Merhaba durgun dönemlerin yorgun savaşçıları, savaşlardan sağ çıkabilenler ve sağ çıktığını bilmeden hiçbir şey olmamış gibi devam edenler. Aynı şeyler için savaşırken ne kadar farklıyız değil mi? Aynı renkleri bile farklı algılayabilecek kadar farklıyız. Verdikleri kapların hiçbiri bize uygun değil, uydurmaya çalışıyoruz. Verilen roller bizim becerebileceğimiz türden değil, becermeye çalışıyoruz. Gitmemiz gereken yol, o yol değil ama gitmeye çalışıyoruz. Neyi yapmamamız gerektiğini bilmemize rağmen o şeyleri yapıyor, olmayacak bir düzenin içine hapsoluyoruz. Peki ne zamana kadar? Neyin bitmesi, neyin başlaması, neyin değişmesi gerekiyor? Daha iyi bir Pazartesi mi bekliyoruz, herhangi bir ayın ortasını mı, yoksa başlangıcını mı? Yeni bir yıl mı bekliyoruz, yeni bir yer mi, yeni bir insan mı? Belki de hiçbiri ya da hepsi ne fark eder? İçimizdeki o ''tak'' noktasına dokunamadıkça elimiz hangisinin önemi var ki? Hangisi bizi itebilir yeniliğe, hangisi vazgeçirebilir alışkanlıklardan biz istemedikçe? Bu kadar soruyu yazmak da kendime sormak kadar zormuş ama yazdıklarım sorduklarımın yanında bir romanın özeti gibi kalıyor... Durgunum, yer yer o durgunluktan çıkmış gibi dursam da, durgunum. İçime dönüp, kendime en tembel, en düzensiz ve en karmaşık günleri yaşattığım günlerdeyim. Ağustos ortalarından itibaren başlayan karmaşa, en sevdiğim mevsime giriş ayı olan Eylül'le devam ediyor, hatta o bile sonuna geliyor. Bir şeylerin sonu ne hızlı geliyor. Hiçbir şey yapmak istemedikçe bir sürü şey yapmak zorunda kaldım son 1 aydır. Neyden kaçtıysam ona yakalandım, neyi inkar ettiysem onunla yüzleştim, bazı şeyleri bir kez daha itiraf ettim kendime. Yorulduğum da oldu, eğlendiğim de, zorla kına bile yaktılar, bazen bebek poposu kokladım, bazen domestos. Öyle karışık, öyle karmaşık. Halay çekerken hayatı sorguladınız mı hiç mesela? Hiç ritmi kaçırmadan, ayağı şaşırmadan halay çekerken nerede olduğunu unuturcasına sorguladınız mı? Topuklu ayakkabının acısını değil de, hayat sancısını hissettiniz mi herkes gülerken? Dur ya! Yine sorulara gidiyor kafam, bu kadar soru olmamalı burada. Şu an içimde taştığım için buradayım, kimseyi dinlememek için buradayım. Ben bugün çok iyi bir dinleyici olmak istemiyorum, birine bir şeyi anlatmak da istemiyorum, sadece buraya saçmalamak istiyorum, rahatlamak istiyorum. Kaçmak istiyorum kafamdaki bütün düşüncelerden, hakkımdır. Başkaları değil de bugün kendi kendime olayım, kendime sarılayım ki bu da hakkımdır. Dışardan görünen çiçekli bahçenin en ücra köşesindeki saksının kurumuş toprağıyım bugün, hakkımdır. Olmak istediğimiz her şey, aklımızdan geçen her şey hakkımızdır belki de. Ne bileyim bir şeyin hayalini kurmak kadar o hayali yaşamak da hakkımız değil mi yani? Bence hakkımız. Tabii şartlar her şey için müsait olsaydı eğer, pek olmaz ya neyse işte... Kopuk kopuk her şey, hiçbiri tam olarak bir araya gelmiyor. Özellikle son 10 gündür hissettiğim duygular bu kopukluğun asıl sebebi. Ölümle yaşam arasındaki ince çizginin hassaslığı, birini beklemenin ağırlığı, endişelerin yoğunluğu... Bence delirtebilir insanı. Birkaç insanın dudağından çıkacak iki kelimeye bağlı bazen her şey, bir başkası senin hayatını yıkabiliyor mesela sırf dudaklarını oynatabildiği için. Bir başkası karar verebiliyor senin adına, senden daha iyi bildiği için. Verdiği karar senin içinden geçen değil ki ama neden başkası veriyor o kararı? Benim mutsuzluğum bir başkasının bir şeyleri daha iyi bilmesinden