ForumDenizi.Com

ForumDenizi.Com (https://www.forumdenizi.com/)
-   Üye Günlüğü (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/)
-   -   Börü Tonga'nın Otağı (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/18225-boru-tonganin-otagi.html)

Farkedmez 06 July 2019 15:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Vietnam Savaşı Sırasında ABD'nin Savaş Tarihine Geçen Trollüğü: Klozet Bombası
1 Kasım 1955 – 30 Nisan 1975 arasında cereyan eden Vietnam Savaşı, Doğu Bloku ülkeleri olan Kuzey Vietnam, Çin ve Sovyetler Birliği ile ABD destekçisi olan anti-komünist Güney Vietnam ve başta ABD arasında yaşanan savaş oluyor. ABD'nin klozet hamlesinin ise ne kadar etik olup olmadığı tartışılır.


klozet bombası, savaş alanlarının gördüğü en saçma trollüklerden biridir
vietnam savaşı'nın hızla sürdüğü 1960'ların ortalarında amerikan hava kuvvetleri, uçuş hayatlarının sonuna yaklaşan ve yakında jetlerle değiştireceği a-1h skyraider uçaklarını, kara kuvvetlerinin operasyon yaptığı noktalarda ileri hava trafik kontrolörleri (fac) vasıtasıyla yakın hava-yer desteği görevlerinde kullanıyordu. tek motorlu olan ancak hem dayanıklılığı hem de taşıyabildiği oldukça fazla mühimmat ile a-1h skyraider, bu tip görevler için o anda amerikalıların elindeki en iyi seçenekti.


4 kasım 1965 günü amerikan hava kuvvetleri için önemli bir gündü. o gün yapılacak görevde atılacak bombalar ile hava kuvvetleri vietnam'a toplam 6 milyon pound (yaklaşık 2721.5 ton) ağırlığındaki mühimmat atmış olacaktı ve bu özel gün kutlamayı hak ediyordu. bu iş için seçilen uçak o zamanki adıyla va-25 filosuna bağlı ne/572 kuyruk/burun numaralı bir a-1h skyraider'dı ve paper tiger ii olarak adlandırılan uçağı kullanacak kişi de va-25'in komutanı clarence j. stoddard idi. amerikalılar bu güne özel olarak kuzey vietnam hedeflerine atılacak sıradan bombaların yanında bir de özel silah seçmişlerdi; eski bir klozet!

klozet, filonun içinde olduğu uss midway uçak gemisinde kullanılan ama hasarlandığı için dökülen eski bir parçaydı. va-25'in pilotlarından biri atılmadan hemen önce klozeti görmüş ve aklına bunu vietnamlıların kafasına atmak gelmişti. gemideki silah teknisyenlerinin de yardımıyla önce klozetin etrafına uçağın kanat altındaki istasyona bağlanabilmesi için metal bir çerçeve yapıldı.


ardından önüne gerçek bir bombaya benzemesi için aktif olmayan bir tapa, arka tarafına da yine gerçek bir bombalardakine benzer finli kuyruk eklendi ve bu şekilde "mühimmat haline getirilen" klozet ne/572'nin sağ kanadına takıldı.


oluşan görüntü hem çok saçma hem de çok komikti ve olaydan haberi olmayan ama uçağın sağ kanadının altındaki garip şeyi gören geminin kontrol kulesindekiler, "572'nin sağ kanadının altındaki garip şey de ne?" diye sormak durumunda kaldı. gülüşmeler, şakalar sonrasında uçak havalandı ve bombanın atılmasını filme alacak olan kolundaki diğer uçakla birlikte mekong deltasındaki görev noktasına doğru ilerledi.

görev bölgesine gelindiğinde pilot stoddard, standart uygulama gereğince yerdeki ileri hava kontrolörüne taşıdığı yükü saydı ve en sonunda ekledi: "sani-flush isimli özel bir bombamız da var!". yerdeki kontrolör şaşırdı ama şaşkınlığı kanat altındaki klozeti görünce daha da arttı. görevin ilerleyen dakikalarında, taşınan bu "özel mühimmat" kuzey vietnam hedeflerinin birinin üzerinde yere atıldı ve böylece klozet bombası tasarlanma amacına uygun şekilde kullanıldı.

savaş alanlarının gördüğü bu büyük trollüğe imza atan pilot clarence j. stoddard ise bu olaydan birkaç ay sonra, ekim 1966'da yine 572 numarayla uçarken yerden atılan 3 adet hava savunma füzesi ile vurularak düşürüldü ve hayatını kaybetti.

bu aslında amerikalılar için uçakla düşmana atılan ilk garip nesne değildi. bu olaydan çok önce, kore savaşı sırasında ağustos 1952'de uss princeton gemisindeki va-195 filosundakiler, kuzey koreliler için buna benzer bir şey hazırlamışlardı. bir ad-4 skyraider uçağının gövde altı paylonuna takılı olan bir bombaya eski bir lavabo taktılar ve uçağı uçuşa verdiler.


bu durumu gören ve çok kızan filo komutanı 1 hafta boyunca o şekildeki bombanın atılmasına izin vermedi ancak basında çıkan haberler sonucu oluşan baskıya dayanamadı ve bu sürenin sonunda bombanın pyongyang'a atılmasına izin verdi:


Farkedmez 06 July 2019 15:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Gayrimeşru Çocuğu Yüzünden İdam Mahkumu Olan Margaret Dickson'ın Ürpertici Öyküsü
18. yüzyıl İngiltere'sinde bir yasanın değişmesine vesile olan kadının öyküsü gerçekten ilginç.


iskoçya edinburg'da yer alan grassmarket meydanı tarihi alanının en popüler hikayesi margaret dickson’a ait olanıdır.

eylül 1724 yılında edinburg, iskoçya'da yaşayan margaret dickson hayatını balıkçılık yaparak geçirmektedir. soğuk kış günlerinde bir başına yaşamak zor olduğundan zengin evlerden birinde bir hizmetçi olarak çalışmış ve o dönemde hamile kalmıştır.
işini kaybetme korkusu ile kimseye bir şey söylemeden çocuğunu gizlice tek başına doğum yapmış ve bebek ölü doğmuştur. ölü doğan bebeğini nehir kıyısına atmış.

