tıpkı Hunlarda olduğu gibi MÖ. 3. yüzyıldan önce de varlıkları bilinen topluluklardan biriydi. Tıpkı soğdlu tüccarlar gibi ticaret ehli, müreffeh ve kalabalık bir kitle olduklarını biliyoruz. Yaşadıkları coğrafya ise bugünün Doğu Türkristan / Uygur Özerk Bölgesi dolaylarıdır. Hunların Yüecileri mağlup edip batıya doğru sürüklemesiyle Kansu/Sincan coğrafyası Dokuz Oğuzlar/Uygurlar tarafından iskan edilmiş olsa gerek. İlerleyen yüzyıllarda Göktürk, Eftalit, Karahanlı, vb. Dönemlerde bölgede yaşayan diğer soğdlu kitlelerde Türkleşecektir. Hun döneminde mağlup edilen Yüecilerden bir kısmı kuşkusuz Türkleşmiş, topraklarına yerleşen Uygurlar ile akrabalıklar geliştirmişlerdir. Uygurların bugün bile halen Soğd alfabesi kullanmaları bu tarihi vakaya dayanmaktadır.
Hunların güney-batı komşuları Yüeciler dışında doğuda (Kingan dağlarının ardı) Tunguzlar bulunuyordu. Mete’nin Dong-hu olarak anılan Japon Denizi’ne kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına almasıyla bu kitleler güneye doğru inerek Çin topraklarına doğru yaklaşmıştır. Kalanlar ise kuşkusuz Hunlar tarafından boylar birliğine dahil edilmiş, bu zaman içerisinde Türkleştirilmiştir. Aslında Mete, Yüecilerden önce Tunguzları itaat altına almışlardı. Zira Tunguzlar Yüeciler kadar güçlü değillerdi. Oysa Çinde kurulan Qing hanedanlığı Tunguz kitlelerinden olan Mançular tarafından tarih sahnesine çıkartılmıştır. Aynı şekilde Şibeler, Evenkler, Negidaller, Nanailer, Oroçlar birer Tunguz kitleleridir ki; her biri bugün bile Çin’in demografik yapısı içerisindeki varlıklarını devam ettirebilmektedirler. Daha zayıf ve muhtemelen daha az sayıdaki Tunguzların tarih sahnesinden silinmemiş ancak Yüecilerin (Soğdlar) bugün varlıklarının söz konusu olmamaları daha kalabalık, daha güçlü olan Yüecilerin Türk etnogenetiğinin içerisinde yer aldığını, bir anlamda asimile olarak Türkleştiğini söyleyebiliriz.
Hunlar ve Moğollar arasındaki bağ da somut ve nettir. Çin kaynaklarında belirtildiği üzere Motu (Mete) önce Donghu’lara hücum etmiş, itaat altına alındıktan sonra Donghu’lar Hunlara katılmışlardır. Çin Hui Yao’da nakledilen bu bilgide Donghu’ların Hun olmadığı ve sonradan Hunlara biat ettikleri görülür. Çin kaynaklarında Donghular Moğollar, Şuşenler ise Tunguzlar olarak geçer. Anlaşılacağı üzere önce kuzeyde Moğollar, ardından doğuda Tunguzlar, güney batıda Yüeçiler mağlup edilmiş, itaat altına alınmış ve Hun konfederasyonuna bağlanan bu kitleler Hun etnisitesinin içerisinde yer bulmuştur.
Bu noktadan sonra genetik biliminden istifade etmek gerekir. Eupedia verileri dikkati alındığında Moğolların müstakil bir genetik sınıflandırmaya tabi olduğunu söyleyebiliriz; C (Ydna). Yine Eupedia verilerine göre bugünün Kazakistan Türklerinde %36’ya varan C Haplogrubu etkisi Türkler ile Moğollar arasındaki genetik etkileşimin sonucudur. Bu etkileşimin bir yansıması olarak da Moğolistanlılar içerisinde görünen %12’lik R oranı karşılıklı bir genetik etkileşimin söz konusu olduğunu ortaya koyar.