geçiyor, işinin o olmasından geçiyor ve bunu da kabulleniyorsun. Her şeyi kabullenebilmeyi nasıl başarıyoruz acaba? Doğamız gereği en kötü şeye bile alışabilmemizden mi geçiyor bu da? En kötü, daha kötüsü olamaz dediğimizden bile kötü şeyler olabiliyor ve biz oturup buna da alışıyoruz. Alışırken ağlıyor, ağlarken gülüyoruz. Her alışkanlığa yeni bir dünya kuruyoruz, her gidene yeni bir ben oluşturuyoruz. Hepsinden sonra kendimizle yeniden tanışıyoruz. İçimizde keşfedemediğimiz kim bilir kaç ben var, kim bilir hangisi en çok ben. Hangisine geldiğimde son bulacak bilmiyorum. Bu bilinmezlik bir yandan da güzel değil mi? Sonsuz bir dünya içimiz ve bir sürü yeni hal keşfedebiliyoruz, iyi ya da kötü fark etmez. Ben oluyoruz. Ana karakterimize güncellemeyle bir şeyler ekliyor gibi. Daha az duygu olsun, biraz sevgi olsun, böyle baksın, şu renk saçı olsun, artık bunlar gülmesin, küfrü azaltsın, çay içmesin ama kahveye de düşmesin. İstediğimizi yaratabiliyoruz biz kendimizden, kendimizle derdimizin hiç bitmeyeceği bir dünyadayız. Ne güzel. Bugün derdim yok, bugün eklemek istediğim hiçbir şey, çıkarmak istediğim hiçbir şey yok. Sadece bu yazdıklarım var, bir gün bir yerde canım sıkıldığında dönüp baktığımda okuyabileceğim bir şeyler. Bu durgunluk dönemlerimde onu da yaptım, eskilere gittim. 10 yıl önce yazdığım şeyleri okudum, o anıları hatırladım, insanları. Hayatımda olanları saydım, olmayanları saydım. Birkaç isim unuttuğumu fark ettim, benim için bir şeyi unutabilmek bence mucizeydi. 10 yıl içinde ben bir mucize gerçekleştirmişim. Sevindim, garip bir şeye sevindim işte ne bileyim. Sonra bir dönem dinlediğim şarkılara baktım, listelerime baktım. Birileri demiş ki ''hadi şarkı önersene'' Yazmışım da yazmışım, onu da dinle bunu da dinle demişim. Yazdıklarımdan açtım birkaçını, normal zamanda da açıp dinleyebileceğim şeylerdi ama eskiye bakıp, görüp oradan hareketle açınca bir başka oldu. Anılarda kayboldum, çok güzeldi. Birkaç güzel şeyden biriydi işte. Şimdi de açtım Yiruma dinliyorum, Falling. Sene 2013. Heyecanlı zamanlardan biri ama o heyecanı paylaşmayacağım, üşenirim. Galiba hayatımı bir yerden bölmek istersem de 2011'den sonra bölerdim. Mesela 2011'e kadar ilk hayatımı yaşamışım, şimdi ikinciyi devam ettiriyorum gibi. Nedeni... Nedeni uzun, şimdi yeri değil. Yakın zamana geleyim, boş verelim o kadar geriyi. En son neye güldüğümüzü, neye ağladığımızı, neye kızdığımızı hatırlayalım. Ne zaman insan gibi hissettiğimizi düşünelim. En çok dün güldüm çocukluk anılarımla, en son yarım saat önce ağladım Neslican'a. Kızgınlığımı hatırlamıyorum, kızmamışım demek ki. Buna da sevinelim ve bu garip cümlelerin bir sonu gelsin. Çiçeklerin de solduğu mevsimdeyiz, yaprak dökmekten de çekinmeyin, giden şeylerin geri gelme ihtimali olduğunu düşünün ve akışına bırakın. Vaktiniz varken demiyorum, vakit ne zaman biter belli değil çünkü ama tam şu an, anlık olarak akışın içindesiniz, akışı hissedin bir de rüzgarı. Bence en güzel mevsimdeyiz. Dökülsün her şey, başlasın değişim ve dönüşüm. Buraya kocaman bir kalp bırakıyorum, belki bir gören olur da mutlu olur. Bir de ricam olur kendisinden, kalbi görünce elini kalbine götürsün, gözünü kapatsın 1 dakikalığına, aklından geçen her şeyi sesli olarak söylesin, söylediklerinin olacağına inansın. Kalbiniz olduğunu hep hatırlayın olur mu? Hakkınızdır. Duvarlara değil de biraz gökyüzüne baksın çiçekleriniz, değerlisiniz.
Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir. -hermann hesse-