küçük bebeğin cesedi aynı gün bulunur ve çok kısa sürede margaret gayrimeşru bebeğini doğurduktan sonra öldürdüğü gerekçesi ile yakalanır.


margaret dickson sorgusunda olan biteni olduğu gibi anlatır ama kimseyi inandırmaz.
iskoç polisi ve mahkeme heyetinin ellerinde kuvvetli deliller olmamasına rağmen suçlu bulunarak idam cezasına çarptırılarak ölüme mahkûm edilir.

büyük kalabalıklar önünde idam uygulanır.

margaret dickson'ın yasalar gereği, tarihi infaz alanında asılan dickson tam 30 dakika kalabalığın şahitliğinde idam sehpasında asılı kalır.

margaret dickson defnedilmesi için memleketi musselburgh’ta götürülmek üzere tabut içinde arabaya konulur. yola çıktıktan bir süre sonra, dickson’un tahta tabutundan sesler gelir... tabutun kapağı aralandığında, dickson’un uyandığı görülür.


bunun üzerine, yasa uygulayıcılar ne yapacaklarını bilemezler. zira yasaya uygun olarak asılma işlemi gerçekleşmiş, yani dickson cezasını çekmiştir. ölmemesi durumu ile ilgili olarak yasada herhangi bir ibare bulunmamaktadır.

üstelik olay, “diriliş efsanesi”ne dönüşmüş, halk arasında bunun tanrısal bir işaret olduğu konuşulmaya başlanmıştır. bunun üzerine, margaret dickson’ın serbest bırakılmasına karar verilir.

ancak yaşanan bu garip olay, yasaya yeni bir açıklama eklenmesine sebep olur.
idam cezasının yeni tarifine, “ölene dek” ibaresi eklenerek, böylesi durumlarda ölümün kesin olarak gerçekleşmesi garanti altına alınır. hikayenin kahramanı margaret dickson tanrının mucizesinden sonra 25 yıl daha yaşayacaktır.

bu olaydan sonra margaret “yarım asılan maggie” adı ile anılmaya başlanır ve şu anda şehir meydanında dickson'ın isminde bir birahane bulunmaktadır. aynı zamanda hayatı kitap haline getirilmiştir.

Farkedmez 06 July 2019 15:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Modern Köleliğe Rest: Pirus Zaferi, Daha Az Çalışanın Her Zaman Zenginden Daha Mutlu Olduğunu Suratımıza Çarpıyor


Ömrümüz boyunca bir şeyler için çabalıyoruz, işlerde çalışıyoruz, arta kalan vakitlerde tatil planlıyoruz fakat belki de 'kazanmak' ve 'başarmak' arasındaki farkı henüz büyük çoğunluk anlayabilmiş değil. Cemal Tunçdemir'in yıllar evvel kaleme aldığı 'Amacın ne arkadaşım?' yazısında dikkatimizi çeken iki hikayeyle hayatımızda çizmemiz gereken yolu hep birlikte sorgulayalım.

İlk hikaye, Meksika’nın ıssız bir sahil köyünde oltasıyla avlanan balıkçı köylüyle oradan geçmekte olan iş adamı bir Amerikalı turist arasındaki diyalogdan doğuyor.

İş adamı, yanına yaklaştığı balıkçının yakaladığı kova dolusu balığa hayranlıkla bakar ve sorar;

‘’Ne kadar sürede yakaladın?’’

‘’İki saatte’.’

‘’Günün geri kalanında ne yapıyorsun?’’

‘’Sabahları biraz balık avlıyorum. Sonra çocuklarımla oynuyorum. Öğle olunca karımla siesta yaparız. Akşamları, dostlarımla gitar çalıp içer, eğleniriz. Dolu dolu bir yaşantım var beyim’’

Bu günlük aktiviteleri duyduktan sonra iş adamı şaşkınlığa kapılır ve ‘’Ancak böyle sadece iki saat balık tutarak hayatta bir yere varamazsın!’’ der.

’Ne yapmam lazım?’’

‘’Balık tutmaya daha fazla zaman ayırmalısın. Bu sana çok kazandırır. Bir iki yılda kazandığın ekstra parayla bir balıkçı teknesi satın alabilirsin’’

‘’O ne işe yarayacak?’’

‘’Daha fazla balık yakalayacağın için tekne sayını artırır birkaç yılda balık teknesi filon olur. Sonra da Amerika’ya ihraç edebileceğin kadar balık yakalarsın.’’

‘’O zaman ne olur?’’

İş adamı yanıtlar: ‘’İhracatla çok çok daha fazla kazanırsın. En fazla 10 yıl içinde New York merkezli bir şirket kurarsın. Birkaç yıl sonra da hisselerini halka açarsın ve artık süper zengin olursun.’’


‘’Peki süper zengin olunca ne olur?’’

‘’Artık şu hayatta çalışmak zorunda kalmazsın. Bir sahil kasabasına yerleşirsin. Sabahları keyfince biraz balık yakalarsın. Sonra çocuklarına ayıracak bol vaktin olur. Öğlenleri karınla siesta yaparsın. Akşamları, dostlarınla vakit geçirip eğlenirsin. Keyif dolu bir yaşantın olur.’’

İş adamının başarılı bir hayatın sonunda elde etmeyi planladığı şeye balıkçı zaten sahiptir ama iş adamının hayata bakış açısı öylesine farklıdır ki başka yolları deneyen kimsenin hayat gayesini anlamlı göremez.

Balıkçının, para kazanmanın iddia ettiği amacını, çok para kazanmadan zaten gerçekleştirdiğini göremeyecek kadar körleşmiştir iş adamı. Gerçek bir zaferi hali hazırda yaşayan balıkçıya, 15-20 yılını feda etmesi karşılığında bir ‘Pirus zaferi’ vaat eder.


İşte aydınlanma sağlayacak ikinci hikaye de "Pirus zaferi" ile ilgili.

Epir’de kendi halinde mutlu bir krallığı olan Pirus, Adriyatik’in karşı kıyısına geçip İtalya’yı işgal etmeyi ve yeni yeni palazlanan Roma’ya saldırmayı planlamaktadır. Diyalog işte bu hazırlık döneminde gerçekleşir.

Cineas Pirus'a şöyle der: ‘’Romalıların çok iyi savaşçılar olduklarını duydum kralım. Tanrılar bize onları yenmeyi bahşederse bu zaferin neye hizmet etmesini öngörüyorsunuz?’’

