A. J. BALFOUR 24 Nisan 1920

“Yahudi ırkının dağılmış olduğu tüm diyarlara bir mesaj göndermemiz isabetli
olur!”


Birinci Dünya Savaşı sırasında Filistin ve çevresi Osmanlı idaresindeydi.
İngiltere’nin desteklediği Arap güçleri Osmanlı hakimiyetine son verene kadar
da bu durum sürdü. İngiltere, savaşın sonunda, 1918’de bölgeyi işgal etti. 25
Nisan 1920’de alınan Milletler Cemiyeti kararıyla, İngiltere, bölgenin manda
idaresi için yetkilendirildi. Bu geçiş döneminde birtakım sözler verilmişti.
Sözgelimi 1916’da Mısır’daki İngiliz idarecisi Sir Henry McMahon, Osmanlı’nın
Arap illerinde Araplara bağımsızlık vermeyi vaat etmişti. Aynı zamanda galip
devletler Fransa ve İngiltere arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot
Antlaşması, bölgeyi bu ülkeler arasında ikiye bölüyor; Filistin’de ise
uluslararası idare kurulmasını öngörüyordu. İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur
Balfour (1848- 1930) ise 1917’de, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan
kurulması sözünü vermişti.

İşte bugün bile üzerinden duman ve kan eksik olmayan Filistin ve İsrail
meselesinin köklerini, Filistin’de Yahudiler için vatan kurulmasını ifade eden
1917 Balfour Deklarasyonu’na kadar götürmek mümkün. Osmanlı Devleti’nin
çöküş yıllarında Filistin’le ilgilenmeye başlayan ve İsrail Devleti’nin kurulması
yolundaki çalışmalarını hızlandıran İngiltere, çeşitli siyasî sebeplerden dolayı
bağımsız bir Yahudi Devleti’nin kurulması planlarını devreye sokmuştu.
Balfour, bu planın önde gelen mimarlarından biriydi. Kendisinin bizzat kaleme
aldığı ve bir mektup halinde yayınlanan Balfour Deklarasyonu, Yahudi lider
Edmund de Rothshild’e gönderilmişti. Ünlü deklarasyon şöyleydi:

Dışişleri Bakanlığı
2 Kasım 1917

Saygıdeğer Lord Rotschild,

Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi
Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu
iletmekten memnuniyet duyarım.
“Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Museviler için
yönelik göçü hızlandırdı. Sonuçta Filistin’i mandası altında bulunduran
İngiltere ve ardından ABD’nin de desteğiyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında,
14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kuruldu.
Şüphesiz ki tüm bu süreçte Balfour’un katkısı inkâr edilemezdi. Öyle ki,
1922’de Lord Islington, Britanya’nın mandayı kabul etmesine şiddetle tepki
gösterdiğinde, Balfour bir kez daha sahneye çıkıyor, Lordlar Kamarası’nda
yaptığı şu tarihî konuşmayla bir kez daha Yahudilere olan desteğini deklare
ediyor ve İsrail devletine giden yolun önünü biraz daha açıyordu.
* * *
“Aziz dostum (Manda’ya itiraz eden Lord Islington’ı kastediyor)
konuşmasında Yahudiler aleyhine hiçbir önyargı beslemediğini söyledi. Ben
de kesinlikle kendisine inanıyorum. Ben de aynı şekilde düşündüğümü,
yani kendilerine karşı hiçbir önyargım olmadığını söyleyebilirim. Ama
konumlarının ve tarihlerinin, dünya dini ve dünya siyasetiyle bağlantılarının
bir eşi benzeri daha yok. İnsanlık tarihinin başka hiçbir alanında da buna
benzer ya da benzer olmaya yaklaşan bir şey yok. Karşımızda, başlangıçta
küçük bir ülkede, en iyi ihtimalle Galler ya da Belçika büyüklüğünde bir
toprakta, ya da her durumda bunlara yakın büyüklükte bir ülkede yaşayan
küçük bir ırk var. Tarihlerinin hiçbir anında, ‘maddî güç’ olarak
isimlendirebileceğimiz bir konuma gelememişler. Bazen büyük doğu
krallıkları arasında kalıp ezilmiş ya da sürgün edilip dört bir yana
dağıtılmışlar. Sonunda da, bu ülkeden tümüyle kovularak dünyanın her
yanına dağılmış ama yine de, başka hiçbir yerde benzerine şahit
olamadığımız biçimde dinsel ve etnik geleneklerini muhafaza etmişler.
Bu, tek başına yeterince önemli bir şeydir ama bir de uzun yüzyıllar
boyunca bunlara nasıl davranıldığını düşünün. Bunu düşünmek hoş değil,
ama unutmak da mümkün değil. Dünyanın bazı yerlerinde, benim bu
konuşmayı yaptığım saate ve dakikaya kadar uzanan yüzyıllar boyunca
gördükleri muameleyi; nasıl zulme ve baskılara uğradıklarını; bütün bir
Avrupa kültürünün, Avrupa’daki bütün bir dinsel örgütlenmenin, bu ırka
karşı işlenen büyük suçlarda zaman zaman sorumluluğu olup olmadığını
düşünün. Bu ırkın bazı mensuplarının, kendilerine bu kadar çok kötü niyet
beslenmesi için fırsat sağlamış olabileceği fikrini kesinlikle anlıyorum, hiç
kuşkusuz sağlamışlardır da. Bu şekilde davranılan insanlar başka ne
yapardı, onu da bilemiyorum. Eğer bu konu üzerinde duracaksanız, onların
dünyadaki entelektüel, sanatsal, felsefî ve bilimsel gelişmelerde oynadığı
rolü de unutmayın. Ekonomik alandaki enerjilerinden bahsetmeye gerek
bile yok. Çünkü zaten Hıristiyanların dikkatini hep bu özellikleriyle
çekmişlerdir.

