ForumDenizi.Com

ForumDenizi.Com (https://www.forumdenizi.com/)
-   Üye Günlüğü (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/)
-   -   Börü Tonga'nın Otağı (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/18225-boru-tonganin-otagi.html)

Farkedmez 05 July 2019 22:02

Börü Tonga'nın Otağı
 
Günlüğümü de aynı isimle açayım şuraya..Ne zamandır bir paylaşım yapmıyorum günlük/kişisel sayfa bazında..

Farkedmez 05 July 2019 22:03

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
The Matrix'i İzlerken Dikkatlerden Kaçan Enfes Detaylar

The Matrix üçlemesini neden diğerlerinden çok daha ayrı bir yere koyduğumuzun ispatı niteliğinde film detayları.


the matrix, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en güzel filmlerinden biri. bu filmi diğerlerinden ayıran önemli özelliği filmdeki birçok detayın biz izleyenler tarafından tam anlaşılamamış veya dikkatlerimizden kaçmış olması. yazacaklarımı okuduktan sonra filmi bir daha izleyince bana hak verme ihtimaliz artacaktır diye inanıyorum.

öncelikle neo, insan değil; bir robot

matrix'in gelişmesine önemli katkılardan birini sağlayan önemli bir program. makina dünyası tamamen denklemlerle çalışan deterministic bir sistem. neo'nun, matrix'in kurucuları architect ve prime program'ın amacı insanoğlunun tahmin edilemeyen seçimlerini daha iyi anlayarak matrix'i her defasında daha da geliştirmek. neo bunu her defasında seçilmiş kişinin yanı kendisinin kodu ile matrix'e reset atarak yapıyor. şimdi filmde bunu aşağıdaki diyalogdan biraz anlayabiliyoruz.


mimar ile neo odada konuşken aralarında şu sözler geçiyor:

from the architect neo hears that his “function is now to return to the source allowing a temporary dissemination of the code you carry reinserting the prime program".

türkçe meali şu: mimar neo'ya diyor ki, görevin kaynağa geri dönerek taşıdığın kodu prime program'a tekrar yüklemek.

diğer bir noktada yine mimar neo'ya şu sözleri söylüyor:

"though the process has altered your consciousness, you remain irrevocably human".

yine çok açık bir şekilde mimar bilincin değiştirildi ama hala insanı tarafların kaldı diyor. şimdi bu noktayı destekleyen başka bir detay agent smith'in zion'a girebilmesi. aynı mantık aslında, agent smith bir virüs olarak prime program'a ait olan bir yeteneği öğrendi ve kendini kopyalayabiliyor. dolayısıyla zion'dan matrix'e bağlanmış bir kişinin bilincini değiştirebiliyor, vücut aynı olmasına rağmen zion'daki vücut aslında agent smith çünkü insanı yönlendiren bilincidir.


neo'nun diğer bir özelliği matrix'e kablosuz bir şekilde bağlanma yeteneği

bununla ilgili iki önemli detay var. birincisi sentinelleri hissedip kontrol edebilmesi. üstelik bunu gerçek hayatta zion'da ve makinalar şehrinde yapabilmesi. benzer detayı sentinelleri durdurduktan sonra iki dünya arasında tutuklu kaldığı zaman da gördük. neo'ya bakan hemşire neo'nun beyin dalgalarına bakarken diyor ki "komada olan birisi için ilginç beyin dalgaları görüyorum". trinity, nasıl olduğunu sorduğunda hemşire neo'nun beyin dalgalarının matrix'e bağlı olanlarla aynı olduğunu söylüyor. yalnız bu özellik neo'ya nasıl verildi o konu ile ilgili bir cevabım yok. belki makinalar insanların dna'larını değiştirmeyi öğrendiler onları yetiştirirken ya da vücutlarına bir donanım ekliyorlar insanları her şekilde takip edebilmek adına. bilemiyorum.



önemli başka bir konu ise matrix'de code exchange (kod değişimi) konseptinin olması

ilk bakışta hiç dikkat çekmeyen bu özellik aslında filmin önemli parçalarından birisi. daha ilk filmde bile gündeme geldi.