‘’Bu çok açık değil mi?’’ diye konuşur Pirus: ‘’İtalya’nın efendisi biz olacağız ve tüm zenginlikleri bizim olacak’’.

‘’Peki öyle olunca ne yapacağız?’’ diye sorar bilge.

‘’Sicilya’’ der Pirus; ‘’Bu zengin ve kalabalık adayı kazanmamız artık çok kolaylaşacak’’.

‘’Sicilya’yı da kazanmamız savaşımızı sona erdirecek mi?’’

‘’Tanrılar bize bu zaferi yaşattığı zaman, artık bunu çok daha büyük bir zaferin basamağı yapmak kaçınılmaz olacak. Sicilya’ya sahip olduktan sonra Libya ve Kartaca’ya ulaşmaktan kim kendini alıkoyabilir ki?’’

’Kimse’’ der bilge: ‘’Bu da bizi bütün Helen dünyasının mutlak fatihi yapacak. Peki ondan sonra ne olacak?’’

Pirus keyifle yanıtlar:
‘’İşte o gün geldiğinde dostum, artık rahatlayacağız. Bütün gün güzel güzel içeceğiz. Keyifli sohbetler yaparak günlerimizi geçireceğiz.’’

Ve Cineas artık dayanamaz ve bu diyalogun tarihe geçmesine neden olacak o provokatif soruyu sorar:

‘’Peki bunu, kendimizi ve başkalarını bunca sıkıntıya sokmadan şimdi yapmamıza engel olan ne?’’Pirus, şaşkın şaşkın bilge dostunun yüzüne bakar ama aklına bir yanıt gelmez. Bu haklı uyarıya rağmen İtalya’ya girer ve savaşlara girişir.
İlk savaşlarda karşısına çıkan Roma ordularını yener ama her defasında kendi ordusunun da önemli bir kısmını kaybeder.

Askalum Savaşından sonra, ordusundan geriye kalana bakar ve ‘bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim’ şeklinde söylenir. İşte onun bu sözünden dolayı da, kazananı nihayetinde bitirecek bir bedel ödenerek kazanılmış zaferlere ‘Pirus zaferi’ denir.

Pirus girdiği her savaş meydanından kazanan taraf olarak ayrılmasına rağmen, kazanmak için ödediği yüksek bedeller nedeniyle nihayetinde hezimeti yaşar. İtalya’ya sahip olacağım derken, önce ordusunu sonra da krallığını kaybeder.

Bu iki hikayeden ne çıkarmalıyız? Aslında yanıt belli. Hedeflerimizi hayata geçirirken bizi mutlu edecek şeyler zaten çok yakınımızda hatta yanı başımızdaysa onları yeniden ele geçirmek için büyük kayıplar vermek amiyane tabirle, ahmaklıktır.

Gelin bu çabalarımızın yersizliğini daha etkili bir biçimde anlatalım.

Farkedmez 06 July 2019 15:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Reddit'te ortaya çıkan yeni bir hayran teorisi, Thanos'un Asgardlıların çoğunluğunu neden katlettiği sorusuna mantıklı bir açıklama getiriyor.
Geçtiğimiz yıl vizyona giren ve sinema salonlarını yıkıp geçen Avengers: Infinity War, Thanos’un tüm sonsuzluk taşlarını ele geçirerek evrendeki canlıların yarısını yok etmek istemesini konu alıyordu. Thanos’un bu korkunç fikrine gerekçe ise evrendeki kaynakların sınırlı olması, canlıların ise sürekli olarak çoğalarak kaynakları yetersiz hale getirmesiydi.

Thanos, film boyunca savaştığı hiçbir karakteri öldürmeyi tercih etmedi. Çünkü o, canlıların zengin ya da fakir, güçlü ya da güçsüz ayırt etmeden rastgele bir şekilde yok edilmesi gerektiğini, adaletin ancak bu şekilde sağlanabileceğini düşünüyordu. Yani keyfi olarak kimseyi öldürmek istemiyordu.

Bununla birlikte film, son derece dramatik bir sahne ile başladı. Önce Loki’nin Thanos’u öldürmeye çalışırken öldüğünü gördük. Daha sonra ise Asgardlıları taşıyan gemi, güç taşı ile imha edildi ve yönetmenlerin söylediğine göre Asgard halkının büyük bir çoğunluğu gemi ile birlikte hayatını kaybetti.

Thanos, canlıların yarısını yok etmeyi amaçlıyorsa Asgardlılar’ın neden çoğunu katletti?
Reddit’te ortaya çıkan yeni bir hayran teorisi, Thanos’un neden Asgardlıların yarısı yerine çoğunluğunu katlettiğini açıklıyor. Thor: Dark World filminde Loki, Odin ile geçen bir diyalogunda yaklaşık 5 bin yıl yaşadıklarını dile getiriyordu. EosMan adlı Reddit kullanıcısının teorisi de bu bilgiye dayanıyor.

Thanos, evrende mutlak dengeyi sağlamak için uygarlıkları takip ediyordu. Asgardlılar, yaklaşık 5000 yıllık ömürleri ile nadiren 100 yıl yaşayan insanlardan 50 kattan fazla ömre sahipler. Bu da her Asgardlının bir Dünyalıya göre 50 kattan fazla kaynak tüketmesi anlamına geliyor. Thanos, kaynak dengesini sağlamak için daha fazla insan, daha az Asgardlı olması gerektiğine kanaat getirdi ve Asgard gemisini yok etti.

Elbette ki bu yalnızca bir teori. Kaç Asgardlının hayatta kaldığını ve kaderlerinin ne olacağını Avengers: End Game’de öğreneceğiz. Muhtemelen o zamana kadar geçmiş filmler ve gelecek filmler ile ilgili pek çok hayran teorisi daha ortaya çıkacaktır.

Farkedmez 06 July 2019 15:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Harry Potter Serisi, Hz. İsa ve Kutsal Kase Efsanesinin Modern Bir Yorumu mu?
Özellikle Harry Potter severler için duyulmadık bir komplo teorisi diyebiliriz.

ben kurgu yapıtlar konusunda teorileri yazmayı pek sevmem. ancak harry potter serisi hakkında çok sağlam bir teorim var. sağda solda araştırdım ama sanırım kimse bahsetmemiş. buradaki iddialar tamamen başka kurgu metinlere dayanıyor çünkü bahsedilen belgeler kanıtlanmadı. bu arada bu teoriyi anlatırken tüm harry potter serisinden spoiler yapacağımı da bildireyim.