Saygıdeğer Lordlar! Sizden yaptıklarının diğer yönünü de düşünmenizi
istiyorum. Elini vicdanına koyarak konuşan hiç kimse –ve inanın
yapabileceğimden çok daha ölçülü ifade ediyorum bunu- bilimsel,
entelektüel ve sanatsal ilerleme sandalında onların tüm güçleriyle
küreklere asıldığını ve bugün de halen kürek çekmekte olduklarını inkâr
edemez. Onları her üniversitede, her öğrenim merkezinde bulabilirsiniz.
Zulüm gördükleri zamanlarda da –ki her durumda bir bölümü de kilise
eliyle zulüm görmekteydi- filozofları, büyük kilise ile birlikte kendi dinî
inanışlarına paralel düşünceler geliştirmekteydi. Ortaçağ’da bu nasıl
olmuşsa, daha eski çağlarda nasıl olmuşsa, bugün de öyle oluyor. Bütün
bu anlattıklarıma karşın, aramızda Yahudilerin durumundan memnun olan
kimse var mı? Onlar, ırklarının bu olağanüstü direnme gücü sayesinde bu
sürekliliği korumayı başarmış, üstelik bunu bir Yahudi Yurdu’na sahip
olmadan yapmışlardır.

Sonuç ne olmuştur? Kamu yaşantısına karıştıkları her uygarlıkta, birer
‘asalak’ olarak nitelendirilmişler. Kusura bakmayın ama zaman zaman ‘çok
yararlı birer asalak’ olduklarını söyleme cüretini göstereceğim. Ama yine
de siz saygıdeğer lordlar, yaptığı bütün hataların farkında olmayan
Hıristiyan âleminin, bu ırka, baskıdan uzak olacakları bir yurtta, başkalarını
incitmeden kendi kültürlerini kurup kuramayacaklarını göstermeleri için bir
şans tanımasını düşünmüyorsunuz. Oysa şu kadarını söylemek yeterli: Eğer
yapabilirsek yapacağız. Ve eğer yapabilirsek, acaba Yahudi ırkını
yurttaşları oldukları ülkelerde dostça ve etkili bir şekilde bağrımıza
basmakla, uygarlığımız üzerindeki eski bir lekeyi temizleme yolunda somut
bir adım atmış olmaz mıyız? O zaman, onlara diğer bütün ulusların elinde
bulundurduğu bir şeyi vermiş olacağız; tümüyle kendilerine özgü kültürü ve
gelenekleri geliştirebilecekleri bir yer, yerel bir yaşama ortamı.
Filistin Mandası’yla ilgili bu planı, olabilecek en maddîyatçı ekonomik
bakış açısından savunabilirim. Savunmayı denedim de. Umarım başarısız
olmamışımdır. Üstelik bu bakış açısından savunulabilir bir şeydir bu plan.
Mevcut nüfusu temel alan bakış açısından savunmayı da denedim. Umarım
onların zenginliğinin de sıkı sıkıya Siyonizm’in başarısına bağlı olduğunu
tatmin edici bir şekilde gösterdim. Ama bu iki öneriyi savunabilmek için
elimden geleni yaptıktan sonra, bunlardan başka ve bunların ötesinde bir
büyük ideal bulunduğunu kesin bir şekilde ifade etmek için yeteneğimi
sonuna kadar kullanmadan yerime oturursam, düşüncelerimi siz
saygıdeğer lordlara yeterince anlatamamış olduğuma inanacağım.
İnanıyorum ki, benim gibi düşünenlerin de böyle büyük bir ideali ve onu
gerçekleştirecek güçleri vardır.

Bu yolda başarısız da olunabilir. Bunun bir macera olduğunu inkâr
etmiyorum. Hiç mi maceraya atılmadık? Hiç mi yeni deneylere
kalkışmadık? Siz saygıdeğer lordların, hayal gücüne ulaşmayan sığlıklarda
kalmayacağını, bu macera ile bu deneyi haklı kılan bir dava varsa, bunu
göreceğinizi umuyorum. Hiç kuşku yok ki, Yahudi ırkının dağılmış olduğu
tüm diyarlara bir mesaj göndermemiz isabetli olur. Bu mesajda, Hıristiyan
âleminin onların inancına kayıtsız olmadığı; dünyanın büyük dinlerine,
hepsinden çok da saygıdeğer Lordlar Kamarası’ndakilerin çoğunun inanmış
olduğu dine verdikleri hizmeti takdir ettiği anlatılmalı ve koşullar gereği
bugüne kadar ancak onların dilini bilmeyen, onların ırkına mensup olmayan
ülkelerde meyve verebilmiş o büyük yeteneklerini İngiliz yönetimi altında,
barış ve huzur içinde geliştirme fırsatı bulmaları için elimizden geleni
yapma arzusunda olduğumuz ifade edilmelidir. İşte benim gerçekleştiğini
görmek istediğim ideal de, savunmaya çalıştığım politikanın temelindeki
amaç da, beni en derinden etkileyen durum da budur.”

Temmuz 1922


Tarihi Değiştiren Konuşmalar-Ali Çimen (Balfour Deklarasyonu)


-Arthur James BALFOUR