Moğolların ana yurdu olarak bugünkü Moğolistan’ın kuzeyide bulunan Rusya Federasyonuna bağlı Buryat Özerk Bölgesi’ni dikkate alabiliriz. Zira bu bölgede C haplogrubu oranı %63 ile Moğolistan’ın üzerindedir. Öyle anlaşılıyor ki Moğollar, Hun döneminde bugünkü Moğolistan’ın daha kuzeyinde daha küçük ve izole bir halk olarak bulunmuşlar, Kuzeyli Orman Türkleri (Sibirya Türkleri) ile etkileşime girmişlerdir. Devam eden yüzyıllarda Hun Devletinin yıkılması ve batıya doğru göçlerin ortaya çıkmasıyla kadim Hun coğrafyası güneye inen Moğollar tarafından iskan edilmiş, göç etmeyen bir kısım Hun kitleleri Moğollaşmış, Cengiz Han döneminde batıya ilerleyen Moğol kökenli Hıtaylar ise Türkleşerek bugünkü Kazakistanın etnik bütünlüğü içerisinde yer etmişlerdir.
Sanıldığının aksine Moğollar Türkler ile ortak ve eşit oranda bir nüfus ya da siyasi güce sahip değillerdi. Türklerle Moğolların bu denli özdeşleştirilmesinin sebebi kuşkusuz zamanla Türkleşmiş olan Cengiz Han’ın tarihe kazınmış hakimiyet dönemidir. Ancak bilinmelidir ki; Moğol kitlelerin içerisindeki Türk kitlelerinin varlığı Moğollardan sayıca fazladır. 12. yüzyıldan itibaren İslam potasına giren ve nihayet Karahanlılar Devletinin de müslüman kimliğe bürünmesiyle kadim Hun coğrafyasında bulunan ve İslamı henüz tanımamış Türklerin İç Asyalı Türklerle aralarında kimlik farkı oluşturması kaçınılmazdır.
Türk-Moğol münasebetini tetkik edecek olursak; Moğollar Türkler ile kurdukları ilişki münasebetiyle tarih sahnesine çıkabilmiş, Türkler tarafından asimile edilmiş pek çok toplumdan sadece biridir. Çok iyi biliyoruz ki; Moğollar Cengiz Han ile bir devlet kurmuş olmasalardı Moğollar da Tunguzlar, Yüeçiler gibi Asya tarihinin ara başlıkları olarak anılacaklardı.
Türklerin genetik kökenlerine ait genel bir çerçeve çizecek olursak; R-J-Q-C unsurlarının öne çıktığını görürüz. Prehistorik dönem Asya coğrafyasında ortaya çıkan Brakisefal Beyaz Irk’ın varlığını MÖ 12 Binlere dayandırabiliyoruz. Beyaz ırkın kuzey insanları olduğundan eminiz. MÖ 10 Bin itibariyle etkisini kaybeden buzul çağı Hazar Denizinden Altay Dağlarına uzanan bölgeyi tundraya çevirmiş, zaman içerisinde su kaynaklarından yoksun hale gelerek çölleşmesine yol açmıştır. MÖ 10 Bin itibariyle yaşam alanları kuzeye doğru yer değiştirmiştir. Yaşanabilir hale gelen bu yeni coğrafya beyaz ırkın diğer güneyli ırklarla kaynaşmasını sağlayan tarihsel bir evre karşımıza çıkartır. Kuzey Asya’da ortaya çıkan Andronovo-Afanasyevo kültürleri beyaz ırkın ortaya çıkarttığı en kadim kültürler olmuştur. Bu kültür mensupları güneye, doğuya ve batıya göçlerle pek çok milletin demografik yapısını şekillendirir.
MÖ 9000’lerde Hazar’ın doğusundan güneye doğru inerek Anav kültürünü meydana getiren kitleler daha sonra Sümerler, Hint-Avrupalılar, Luviler ve bunun gibi halkları meydana getirmiştir. Bu kitleleri yazılı kaynakların çeşitliliği münasebetiyle tarih serüveni içerisinde takip edebiliyoruz. Ancak ortaya çıktıkları sahada kalan ve doğuya doğru yayılım gösteren kitlelerin varlığını ancak arkalarında bıraktıkları kalıntıları izleyerek takip edebiliyoruz. İşte bu kitleler sık sık karşımıza çıkan Sakalardır. Bu savaşçı çoban kültürü toplumu MÖ 3 Binlerde atı evcilleştirerek çok geniş sahalara çok hızlı hareket edebilme kabiliyetini elde etmişler, kimi zaman Karadeniz’in kuzeyinde kimi zaman Hazar kimi zaman Taklamakan çölünde karşımıza çıkmışlardır. Bu kitle kahir ekseriyetle R haplogrubu insanlarından oluşur ve Türklerin ataları olduğu su götürmez bir gerçektir. Mezopotamya’ya inerek Zagros dağlarına ulaşanlar Elamlılar, Karadeniz’in kuzeyine yerleşenler önce Kumanlar ardından İskitler olarak anılmış, Büyük İskender’in doğu seferinin son hattı olan Taklamakan çölünde ise Çöl Sakaları olarak anılan başında kadın hükümdar olan bir kitleyle mücadeleye giriştiği nakledilmiştir. Görüleceği üzere Hunlar, Altay dağlarını aşıp Altay-Kingan dağları arasındaki kuzeyi orman güneyi çöl, doğu ve batısı dağlarla korunan sulak, bereketli, tabi kaynakları zengin bir coğrafyada asli unsur haline gelmiştir.