ön hazırlığı yaptığımıza göre teorime başlayabilirim. harry potter kitapları bir çocuğun kötü bir büyücüden kurtulma hikayesi değildir. harry potter serisi kutsal kasenin bir alegorisidir. hatta j.k. rowling'in işaret ettiğine göre harry isa'nın soyundan gelmektedir.


şimdi iddia büyük, o yüzden parça parça başlayalım
ilk önce bilmemiz gereken şey şu, iddia edilene göre isa gerçek hayatında tanrı'nın oğlu değildi. kendisi bir yol göstericiydi. tanrılık sıfatı iznik konsilince kendisine verildi ve tanrı olmadığını söyleyen bütün kaynaklar yok edildi. ancak bir problem vardı. o da isa hayattayken mary magdalene ile evlenmiş ve ondan çocuk sahibi olmuştu. bu çocuk saklanmış ve bütün avrupa'ya yayılan bir soyu başlatmıştı. katolik kilisesi için işler ortaçağa kadar iyi gitti ancak haçlı seferleri sırasında daha sonra tapınak şövalyeleri adıyla anılacak grup bir şekilde kutsal kaseye ve isa'nın insan olduğunu kanıtlayan belgelere ulaştılar. ve bu belgeler ile avrupa'ya gelip katolik kilisesine şantaj yaptılar. katolik kilisesinden yüklü miktarda altın koparan tapınakçılar bütün avrupa'da hüküm sürmeye başladı. bazı tapınakçılar aldıkları altınlar ile sefahat yaşarken bazı tapınakçılar da sakladıkları sırrın kutsal olduğuna inanıyordu. bu nedenle sırrı korumak için yemin ettiler.


bu arada kilise belgeleri bir şekilde ele geçirmeye karar verdi. çünkü dışarıda olan sır, kendi çöküşlerine neden olacaktı. bu nedenle tapınakçıları ve onlara yakın olan herkesi satanist olarak mimleyip bütün avrupa'ya yayılan bir cadı avı başlattılar. cadı avı sırasında yakaladıkları insanlara işkence ederek sırrın saklandığı yeri öğrenmeye çalışıyorlardı. bu sorgulamalar ve işkenceler nedeniyle çoğu tapınakçı öldürüldü. sırrı saklamaya yemin eden şövalyeler baktılar risk büyüyor sion tarikatı adında bir örgüt kurup saklanmaya ve sırrı da beraberlerinde götürmeye karar verdiler. ayrıca isa'nın soyunu da bulmuşlardı. onları da korumaya başladılar. cadı avı sırasında kilise istediği bilgilere ulaşamadı ancak sırra sahip olanları yeterince korkutmayı başardı. artık kimse kendilerine şantaj yapacak durumda değildi. büyük ölçekli cadı avlarını bitirdiler ancak isa'nın soyunu aramayı hep sürdürdüler. bu yüzden sion tarikatı soyu hem korudu hem yetiştirdi.

şimdi bu söylediklerim genel olarak anlatılan şeyler, herhangi bir kanıt falan yok. bunu muhtemelen j. k. rowling de biliyor. şimdi başlayalım bu anlatılanların harry potter ile ilgisine. ilk önce dikkatimi çeken şey sion tarikatı liderlerleri listesi. bu listenin gerçek olmadığı kanıtlanmış durumda. ancak listedeki nicolas flamel ismi dikkat çekici. flamel simya ile uğraşmış bir insan ve hikayelere göre kendisi felsefe taşının da mucidi. bu felsefe taşı harry potter'ın ilk kitabının da konusu. iş burada garipleşmeye başlıyor çünkü flamel, dumbledore'un arkadaşı ve bu değerli hazineyi kendisine teslim edecek kadar güveniyor. neden? çünkü dumbledore da tarikatın bir üyesi.

bir de harry'ye bakalım
voldemort bildiğiniz üzere harry'nin annesini ve babasını öldürdü. dumbledore da üzerindeki tılsım geçmesin diye onu teyzesinin yanına bıraktı. buraya kadar her şey normal. peki neden potter ailesinin hiçbir üyesini görmüyoruz? harry hazır olana kadar büyücülük dünyasından uzak tutuluyor ama büyücü olduğunu öğrendikten sonra nasıl olup da hiçbir akrabasıyla karşılaşmıyor? uzaktan bir kuzeni olur başka biri olur, hiç kimse yok ortada. bildiğimiz üzere potter'lar safkan ve ünlü bir aile. ancak hepsi isa'nın soyundan geldiği için bir şekilde ortadan kaldırılmışlar. o yüzden harry kelid aynasının başında otururken sadece ölü akrabalarını görüyor.

bir de harry ve dumbledore ilişkisine bakalım. sion tarikatının isa'nın soyunu koruyup yetiştireceğini söylemiştik. dumbledore da tam olarak bunu yapıyor. işe harry'i korumakla başlamıyor bundan önce lilly ve james'i koruyordu. birçok insan tehdit altında ama dumbledore harry'le özel olarak ilgileniyor çünkü o da ölürse soy yok olmuş olacak. dumbledore'un tutup anka yoldaşlığı'nı kurmasının ve yönetmesinin de sebebi bu. bu biraz da kehanet ile ilgili tabi. çünkü daha öncesinde sybill trelawney tarafından dumbledore'a temmuz sonunda doğacak bir çocuğun voldemort'un sonu olacağı şeklinde bir kehanet veriyor. bu kehanet de harry'i seçilmiş kişi yapıyor. dünyada seçilmiş kişi olarak tanınan başka kim var? tabii ki isa.

bu yaşananlarda büyücü toplumu da önemli. öncelikle harry'nin sıkıcı bulduğu sihir tarihi derslerinde sık sık cadı avlarından bahsedildiğini duyarsınız. ayrıca bu toplumda din ile ilgili hiçbir bilgi yok. yani kiliseden falan hiç bahsetmiyorlar çünkü bütün büyücüler pagan aslında. ki bu da onların kiliseden önceki dinlerini koruduğunu gösteriyor.