kod değişimi birkaç şekilde yapılıyor. birinci yol (kırmızı/mavi) haplar veya şekerler. birazdan daha detaya gireceğiz bu konuyla ilgili. diğer bir yöntem kavga etmek. bunun örneği kahin'i (the oracle) koruyan seraph, neo ile ilk karşılaştığında veriliyor. seraph, neo'ya "kavga etmeden kimin kim olduğunu anlayamazsın" diyor. yani the one'ın (seçilmiş kişi) o olduğu ancak kaynak kodlarına bakarak anlayabileceğini söylüyor. başka bir yöntem yiyecek vermek. bunun iki önemli örneği var. birincisi the french man (merovingian) bir pasta sayesinde restorandaki bir kızın kodunda değişiklikler yapabiliyor. ikinci örneği ise kahin ve neo arasında geçiyor. kahin neo'ya ilk tanıştıklarında bir kurabiye yani cookie veriyor! cookie, şimdi düşününce çok mantıklı geliyor değil mi? kahin aslında neo'ya şeker ya da kurabiye vererek neo'nun kaynak kodunu patch (ya da update) ediyor. öncelikle neo, mr. anderson'dan neo haline kahin ile görüşüp bir kurabiye yedikten sonra dönüşebiliyor. yine aynı şekilde neo'nun geleceği görmesi. bu kahin'e ait bir özellik. bunu merovingian zaten dile getiriyor. diyor ki "kahin'in gözleri alınamaz sadece verilebilir". yani kahin'in geleceği görme özelliği alınamaz sadece verilebilir. neo geleceği görme özelliğini kahin ile buluşmasından sonra elde ediyor. her seferinde kahin, neo'ya bir şeker ya da kurabiye vermeye çalışıyor, neo 'yu bir şekilde yönlediriyor aslında.



filmde dikkate değer başka bir nokta ise kahin'in rolü

kahin, mimar'ın da daha önce belirttiği üzere the prime program. yani ana kurucu program. bunun ile ilgili ipucu agent smith kendini kahine kopyaladıktan sonra neo ile agent smith'in ilk buluşmasında veriliyor. agent smith, neo'ya ne diyor ki: "bak! dünyayı ne hale getirdiğimi beğendin mi?". yani agent smith, kendini prime programa kopyaladıktan sonra prime programın kontrolünü ele geçirip matrix'te istediği değişiklikleri yapabilir hale geliyor. agent smith uçmasını da zaten bu olaydan sonra öğreniyor farkındaysanız.

aslında kahin (oracle) yani prime programın neo ile ilk karşılaşması çok önemli ipuçları barındırıyor. aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

oracle: i know you're neo. be right with you.
neo: you're the oracle?
oracle: bingo. not quite what you were expecting, right? almost done. smell good, don't they?
neo: yeah.
oracle: i'd ask you to sit down, but your not going to anyway. and don't worry about the vase.
neo: what vase?
oracle: that vase.
neo: i'm sorry.
oracle: i said don't worry about it. i'll get one of my students to fix it.
neo: how did you know?
oracle: what's really going to bake your noodle later on is, would you still have broken it if i hadn't said anything.


şimdi hepsini çevirmeyeceğim ama son satır çok önemli, özellikle şu cümle: "what's really going to bake your noodle later on is...". şimdi kahin geleceği yazan, matrix'te geleceği kuran denklemleri yazan dolayısıyla kendi yazdığı şeyleri görebilen ana program. göremediği, yanıldığı ya da tahmin edemediği şey insanların tercihleri yani the choice. "everything begins with choice (herşey seçimle başlar)" ya da "no one can see beyond a choice they don't understand, and i mean no one (kimse anlamadığı tercihlerin - seçimlerin ötesini göremez, hiç kimse!)". tanıdık geldi mi?

şimdi makina dünyasının en büyük problemi insanların tercihleri çünkü ne kadar deterministik bir sistem kurarlarsa kursunlar insanların rastgele seçimlerine karşılık bir şey yapamıyorlar. dolayısıyla bu "random choice"ları daha iyi modelleyebilmek için insan özelliklerini en iyi ve gerçekçi şekilde öğrenmek istiyorlar. bunu da neo üzerinden yapıyorlar. kahin "bake your noodle later on (senin makarnanın sonra pişireceğiz)" derken geleceği görmenin ötesinde onu etkileyebildiğini de göstermiş oluyor. vazo örneği!


daha bunun gibi birçok konu var aslında. mesela key-maker'ın (anahtarcı) bahsettiği 314 saniye

size bir şey hatırlatıyor mu bu rakam bilemiyorum ama bana bir şeyler hatırlatıyor. hatta ipucu mimar'ın, neo'ya söylediği şu cümlede gizli:

"an anomaly, which despite my sincerest efforts i have been unable to eliminate from what is otherwise a harmony of mathematical precision". cümlede dikkat edilmesi gereken nokta "harmony of mathematical precision (matematiksel kesinlik (hassasiyetin) harmonisi)". size bir şey hatırlattı mı bilmiyorum, benim aklıma "mathematical precision ve harmony" diyince iki şey geliyor: pi ve altın oran.


soru: peki kahin'in neo'dan taraf olduğu gibi bir şey söz konusu mudur? kahin, matrix'in yok olmasını engellemek istemez miydi?