Çin kaynakları Hunları burada ki varlığının MÖ 2500’lü yıllara kadar dayandığını ortaya koyar. Antik Çin efsaneleri bu kitleleri Rong, Şianyun ve Hunyu olarak anarlar ve MÖ 3. yüzyıl itibariyle en büyük rakipleri olan Hunların ataları olduğunu teyit ederler. Çin kaynaklarındaki Hun varlığı devam eder tarihi periyotlarda da teyit edilir. MÖ 1600’lerden itibaren Çin efsanelerinde Guifang olarak anılan bu kitle MÖ 1000-250 arası yine Şianyun olarak ifade edilir. Çin tarih yazıcılığının yıllıklara ve disiplinli kayıtlara dönüştüğü MÖ 3. yüzyıl itibariyle bu tanımlar derlenir ve Şiongnu ifadesinde karar kılınır. Çin kaynakları, tereddüde mahal bırakmayacak şekilde bu kitlelerin birbirinin devamı olduğunu ve halef-selef ilişkisini teyit eder. Özetleyecek olursak Hunların Altay-Kingan dağları arasındaki varlığı en az MÖ 3 Binyıla dayanır.
Söz konusu coğrafyada Doğu Sakaları olarak tanımlayacağımız Hunların doğusunda, Kingan dağlarının ardında yaşayan Tunguzlarla ilişkisi vardır. Motu döneminde (Mete) Tunguzların mağlup edilmesiyle bu kitlelerin bir kısmı güneye inerek Çin topraklarına göç etmeleri yine Çin kaynaklarında belirtiliyor. Ancak bir kısmının Hunlara tabi olmaları ve zaman içerisinde asimile olmaları kaçınılmazdır. Aynı şeklide güneybatı komşuları olan Yüeçilerin (Tohorlar/Soğdaklar) itaat altına alınarak yine kısmen asimile edilmişlerdir. MÖ 3 Yüzyıl itibariyle devam eden birkaç yüzyılda Hunlar tarafından asimile edilmiş iki önemli kitle ile karşılaşırız. Yüecilerin çekildikleri coğrafya Dokuz Oğuzlar (Uygurlar) tarafından iskan edilmiş, Hunların yıkılışı sonrasında Uygurlar da güçlenmişlerdir.
Soğdakların J2 haplogrubuna sahip olduklarını, Amerindlerin halefi olan Tunguzların Q haplogrubuna sahip olduklarını veri olarak önümüze koymamız gerekir. Öyle anlaşılıyor ki Hun döneminde Q ve J2 haplogrubu Sakaların sahip olduğu R haplogrubu ile kaynaşmış ve çoğalmıştır. Bu erken etnik kaynaşmalar Hunların Ötüken’den ayrılıp İç Asya’ya göç etmek zorunda kalmaları ve Buryatlardan güneye inen Moğolların bu coğrafyada Türk kültürünün varisi haline gelmeleri neticesinde bünyesindeki Türklerle birlikte güçlenerek Cengiz İmparatorluğu ile asyanın geneline yayılmaları ayrı bir genetik kaynaşmaya yol açacaktır.
Bu veriler ışığında görmekteyiz ki; Uygurlar’da R-J2 yoğunluğu Hun dönemindeki Yüecilerin mağlup edilmesiyle ortaya çıkmış, Kazakistan Türklerinde görülen R-C yoğunluğu Moğol istilalarıyla söz konusu olmuş, Göktürk-Karahanlı-Selçuklu dönemlerinde İç Asya’da ki Soğdakların spotan oluşan Türk etnositi ile Türkleşmişlerdir. Hemen her Türk Devletinde eser miktarda da olsa bulunan Q Haplogrubu Türkleşen Tunguzlardan bakiye kalmıştır.
To view links or images in signatures your post count must be 0 or greater. You currently have 0 posts.









Hybrid-Şeklinde