kutsal kase efsanesine bakarsak da şöyle

kutsal kase'nin ingiltere'de saklandığını görürüz. yani genelde hikayeler bu şekilde ve kral arthur'un pek çok şövalyesinin kutsal kaseyi aramaya çıktığından bahseden efsaneler vardır. bu yüzden j. k. rowling'in harry'i kendi ülkesinde tutmasının bir sebebi de bu. çünkü harry aranan soyun temsilcisi. harry'nin ilişkileri de yine isa ile benzer. efsanede isa'nın mary ile evlendiğini söylemiştim. mary magdelene de genelde resimlerde kızıl saçlı olarak tasvir edilir. peki kızıl saçlı kim var? tabii ki ron ve daha sonra harry'nin eşi olacak ginny.

harry'nin kendisi de hep önemli bir insan olduğunu işaret ediyor. büyücü olmadan önce silik bir çocuk olan harry kalesine yani hogwarts'a gelince bir krala dönüşüyor. aslan kralların sembolüdür hep harry de sembolü aslan olan gryffindor'a yerleşiyor. sırlar odası kitabında şapkadan kılıç çıkarması da yine buna işaret. çünkü kılıç yine iktidarın ve krallığın sembolü. ayrıca son kitapta kim ölüp geri geliyor? harry. peki tarihte ölüp geri gelen en ünlü kişi kim? tabii ki isa.

harry'nin seçilmiş çocuk ya da kitaptaki adıyla hayatta kalan çocuk olması da biraz damdan düşer gibi aslında. rowling, harry'nin neden seçilmiş olduğunu tam yanıtlamıyor. trelawney'in yaptığı kehanet ve voldemort'un seçimi harry'i bu kehanetin konusu yapıyor diyorlar ama şöyle bir saçmalık var. o zaman neden james ve lily'i fidelius ile saklama gereği duydular? sonuçta voldemort'a karşı olan herkes risk altındaydı. voldy sirius'u da yakalasa öldürecekti diğerlerini de. onların üzerinde kullanılmayan bu tılsım neden lily ve james için kullanıldı?


bir de kehanet kimin seçilmiş olduğunu belirlemiyor. daha çok seçilmiş olanın ne zaman doğacağını belirliyor. yani harry'nin gelişini söylüyor. bu da şu yüzden önemli harry aslında saklanan sır ve bu sır artık açığa çıkıp kiliseyi temsil eden voldemort'un sonu olacak. kehanet de bunu anlatıyor.


gördüğünüz üzere harry potter serisi ile kutsal kase efsanesinin pek çok benzerliği var

bu paralellikler daha da genişletilebilir ancak ana fikri anlatmak için bu kadarı yeterli. ben açıkçası j.k. rowling'in bunu komplo teorisi düşüncesiyle yaptığını düşünmüyorum. kutsal kase hikayesi yada dini hikayeler pek çok masalda alegorik şekilde yer alır. bu da neredeyse bir gelenektir. ayrıca yazarlar okuyucuları için bu tür çift anlatılar kurup insanları şaşırtmayı severler. o da sanırım bu alegoriyi kullandı. ben de daha önce bir teori yazmamıştım ama yine de keyifliymiş.

Farkedmez 06 July 2019 15:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Harry Potter Serisinin Büyük Finali Hogwarts Savaşı, Şans Sıvısı Felix Felicis Sayesinde mi Kazanıldı?
Sanıyoruz ki Harry Potter ve Ölüm Yadigarları'nın finalindeki büyük Hogwarts Savaşı'nın kazanıldığı bilgisi artık spoiler olmaktan çıkmış bir durum. İnternet ortamında bugünlerde dönen yeni teorilere göre savaşın şans yardımıyla kazanıldığı pek aklımıza gelmemişti bugüne kadar.

hepimiz sanırım şunda hemfikiriz, harry potter öyle önemli, büyü gücü yüksek ve zeki bir büyücü değil. geçmişiyle olan duygu etkileşimi çok yüksek olduğundan yaptığı büyülerin etkisi çok büyük sadece. çünkü böyle bir vasat büyücünün bu kadar etkin bir biçimde yol olması belki de gerçekten şans faktörüyle sağlandı. bunlar elbette direkt benim çıkarımlarım değil. oradan buradan topladığım bilgiler var. fakat daha yıllar önce bile filmlerini izlerken ya da kitaplarını okurken, harry'nin vasat bir büyücü olduğunu ve bazı durumlarda hayli şanslı olduğunu düşünüyordum.

kısım kısım gidelim.


1- şans sıvısı nedir?
şans sıvısı; içen kişiyi şanslı kılan, amacı doğrultusunda yolundaki engelleri kaldıran ve başarıyla ulaştıran sıvıdır. içilen miktara göre şans sürenizi uzatabilirsiniz. şans sıvısı içerek kesin başarı garanti değildir ve bir şeyi yoktan var ederek elinize koymaz. sadece ihtimalleri güçlendirir ve engelleri yok eder. dikkatli olunmalıdır. yapımı uzun ve meşakkatlidir. en ufak hata içen kişiyi sonsuz uykuya hapsedebilir. diğer yandan, şans sıvısı belirli aralıklarla kullanılmalıdır. yoksa karakter değişimlerine varana kadar büyük hasarlara yol açabilir.

rowling, şans sıvısının ne kadar az ve uzun aralıklarla kullanılması gerektiğinin önemini çok kritik bir karakter üzerinden veriyor. horace slughorn! horace gibi rahatına düşkün, lüksü seven, başarı isteyen (özellikle geçmişinde) aç gözlü bir karakter bile hayatında sadece 2 kere kullanmıştır.


2- kullanım yerleri
şans sıvısı ilk olarak karşımıza 6.kitapta çıkıyor. ilk kullanım, harry'nin profesör horace'den anıları almak için kullanılmasını gösteriyor. ikinci kullanım ise, 6. kitabın sonunda ölüm yiyenlerin kaledeki küçük çaplı savaşı sırasında kullanılıyor. ginny'nin betimlemesine göre; hiçbir lanet onları vurmuyor, sıyırıyor adeta. bundan başka iksirin birebir kullanımından bahsedilen bir durum yok.

peki hogwarts savaşının kazanılmasında şans sıvısının ne etkisi vardı?

şimdi elimizdeki bazı kritik bilgiler şunlar.