benim yorumum: matrix yok olmadı. sadece denge sağlandı. aslında kahin çok tehlikeli ama bir o kadar da akıllıca bir oyun oynamış oldu. daha önceki versiyonlarda matrix sürekli yıkılıyordu ve yeniden kuruluyordu. ancak neo'daki aşk ve sevgi özellikleri ("you remain irrevocably human") aslında bilerek konulmuş (kahin tarafından konulduğu mimar tarafından söyleniyor filmde) ve tehlikeli bir oyunun parçası, tamamen kötü bir yıkım yaratabilirdi. yani normalde neo architect (mimar) ile konuşurken de belirtildiği üzere sağ kapıyı seçip kaynak kodunu matrix'e götürüp 23 insanı alıp matrix'in yeniden kurulmasına yardımcı olmalıydı ama aşk ve tutku diğer kapıyı seçtirdi ki o kapıdan çıkarsa normal beklenen sonuç matrix'e bağlı tüm insanoğlunun öldürülmesi ve makinaların daha ilkel bir seviyede hayatlarını devam ettirmesiydi ("there are other certain life forms that we can survive or we can admit..." gibi birşey diyor artchitect orada) eğer neo başarısız olsaydı ama neo başarılı oldu ki o da kahin'in bir numarası, çünkü neo ilk neo olduğunda agent smith orada "purposely" (bir amaç için) bulunuyordu. agent smith'in neo tarafından öldürülmesi ve neo'un kodunun bir kısmının agent smith'in üzerine "printed" (kopyalanmış) olması da kahin'in bir oyunu.


sonuç olarak kahin, oynadığı tehlikeli oyun sayesinde matrix'in sürekli yıkılıp yeniden kurulma olayına bir son vermiş oldu, dengeyi sağladı. aslında en son sahnede architect kahin'e zaten bu oynadığın çok tehlikeli bir oyundu diyor dikkat ettiyseniz :) yani kahin'in oynadığı oyunun çok tehlikeli olduğunun asıl farkında olan architect. benim görüşüm tabii.

Farkedmez 05 July 2019 22:04

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


Viskili Haydut. Adamın tipine bakınca nasıl böyle bir baş rol ile film çevrilmiş diyebilirsiniz ama sıradan bir yüz bence filme çok şey katar. Ama oyunculuk olarak daha iyi birini bulabilerdir. Konusu güzel ama fazla şey katamamışlar sadece olayı anlatmışlar geçmişler. Hiç eğlence hayatından yaşadığı zorluklardan bahsetmiyorlar üstün körü geçiyor bu da filmi biraz sıkıcı yapıyor. Senaryosu gerçek hayattan alıntı olduğu için kurtarıyor bence. Daha iyi ellerde daha mükemmel bir film olabilirdi. İmdb puanı fazla bir abartı olmuş ama güzel filmdi, boş zamanda izlenebilir.

Neden birden yatılı okula gitti, neden hapse girdi, neden ortak aldı ve neden son soygunda tedirginken aniden girme kararı aldılar. Bunlar yüzünden film aynı seyirde gitti. Daha iyi olabilirdi.

Farkedmez 05 July 2019 22:05

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Ne zamandır bekliyordum sonunda nete de düşmüş. Harika yapmışlar yine deadpoola yarışır bir film olmuş. Göndermelerin hepsi çok güzeldi, özellikle wolverine'in ölümüyle ilgili olan ve diğer marvel karakterleri ve batman ile süperman göndermeleri. Üçüncüsü gelir mi bilinmez ama bu karakteri aslında yenilmezlerle de görmek gerekirdi. Belli olmaz belki eklerler bir gün :)

Farkedmez 05 July 2019 22:06

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
http://i67.tinypic.com/3326pli.jpg

Son Ders Aşk ve Üniversite

Ferhan Şensoy muhteşem bir karakteri canlandırmış, keşke devam etse diyebileceğim bir karakter. Konusu da işleyişi de mükemmeldi bence. Sakin ve insanı etkileyen yön veren bir film.

Farkedmez 05 July 2019 22:06

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Hintli bir yaşlı usta, çırağının herşeyden sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "Acı" diye yanıt verdi.

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

"Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye yanıt verdi genç çırak.
"Tuzun tadını aldın mı?" diye soran yaşlı adamı, "Hayır" diye yanıtladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

"Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.

