İçimdeki şehri tek gören sendin oysa... Kaldırımlarını bir bir aşındıran yalnızca senin adımlarındı...
Bak sen gittin diye yıkıyorum her şeyi, bir daha kimse o şehirde yaşamasın diye, bir daha parklarında oynayan çocukların cıvıltısı olmasın diye...
Sen gittin diye ben de gidiyorum kendimden. Ölümüne bir sessizlik batıyor yüreğime...
Tanrıya kaldı gün, tanrıda kaldı huzur, tanrıyla kaldı umut, tanrınındı gözlerim, şimdi hepsi yalın ayak dolaşan düşte kaldı...

Haylaz bir kemancının nota bilmeyen parmaklarında en son şarkıyı sana yolluyorum şimdi. Bir aylak sesin mavi resimlere düşler kurdurttuğu anları vuruyorum yüzümden yüzüne, son kez. Aslında benimkisi kaçıncı sınıf gülüştü ki yerine düşmedi bir daha, hep havada kaldı ömrüm, hep aramızda kaldı gidip geldiğin umutlarım.
Nereye baktığını gördüm hep, nereden baktığını da, neden baktığını da, mimiklerinde devrimciliğin son şahı deviren hutbesi yazılıydı hep, geldikçe vurdun yüzüme, hangi sabah kurşuna dizmedinki aşkımızı, ve bilirdin güneş tepemizden kaybolunca yeniden bulacağımızı bizi, bilirdin ömür dediğinin bizden sonra geldiğini, kaçaktım sende, kimin alkışladığını görmediğimiz en güzel oyunumuzdu denizden esen rüzgar.
Şimdi bir kentin çöküntüsünü yüzüne asan tuhaf bir körüm ben, gördüklerim yaşadığımdan ibaret, kokundan buluyorum tenini, kokuma ulaşıyor yürüdüğün yolun sonu, ve hala namlusundaki son mermiyi taşıyan militan gibi duruyorsun hayatta, masada çırılçıplak kalıyorum, sıvasız yolculuğum kanında duruyor aniden, öpüşümden tanıyorsun dudaklarımı, öptüğüm teninden, aşinasın yalınlığıma, hem kim derki şehrimin bütün sokakları kocaman bir yalnızlık ağıtı yakıyor kendince; sana dile geldiğim bütün kelimeler kan revan şimdi...

Gidilemeyecek yol yoktur içimde, isyanın sarhoşluğu dilimde yürüyorum şimdi.
Sana en çok bu tepesinden bakıyordum İstanbulun, seni en güzel gördüğüm yerinden, sana dokunduğum, seninle olduğum en cüretkar nefesinden.
Anımsa hikayemizi, biz en çok gün ağırırken yolundaydık ömrümüzün. Senli benli değil, bizli seslerin kıvılcımında tutuşuyordu aşk... Koşuşturmadan varıyorduk sabaha, sonra zamana, sonra öğleden sonrası olmayan bir güne.
Biliyorduk aslında birgün öğleden sonrası da olacaktı günün, özlüyorduk, özlemle deniz sesini çekiyorduk içimize, ıssız ve ılıktı devrim, bekliyorduk an gelsin de ruhumuz cenderesinden kurtulsun diye.
Her şeyi "yalan değilmiş" vakitlerine sığdırıp uyuyorduk sonra, en uykusuz yanımızla, en yorgun en dinç en saf halimizi vuruyorduk bedenimize, çünkü biliyorduk bir gün öğleden sonrası da olacaktı günün... Görüyorduk..

Sonra ölüyorduk...
hikayenin sonu böyle bitmeyecekti, inanıyorduk...