1- harry potter vasat bir büyücü. yani, aslında basit bir 1v1 düellosu olsa ve bunda çeşitli saldırı ve savunma büyüleri kullanılsa voldemort üstün gelirdi. harry'nin kendi yaşıtlarından biriyle 1v1 yapması sonucu bile üstün gelecek olması muamma.

2- harry potter etrafında, birçok başarılı ve yetenekli büyücü ile yaşıyor. hermione, albus dumbledore ve severus snape bunlardan en önde gelenleri. ve birçok zor durumdan bu kişilerin bir şekilde (dolaylı ya direkt) yardımıyla kurtuluyor.

3- harry potter ve voldemort birbirlerine ikiz asa sebebiyle ölümcül hasar veremiyorlar. bu durum albus dumbledore tarafından kitapta anlatılıyor.

4- voldemort gerçekte harry potter'ı öldüremez. en azından ilk denemesinde öldüremez. çünkü öldüreceği şey, harry potter kendisi değil, kendi ruhu olacaktır. ki harry potter'ın kendisi bir hortkuluktur.

peki, hogwarts savaşında, harry, hermione ve ron kendinden yaşça büyük ve büyü gücü yüksek ölüm yiyenlere karşı nasıl üstün geliyorlar?

işte burada şans sıvısı devreye giriyor.

hogwarts savaşı gerçekleşmeden önceki durak aberforth dumbledore'un meyhanesidir. üçlümüz, hogsmeade köyünde orada saklanır ve aberforth onlara yemek ve kaymak birası verir. kaymak birasının içinde felix felicis, yani şans sıvısı vardı. aberforth içkilere koydu ve belirli bir süre etki etmesini sağladı.


peki artık şans etmeninin nasıl etki ettiğini nereden anlıyoruz?
1- harry'nin kayıp tacı çok az bir uğraşla bulması. bugüne kadar, üstünden yüzyıllar geçmesine rağmen, helena rawenclaw hiçbir öğrenciye ve hatta sormasına rağmen birkaç öğretmene bile asla yerini söylememiştir. bu kitapta açıkça belirtiliyor ama harry potter kısa bir uğraşla, hem tacın hikayesini hem de tacın yerini öğreniyor.


2- ihtiyaç odasında malfoy'un ölmemesi. malfyon'un ölmemesi kritik bir olaydır çünkü daha sonra narcissa malfoy'un yalan söylemesinin tek sebebi, oğlunun yaşıyor olduğunu bilmesidir.

3- onlarca ölüm yiyen arasından neden voldemort narcissa'yı seçip harry'nin yaşayıp yaşamadığını kontrol etmesini istiyor... ki bu yolla, narcissa oğlunun yaşadığını öğrenip kaleye dönmek için yalan atıyor. çünkü bir anne olarak, voldemort veya harry'den çok oğluna ne olduğunu öğrenmek.

4- harry'nin öldüresiyle nefret beslediği, hogwarts savaşından çok çok kısa bir süre önce birebir yüzleştiği snape'e neden anlayışla ve hatta şefkatle yaklaşıyor ölüm anında... ki bu yolla harry potter gerçekte arkada ne olaylar döndüğünü düşünselinde snape'in anıları sayesinde öğrenebiliyor ve voldemort'u gerçekte yenmesi için ne yapması gerektiğini öğreniyor.

bunlar şans sıvısı etkisi altında karşımıza çıkan en çarpıcı noktalar. elbette başka noktalar da vardır. ve yukarıdaki örneklere dikkat edin, tam olarak şans sıvısının nasıl işlediğiyle birebir bağlantılı.

şans sıvısı, size başarıyı anında sunmuyor, avucunuza bırakmıyor. sadece elde etme yolunda önündeki engelleri kaldırıp işinizi kolaylaştırıyor. yani iş ne olursa olsun, sonuç biraz da sizin gayret ve başarınıza kalıyor.

Farkedmez 06 July 2019 15:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Bir denizcinin seyir defterinden çıkan Atatürk hatırası sizi çok etkileyecek.



Yıl 1971...

Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Phıladelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük.

Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk.

Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu.

Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik ve geminin bordasına kadar getirdi.

Bu kibar Amerikalıyı ‘Türk kahvesi’ ikram etmek için gemiye davet ettim.

Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı.

Misafirimiz salonu inceledıkten sonra; “Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveyi içmeden gemiden ayrıldı.

Hepimiz şaşırıp kalmıştık.

Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk.

Bu olayı çok düşündüm.

Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti.

Karşılaştığımız bu sıradışı olaya başka açıklama bulamamıştım…

Yıl 1985 ...

İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirdiği için hastahaneye kaldırılmış.

İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim.

Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi.

Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum.

Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım.

“Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim.

Şu cevabı verdi;

“Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı.Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”.

Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…


Yıl 1988 ...

Ekvador’un Guayaquil şehri.

Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım.

Bir okula rastladım. okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm.

Birinci büst Simon Bolivar’a aitti.

İkincisi Che Guavera,

üçüncüsü Fidel Castro,

Dördüncüsü Emiliyano Zapata

ve Beşinci büst Mustafa Kemal Atatürk’e aitti.

Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi.

Nereli olduğumu sordu.

Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi.

Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti.

Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” dedi.

O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.

YIL 1999 ...

Hindistan’ın Visakapatman limanındayız.

Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkanına girdim.

Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu gördüm. İncelediğim listede ‘Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri’ isimli bir kitap bulunuyordu.

Listede olmasına rağmen raflarda yoktu.

Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim.

Görevli, okulların yeni açıldığı, ilginin fazla olması nedeniyle kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı söyledi.

Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından bu kitabı alamadım.

Bir yandan bütün kitabevi benim olmuş gibi mutlu oldum, diğer yandan, derin bir acı ve üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda, çocuklara öğretilen Atatürk kendi ülkesinde üstü örtülmüş,

Yetkili yerlere gelen kişiler Onu bu ülke gençliğine öğretmemek için her şeyi yapmışlardı.

Üzüntümün nedeni buydu…

Yıl 2003 ...

Kamerun’un Douala Limanındayız.

Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti.

Kaptan Hırvattı.

Zabitan odasına geldiğinde, gelenin karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı.

Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü.

Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi”…

Yıl 2017 ...

Bangladeşin Chittgong limanındayız.