Farkedmez 05 July 2019 22:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Berlin efsane öldü be

Farkedmez 05 July 2019 22:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


5 Çocukluk arkadaşın 30 yıldır her mayıs ayında oynadığı ebeleme oyununu anlatıyor. Büyüdükçe ebelemek için bir çok yenilikler şekiller ortaya çıkıyor. Farklı durumlarda bile oyunu oynuyorlar ama filmin ana konusu hiç ebelenmeyen jerry. Herkes onun peşine düşüyor..[

Farkedmez 05 July 2019 22:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


Daha önceki filmleri televizyonda çocukken izlemiştim. Ama bu yeni nesiller güzel çekilmiş. Tanıdık isimleri başrolde görmek güzeldi. Konu olarak güzeldi ikincisi de çıkmış o acaba hangi konu üzerinde yoğunlaşıldı. Neyse yarın izlerim onu da :)[

Farkedmez 05 July 2019 22:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
http://i67.tinypic.com/359elhi.jpg

Jurassic World 2 Yıkılmış Dünya


İlki kadar olmasa da güzeldi doyurucuydu. Blue olmasa bi halt beceremeyecekler. Para göz olanların sonunun ne olduğunu ortaya serdiler. Üçüncüsü çıkarsa eğer tüm dünya ya zombiler gibi yayılmış görücez herhalde.

Farkedmez 05 July 2019 22:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Yeni çekilen iki taneyi izlemişken bunu da izlemek faydalı olacaktır dedim. Güzel filmdi, dönemin şartlarına göre harika yapmışlar. Dinazorlarla içli dışlı olmak son yapılanlara göre az olmuş doğal olarak aama bizim insanımız yapsa bu 25 yıl önceki film gibisini de yapamazlar. Yönetmen zaten çok iyi dünyaca ünlü adam boşa değil yani :)

Farkedmez 05 July 2019 22:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Yıllar Boyunca Uyuşturucunun Kralı Olan Pablo Escobar'ın Sonunu Getiren Neydi?

Escobar'ın elinden çıkan onca illegal ve korkunç iş nedeniyle öldürülmesi doğal gelebilir ama işin içinde sandığınızdan fazla siyaset var.


escobar, büyük bir ihtimalle uyuşturucu sattığı için değil uyuşturucu piyasasında tekel haline geldiği için öldürülmüş bir druglord'tur. kendisine karşı 90'ların başında yürütülmeye başlanan uluslar arası mücadele ve aktörleri beni bu sonuca odaklanmaya itmiştir.


pablo escobar 80'lerin sonu 90'ların başında tüm düşmanlarını elimine edip tek başına yer altı dünyasının patronu olmuştur

bu patronluk ise yasadışı dünyanın yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek başına elinde tutmanın yanısıra piyasa fiyatını da tek başına belirleyebilme imkanını kendisine tanımıştır. her ne kadar kendisinin döneminde suç dünyasının kendi içinde bir düzeni olmasına karşın nehirin öbür tarafındaki ticaret ortakları tarafından escobar'ın tek başına patron olması her işte olduğu gibi bu işte de rekabeti baltalayan bir durum olmuştur. zira escobar istediği zaman uyuşturucu arzını durdurabilecek ya da fiyatını manipüle edebilecek derecede güçlü birisidir. (90'ların başında 3 milyar dolara yakın bir serveti olduğu söyleniyordu)


esas savımıza gelecek olursak
escobar'a karşı kurulan uluslar arası organize ittifak bize güzel ipuçları veriyor. başta abd olmak üzere (ki kendisi en büyük uyuşturucu talebine sahip ülkedir) uyuşturucu ile bağları olan çıkar gruplarının abd yönetimi üzerindeki lobi faaliyetlerini arttırıp bunu aynı zamanda yaklaşan başkanlık seçimlerinde iyi bir imaj çalışması olarak gören baba bush yönetimine karşı kabul ettirmeleri çok da zor olmamıştır. uyuşturucuya karşı sınır ötesi bir mücadele sürdüren bir cumhurtiyetçi bir başkan gerçekten muhafazakar çevrelerin zihninde gayet yerli yerine oturuyor. uzun uğraşlar sonucunda escobar'ın düşmanları organize edilerek (bkz: pepes) escobar elimine ediliyor ve piyasa bir anda kaos ortamına sürükleniyor. işte bu kaos ortamındaki mücadele uyuşturucu piyasasındaki fiyatı da tam rekabet piyasasına yakınlaştırıyor.

uzun sözün kısası en başta dediğimiz gibi serbest piyasanın palazlandığı dönemde tekel olmak pablo escobar'ın sonunu getirmiştir. uyuşturucu satması değil.