Gemiden inmiş limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum.

Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık.

Nedeni o olmamasına karşın özür diledi ve konuşmaya başladık.

Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyledim.

Hiç beklemediğim bir cevap verdi;

“Atatürk’ün çocuğusun yani” dedi. Heyecanlanmıştım.

Sohbeti sürdürdüm.

Birçok kimseye inanılmaz gelebilir ama bana şunları söyledi;

“En büyük Müslüman Atatürk’tür.

Biz Bangaldeş olarak onun öğrettiği yoldan gittik ve özgürlüğümüze kavuştuk.

Fakiriz ama onun yaptıklarını yaparsak fakirlikten de kurtulabiliriz.

O sadece Türklerin değil tüm Doğu halkları için de büyük bir liderdir ….

Kaynak:

Mehmet Ali Ergöz Hatıraları ...

Farkedmez 06 July 2019 15:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Paraguay'da Erkek Bırakmadığı İçin Çocukların Savaşmak Zorunda Kaldığı Üçlü İttifak Savaşı
Bir çay üretimi nelere yol açabilir? Paraguay'ın nüfusunu neredeyse yarıya indiren ve savaşacak erkek kalmadığı için çocukların savaşmak zorunda kaldığı üzücü savaşın hikayesi.


yerba mate çayının acosta nu savaşı ya da üçlü ittifak savaşı olarak bilinen savaşa sebebiyet vermesi ve bu savaşın hikayesi ufuk açan cinstendir. bu savaşta uruguay, brezilya ve arjantin birleşip paraguay'a karşı savaşmıştır. savaş sonunda trajik bir biçimde paraguay nüfusu neredeyse yok olmuştur.

savaştan önce bu bitki hakkında birkaç bilgi

güney amerika‘ya özgü küçük bir ağacın yapraklarından elde edilen çay, kafein ve teobromin gibi uyarıcıları içeriyor. özellikle kilo verme ve yorgunluğa karşı kullanılmakta; yeşil ve siyah çaya alternatif olarak gösterilmektedir. brezilya, arjantin ve paraguay başta olmak üzere tüm güney amerika kıtasında tüketilen mate yaprakları uyarıcı etkisi dışında içerdiği vitamin, amino asit ve antioksidanlarla vücudu ve bağışıklık sistemini güçlendirmek için kullanılmaktadır. mate çayı güney amerika’da geleneksel olarak içi oyulmuş derin bir su kabağı ile demlenmekte ve bombilla denilen metal bir kamışla içilmektedir. hatta che guevara bu bitkiyi astım hastalığına karşı kullanmıştır.


şimdi gelelim savaş ile olan ilişkisine
mate bitkisinin, ispanyol sömürgeciler tarafından yerel halkta görülmesiyle, sanayi bitkisi olarak yetiştirilmesine başlanmıştır. paraguay’ın ilk devlet başkanı jose gaspar rodriguez de francia zamanında ise ekilip biçilen bölgeler büyütülmüştür.

mate bitkisinin üretimi ile paraguay, ekonomik olarak oldukça güçlü bir konuma gelmiştir. 18 yüzyılın başlarında ve ilk yarısında paraguay'ın artan gücü, o dönem süper güç konumunda bulunan birleşik krallığı rahatsız etmiş ve paraguay'ın bu yükselişini durdurmak için ingilizlerin desteğiyle oluşan, brezilya, uruguay ve özellikle arjantin' in desteğiyle kurulan bu üçlü ittifakın, paraguay ile savaşa girmeleri dolaylı yoldan sağlanmıştır.

yani, üçlü ittifak savaşının çıkış nedenlerinden birinin, mate çayının ekonomiye kazandırdığı katkılar olduğu söylenebilir. özellikle francia'dan sonra başa gelen carlos antonio lopez, ülkeyi kendi özel malı gibi yönetip ekonomiyi dış dünyaya ve uluslararası ticarete kapamıştır. ülke sadece ihracat yapıp kendi tüfek ve silahlarını imal etmeye ve ülkelerine yabancı ürün sokmamaya başlamıştır.

lopez, çeşitli devletlerle ittifaklar kurmaya, komşu ülkeler ile sınır anlaşmazlıklarına girmeye başlamış ve uruguay iç savaşında taraf olmuştur, adeta her tarafa ve her ülkeye karışmaya başlamıştır. politik tavırları ve karmaşık siyasi ihtirasları sebebiyle, aralık 1864 yılında brezilya ile savaşa girdi. tabii ki burada sadece lopez'i sorumlu tutmak doğru olmayacaktır. brezilya, uruguay ve arjantin hükümetleri de ingiltere'nin kışkırtmasıyla paraguay'a savaş açmıştır. çünkü bu ekonomik tablodan kendileri çok rahatsız idi.

1864 yılında başlayıp 1870 yılında sona eren savaş adeta bir soykırım niteliğinde olup latin amerika tarihinin en kanlı savaşıdır. bu savaş sonunda paraguay nüfusu 525 binden 221 bine düşmüştür. öyle ki savaşacak erkek kalmayınca çocuklardan oluşan birlikler savaşmıştır:


sağ kalanların sadece 28 bini erkek idi. lopez de 1870'te, cerro cora'da elinde silahla çatışırken öldürülmüştür. paraguay, savaş sonunda artık her şeyiyle kaybetmiş ve o tarihten itibaren güney amerika' da hiç bir konuda etkisi olmayan ülke konumuna düşmüştür. savaş sonunda hayatını kaybeden çocuklar anısına, her yıl 16 ağustos günü anma yapılmaktadır.

Farkedmez 06 July 2019 15:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Uçak Kaçırıp Fidyeyi Aldıktan Sonra Paraşütle Kaçan ve Gizemi Hâlâ Çözülemeyen Dolandırıcı: Dan Cooper
ABD toplumundaki ikinci Jesse James vakası olarak görülen D.B. Cooper'ın hikayesi devasa tesadüflerle örülü acayip bir polisiye.


d. b. cooper; tıpkı jesse james gibi, amerikan toplumunda bazı suçlulara karşı duyulan sempatinin örneklerinden biridir. öyle ki, adına yakılmış bir türkü bile bulunmaktadır (bkz: the ballad of d b cooper).


kendisinin basit bir suçlu olmanın ötesine geçerek efsaneleşmesini sağlayan olaylar 70'li yılların başında kuzeybatı abd'de vuku bulmuştur...
24 kasım 1971 tarihinde, northwest orient airlines firmasına ait portland seattle hattında 305 sefer sayılı boeing 727 tipi uçağı kaçırmış, sahte bomba düzeneğini hostese göstermiş, uçağın yere indirilerek, kendisine iki adet paraşüt ve 200.000 dolar para verilmesini istemiştir. uçak yere indikten sonra bütün yolcuları dışarı çıkartmıştır ve mevcut personelle tekrar havalanan uçak seyir halindeyken, sadece boeing 727 tipi uçaklarda bulunan ve arkaya doğru açılan kuyruk kapısından paraşütle atlamış ve 200.000 doları alıp kaçmıştır. olay şükran günü tatiline denk geldiğinden ve oregon'da hava durumu çok karlı olduğundan nereye indiği tespit edilemediği gibi bölgede yapılan aramalar da sonuçsuz kalmıştır. bu olaydan sonra abd federal havacılık dairesi'nin kararıyla, boeing 727 tipi uçaklara havadayken arka kapılarının açılmasını engelleyen bir aparat takılmış ve söz konusu alete dan cooper'a ithafen cooper vane (cooper vanası) adı verilmiştir.


olaydan 9 yıl sonra, 1980 yılında, aynı bölgede, 5800 dolar tutarında bir para ve boeing 727 tipi uçakların arka kapılarının nasıl açıldığını gösteren bir talimatname bulunmuştur.
parayı bulan çocuk bunları polise teslim ettiğinde, seri numaralarından dan cooper'a fidye olarak verilen paraların bir bölümü olduğu anlaşılmıştır. ancak polise ilgili deliller ulaştıktan kısa bir süre sonra st. helens yanardağı patlamış ve delillerin bulunduğu bölge volkan külleriyle kaplanmıştır. polis bölgede daha sonra aramalar yaptığında ise başka bir bulguya ulaşamamıştır. böylece olay iyice gizemli bir hale gelmiş ve çözülememiştir.

dan cooper'ın 1995 yılında ölen, ikinci dünya savaşı'na paraşütçü birliğinde katılmış olan duane weber adlı kişi olduğuna inanılmaktadır.
ancak olay sırasında dan cooper'ın elinde eldiven olduğundan fbi'ın yaptığı incelemelerde herhangi bir parmak izine rastlanılamadığı için bu durum kanıtlanamamıştır. duane weber'in dan cooper olduğunu düşündürten temel bulgular ise, eşinin, ölümünden üç gün önce hasta yatağında kendisinin dan cooper olduğunu itiraf ettiğini söylemesi ve 1978 yılında olayın gerçekleştiği bölgeye tatil yapmaya gitmiş olmalarıdır. ayrıca fbi tarafından hazırlanan robot resimlerle duane weber büyük benzerlik göstermektedir.


d.b. cooper uçak biletini dan cooper adıyla almış, ancak bir yanlış anlaşılma sonucu adamın adı medyada sürekli d.b. cooper olarak geçtiğinden dan cooper yerine d.b. cooper denmiştir. gizemi, zamanla amerikan dizilerine, filmlerine konu olmuş bir popüler kültür öğesi haline gelmiştir. dan cooper'a ithafen richard purdy adındaki yerel bir şarkıcı tarafından 1980 yılında yazılmış olan the ballad of d.b. cooper adlı şarkının yanısıra, sonraları başka sanatçılar tarafından da bu adam için şarkılar yazılmıştır.

Farkedmez 06 July 2019 15:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Dünyanın En Pahalı Para Birimi Neden Kuveyt Dinarı?
Yaklaşık olarak 13 Türk Lirası ve 3,30 Amerikan Doları'na denk gelen Kuveyt Dinarı'nın en pahalı para birimi olmasının altında basit bir sebep yatıyor.


kuveyt dinarı, kuveyt'in çok zekice bir strateji geliştirmesi sonucu dünyanın en değerli para birimidir. 1 kuveyt dinarı, 10 liradan fazla yapıyor. siz düşünün.


açıklayayım
bildiğiniz gibi kuveyt, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden. tüm dünyaya satıyor. fakat bir koşulu var kuveyt'in. "benim petrolümün ödemesini, sadece benim paramla yapabilirsin" diyor. euro/dolar falan geçmez. bu durumda alıcı ne yapıyor? milyonlarca, milyarlarca kuveyt dinarı satın alıyor ve ödemesini yeniden aldığı parayla yapıyor. bu sayede kuveyt dinarı ülkede kalmış oluyor, bu bir. sattıkları para üzerinden döviz kârı oluyor, bu iki. bir de satılan parayı euro/dolar olarak ödedikleri için müthiş bir döviz rezervine sahip oluyorlar. nereden baksan kâr.

hahah oğlum harika lan bu arap bunu nasıl düşünmüş böyle? çok hoşuma gitti.

Kuveyt Dinarı'na dair ilginç bir bilgiyi de ekleyelim
1986 serisi banknotların önemli bir bölümü 1990 yılındaki savaşta, kuveyt merkez bankası baskını sırasında ıraklı askerler tarafından ele geçirilmiştir. bunun üzerine kuveyt emirliği 30 eylül 1991 tarihinde yeni banknotlar piyasaya sürmüştür, ancak eski banknotların bir bölümü önceden tedavülde bulunduğundan bunların geçerliliği de hemen kaldırılmamış, banka sözkonusu banknotları yavaş yavaş piyasadan çekmiştir. bu durum zaman zaman spekülasyonlara yol açmış ve aslında son derece istikrarlı bir para birimi olan kuveyt dinarı hakkında, doksanlı yıllar boyunca, körfez savaşı'nda çalınan paraların bir gün, bir anda piyasada dolaşıma gireceği ve dinarın fiyatının aniden ve hızla düşeceği yolunda söylentilere yol açmıştır.

dipnot: savaştan sonra kuveyt emirliği, bm aracılığıyla, ırak hükümeti'nden, çalınan 350 milyon dinar tutarındaki banknotların iade edilmesini istemiştir. saddam liderliğindeki ırak ise bm'ye, bu paraların harcandığını ve ellerinde yalnızca 180 milyon dinar kaldığını belirtmiştir.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:15.

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.