Farkedmez 05 July 2019 22:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Madalyonun Öbür Yüzüne Bakalım: 9 Eylül ve Sonrasında Yunan Tarafında Neler Yaşandı?
9 Eylül; Büyük Taarruz'un başarıyla sonuçlandığı, ülkemiz için önemi çok büyük bir gün.
Zaferimizin bizim için olduğu kadar Yunan tarafında da etkisi çok büyükmüş. Bir de olayın karşı tarafına bakmamızı sağlayan yazıyı Sözlük yazarı "veto" aktarıyor.


9 eylül, yunanistan'da 1922'den 1981'e kadar süren siyasal kargaşanın başladığı gündür.

9 eylül günü noktalanan kurtuluş savaşı ile ilgili olarak hep türk tarafını inceler ve yunan tarafının politik gelişmelerini gözardı ederiz. halbuki yunan tarafı 1919-1922 arasında oldukça ilginç siyasal gelişmelerle karşılaşmıştır.

tarih kitaplarımız yunanistan'dan söz ederken hep basbakan venizelos'un adını geçirir. önemli bir siyasal kliğin başlatıcısı olarak eleftarios venizelos, balkan savaşları'ndan beri türk tarafına oldukça zarar vermiş bir politikacıdır. 1919 günü izmir'in işgali kararını alan ve 1920'de yunan kuvvetlerinin izmir ve çevresinden çıkarak ankara'da mustafa kemal öncülüğünde yeniden oluşturulmaya çalışılan türk siyasal varlığını yok etmek için harekete geçmesi emrini veren başbakan kendisidir.



ancak 1920'de yunan toplumu artık savaşa ilgisini kaybetmişti.
venizelos karşıtı güçler, halkta oluşan savaş bezginliğini kullanarak “savaşa son”, “küçük ama şerefli yunanistan” sloganıyla, seçimlerde venizelos’u devirdi ve iktidara geldi. ancak gunaris başkanlığında kurulan hükümet vaatlerinin tam aksi bir karar alarak yunan kuvvetlerinin anadolu'yu işgal planını büyük bir şiddetle sürdürme kararı aldı. kurtuluş savaşı sürecinde yapılan bütün çatışmalar megalo idea olarak bildiğimiz büyük yunanistan ülküsünü yaratan venizelos zamanında değil, savaş karşıtı söylemlerle iktidara gelen başbakan gunaris hükümeti emri ile yapılmıştır. gunaris'in iktidarının ikinci senesinde, 1922'de 26 ağustos günü başlayıp 9 eylül günü neticelenen türk taaruzu karşısında anavatanına geri çekilmek zorunda kalan yunan kuvvetleri ülkede büyük kargaşaya neden olmuştur.


yunan toplumsal bilincinde bu kayip öylesine büyük yer kaplar ki yunanlılar bu olaydan mikra asiatiki katastrofi -küçükasya felaketi- olarak bahseder.

savaşın yükünü daha fazla çekemeyen yunan halkının öfkesine ek olarak 1919'da izmir'in işgal edildiği andan itibaren yunan ordusunun emperyalist hedeflerin aracı olmasına karşı çıkan yunan komünistlerinin haklı çıkmaları sonucu topladıkları büyük destekle ülkede komünist bir devrim ihtimalinin belirmesiyle izmir'in kurtuluşundan 5 gün sonra, 14 eylül 1922 günü atina'da bulunan kurmay subaylar darbe yaparak hükümeti devirmiştir. atina'da 100.000 kişilik kitlesel gösterileri bastırmak isteyen darbe yönetimi derhal bir ihtilal komisyonu kurarak savasta kusurlu olarak gördüğü başbakan gunaris'i, diğer 4 politikacıyı ve anadolu'daki yunan ordularının son başkomutanı olan hacıanesti'yi 15 kasım günü idama mahkum etti. mahkumlar aşâğılanmak amacıyla sırtları idam manasına ters duracak şekilde sandalyelere oturtularak sırtlarından vurularak idam edilmiştir. yunan kralı'nın general olan bir oğlu da idama mahkum olmasına karşın ingiliz hükümetinin ültimatomu sonucu cezası infaz edilmemiştir.

idam kararları o derece hızlı ve hukuksuz alınmıştır ki, 26 ağustos 1922'deki büyük taaruz sonrası türk ordusu tarafından savaş esiri olarak yakalanmış olan yunan ordusu başkomutanı general trikopis'in yunanistan'da idam edilmesi tehlikesine karşılık mustafa kemal yunan generalin bir süre daha kayseri'de misafir edilmesini sağlamıştır.


1922 küçükasya felaketi'nin etkileri yunan toplumundan 1930'ların sonuna kadar silinememiştir.
darbeden bir süre sonra tekrar başbakan secilen venizelos 1930'ların sonuna dogru istikrar sağlar gibi olsa da 1939 başlayan 2. dünya savaşı'ndaki italyan ve alman işgali ile yunan toplumu yeni bir kargasaya sürüklenmiştir. savaşın ardından 1980'lere kadar yeniden üstüste darbelerle sarsılan yunan toplumu 1922-1981 arasında sürekli krallık-cumhuriyet-darbe sarmalında yarım yüzyıl geçirmiştir. yunanistan ancak 1981'deki ab üyeliğinden sonra huzura erebilmiştir.

2010 yılında yunan yargıtayı aldığı bir kararla idamla sonuçlanan yargılamayı hukuk dışı saymış ve idam edilen 6 kişiye itibarlarını iade etmiştir.

kıssadan hisse: başkalarının savaşını yürütmenin pahası ağır olabilir.

Farkedmez 05 July 2019 22:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Alman Amiral Franz Von Hipper'ın Bir Emriyle Hitler'in İktidarına Giden Süreç
Hitler gibi acımasız bir politikacı nasıl bir siyasi ortamda sivrilip de liderliğe kadar yükseldi?


franz von hipper, 13 eylül 1863 doğmuş alman amiraldir. 1916 yılındaki jutland savaşı'nda alman kruvazörlerinin kumandanıydı. 1918 yılında verdiği bir emirle almanya'nın kaderi değişti. önce almanya'daki rejim yıkıldı. ve ardından hitler rejimine giden süreç başladı.



1918 yılının ortalarında almanya artık savaşı kaybettiğini anlamıştı


bundan sonra almanya adına yapılacak olan askeri hamleler daha fazla kayıptan başka bir şey getirmeyecekti. ancak alman komutanlar hırslıydı. hırsına yenik düşen komutanlardan birisi de amiral franz von hipper'di. von hipper'in planı ingiliz donanmasına karşı son bir hamle yapmaktı. alman donanması ne pahasına olursa olsun karşı saldıraya geçecekti. ancak bu hamle bizim tarihimizdeki "ya istiklal ya ölüm" hamlesiyle yalnızca isim benzerliği taşıyordu. çünkü savaş çoktan kaybedilmişti. yapılacak olan bu hamle "ya ölüm ya ölüm" hamlesinden başka bir şey değildi. adeta amaçsız bir intihar göreviydi. bunu almanya'daki herkes görüyordu. donanmadaki askerler de bunun farkındaydı. o yüzden amiral franz von hipper'in emrini dinlemediler. ve bulundukları gemilerde isyan başlattılar. isyan kısa sürdü. ancak bu isyan amiral hipper'in kararını değiştirerek donanmayı "kiel"e çekme kararı almasına yetmişti. dananın kuyruğu ise bu noktadan sonra kopacaktı.

gemiler kıyıya yanaşır yanaşmaz isyan eden askerlerden 47'si tutuklandı. sendikalar ise bu tutuklamaların haksız olduğunu söyleyerek, tutuklanan askerlerin derhal serbest bırakılmasını istedi. ancak bu istekleri kabul görmedi. bunun üzerine sendikalar halkı kitlesel bir gösteriye çağırdı. çağrıya uyan halk 3 kasım 1918 tarihinde üzerinde "barış ve ekmek" yazan pankartlarla beraber yürüyüşe geçti. bunun üzerine kolluk kuvvetleri halkın üzerine ateş açtı. ve yedi alman vatandaşı öldü. bu tepkilerin daha da şiddetlenmesine yol açtı. almanya'nın dört bir yanında içinde askerlerin ve polislerin de olduğu kitlesel bir isyan başladı. istekleri savaşın sona erdirilmesi ve kayzer'in tahttan inmesiydi.



o sırada almanya eyaletleri hala ufak tefek krallıklar tarafından yönetiliyordu. can ve mal güvenliklerinden endişe eden bu kraliyet aileleri de kendi haklarından feragat ettiler. ancak kayzer bunu kesinlikle reddetti. işler kızışıyordu. bu ayaklanmanın bir iç savaşa ve komünist bir devrime yol açabilme ihtimali vardı. en büyük endişeyi ise sosyal demokrat parti'nin lideri friedrich ebert taşıyordu. kayzer ise olaylar karşısında son derece etkisizdi.

tahtından feragat etmeyen kayzer'e karşı hamle liberal kanattan geldi
reichstag şansölyesi prens max von baden duruma el koydu. ve bir telgraf çekerek kayzer'in tahtı bıraktığını açıkladı. bunun üzerine durumu daha fazla kontrol edemeyeceğini anlayan kayzer süratle hollanda'ya kaçtı. ancak bu noktadan sonra da sular pek durulmadı.



ebert'in de desteğini alan prens max von baden, başkanlığını kendisinin yaptığı bir hükümet kurdu. bu hükümet demokrat parti, sosyal demokrat parti ve katolik merkez parti'den oluşuyordu. bu koalisyonun adı siyah kırmızı sarı koalisyonuydu. adını 1848 devriminin bayrağının renklerinden almıştı. amaçları ise almanya'da rus devrimine benzer bir komünist devrim olmasını engellemek ve parlamenter sisteme geçiş yapmaktı. ancak işler oldukça karışıktı. almanya bağımsız sosyal demokrat partisi ve spartaküs birliği hızla örgütleniyordu. büyük bir devrimci hareket başlamıştı. durumu kontrol altına almak isteyen ebert ilk önce baden'in istifasını istedi. ve 9 kasım 1918 tarihinde cumhuriyeti ilan etti. ve kendisi şansölye oldu. ebert oldukça kaygılıydı. komünizmin hızla yayıldığını ve halk arasında da oldukça karşılık bulduğunu görmüştü.

o sırada rus devriminin de vermiş olduğu özgüvenle 1919'un hemen başında kurulan alman komünist partisi ise hızla taraftar topluyordu. artık silahlanmışlardı. ve almanya'nın birçok bölgesinde ayaklanmalar oluyordu. ancak ebert de oldukça acımasızdı. genelkurmay başkanı hindenburg'la gizli bir anlaşma yaptı. ve savunma bakanı noske'yi her ne pahasına olursa olsun ayaklanmaları bastırmakla görevlendirdi. noske de kendisine verilen bu görevi oldukça kanlı bir şekilde yerine getirdi. 15 ocak 1919'da spartaküs birliğinin önemli isimlerinden karl liebknecht ve rosa luxemburg öldürüldü.

siyah kırmızı sarı koalisyonu 19 ocak 1919'da yapılan seçimleri ezici bir çoğunlukla kazandı. ve ebert yeni bir hükümet kurdu. ancak bunu berlin'de değil weimar'da yaptı. böylece weimar cumhuriyeti kurulmuş oldu. kurucu meclis ebert'i cumhurbaşkanlığına, scheidemann'ı ise başbakanlığa getirdi. ancak scheidmann başbakanlıkta uzun kalamadı. özellikle versay antlaşmasıyla dayatılan "savaş suçu" maddesi kabul edilebilir bir madde değildi. ve bu antlaşma halktan da büyük bir tepki alıyordu. scheidmann baskılara daha fazla dayanamadı. antlaşmayı imzalamadı. ve ardından istifa etti. yerine sosyal demokrat gustav bauer geldi. ve antlaşmayı imzaladı. bu tarihten sonra almanya için işler iyice zorlaştı. savaş tazminatları ve yüksek enflasyon weimar cumhuriyeti'nin belini kırdı. 1921-1922 tarihleri arasında alman markı dolar karşısında eridi gitti. 1 dolar 60 mark'ken, bir yıl sonra 1 dolar 8 bin mark oldu. ebert ise 1925 yılında öldü. geriye siyasi ve ekonomik bir istikrarsızlık bıraktı.


ve bu kaos ortamında bir kişi sivrilmeyi başaracaktı: hitler

sonuçta amiral von hipper kaybedilen bir savaşta verdiği saldırı emri nedeniyle donanmada bir isyan çıkmasına neden oldu. isyan neticesinde onlarca asker tutuklandı. bu tutuklamalar vicdanları rahatsız etti. askerlerin salıverilmesi için sendikaların liderliğinde bir halk ayaklanması başladı. komünist devrim için zaten hazırda bekleyen bir kitle vardı. onlar için de bu ayaklanma bulunmaz bir fırsattı. sonuçta halk kayzer'in istifasını istedi. ve ayaklanmaları bastıramayan kayzer soluğu hollanda'da aldı. komünist devrimden korkan ebert iktidarı ele geçirdi ve cumhuriyeti kurdu. ondan sonra da olaylar çorap söküğü gibi gelişti. amiral hipper'in verdiği bir emir adeta kelebek etkisi yarattı. o emir verilmemiş olsa ve bir halk ayaklanması meydana gelmese muhtemelen kayzer görevde kalacaktı. hitler'in kafası daha küçükken ezilecek ve belki de 2. dünya savaşı hiç çıkmayacaktı.

Farkedmez 05 July 2019 22:10

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Almanya'da Yahudi Soykırımının Temellerinin Atıldığı Vahşet Gecesi: Kristallnacht
Kristallnacht ya da Kristal Gece; 9 Kasım 1938 gecesinde Nazilerin, Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yaptığı kanlı saldırıya verilen ad.


1938'e gelindiğinde 1936 olimpiyat oyunları'nın yarattığı barış havası geçmiş, nazi hükümeti siyasi ve askeri açıdan dış tepkilerden çekinmeyecek kadar güçlenmişti. böylece yahudi toplumu üzerindeki baskıların gün geçtikçe artması, 17.000 polonya asıllı yahudinin 1938 ortasında sınır dışı edilmesiyle sonuçlandı. bu olay dış basından tepkilere yol açtı ancak hitler artık bu tür tepkileri umursamıyordu. vagonlara doldurulan bu insanlar polonya sınırına 3 km kala trenlerden indirildiler ve ss muhafızlarının gözetiminde sınıra götürüldüler. ama polonya'nın da onları vatandaş kabul etmemesinden dolayı iki sınır arasında sıkışıp kaldılar. polonyalı yahudi bir mülteci olan herschel grynszpan'ın babası da bu insanlar arasında kalıp hayatını kaybetmişti. grynszpan, intikam olarak 7 kasım 1938'de almanya'nın paris büyükelçiliğini basarak gördüğü ilk subay olan ernst von rath'ı öldürdü. ss ordusu komutanı himmler ve nazi generali heydrich, uzun zamandan beri yahudilere karşı harekete geçmek için fırsat kolluyorlardı. bu olay aradıkları fırsat olacaktı. tezat olarak bu fırsatı yaratan kişi aynı zamanda gestapo tarafından anti nazi eğilimleri yüzünden izlenen ernst von rath'dı.


bu olayı fırsat bilen nazi propaganda bakanı joseph goebbels, rath'ın öldürülmesini planlanmış bir yahudi komplosu olarak tanımladı ve alman halkının (ırkının) öcünü kanlı bir şekilde alması gerektiğini konuşmalarında ateşli bir tarzla halka empoze etti. sd'nin önderliğinde sa ve ss organize edildi. amaç halkın ani ve kontrolsüz şekilde harekete geçtiği imajı yaratmaktı. oysaki olanlar o kadar organizeydi ki bunlara bir hareket planı dahi verilmişti. hatta birtakım kurallar belirlenmişti: sadece yahudi mal varlıklarına zarar verilecek, bu yapılar herhangi bir alman mal varlığına komşu değilse yakılabilecekti. ancak komşu olduğu durumlarda mal varlıklarının yakılmasına müsade edilmemişti. ayrıca hiçbir surette yağmacılığa izin verilmiyordu. yağmanın cezalandırılacağı söylenmiştir.


9 kasım 1938 gecesi sa ve ss, gestapo denetiminde 24 saat sürecek dükkanların, evlerin ve özellikle sinagogların tahrip edilmesi işine giriştiler. bu sürede 7500 yahudi işyeri yok edildi ve 250 kadar sinagog ateşe verildi. çıkan çatışmalarda 91 yahudi hayatını kaybetti. yaklaşık 30.000 yahudi toplama kamplarına gönderildi, çoğu 3 ay sonra bırakılmasına rağmen 1000 kadarı kötü koşullar yüzünden öldü. yahudi mahallelerinin sokakları cam kırıklarıyla dolmuş ve ay ışığının altında parlıyorlardı. bu yüzden bu geceye "kristallnacht" (kristal gece) adı verilmiştir.


bir şey vardı ki naziler orayı hesaplarında atlamışlardı: bu yahudi mal varlıkları alman şirketleri tarafından sigortalanmıştı. bu yıkım yüzünden doğan zararı bu şirketler ödemek durumunda kalacaklardı ve bu şirketlerin büyük bir çoğunluğunun iflasın eşiğine gelmesi kaçınılmazdı. bunu gören nazi yönetimi hemen bir yasa hazırladı. 12 kasım'da yürürlüğe giren bu yasaya göre o gece olan olaylardan yahudiler sorumluydu, toplumu onlar provoke etmişlerdi. zararın faturasını onlar ödemeliydiler. 1 milyar reich mark'lık cezaya çarptırıldılar. bu yüzden birçok yahudi elindeki işyerini ve evini hükümete devretmek zorunda kaldı.


kristal gece, nazilerin yahudi politikalarında bir dönüm noktası oldu. 12 kasım kanundan sonra yahudileri alman toplumundan soyutlayan yasalar kısa bir sürede yürürlüğe girdiler. bunlardan biri de yahudi çocuklarının alman okullarında okumasını yasaklayan yasadır. yahudilerin artık varlıklarını sürdürebilmek için tek yolları almanya'dan göç etmekti, almanlar artık onları ülkelerinde istemiyorlardı. gestapo ve ss iç güvenlik kolu (heydrich'in yönetimindeki sd - sicherheitdienst) yahudilerin almanya için bir daha tehlike oluşturmamalarını sağlayacaktı.

kristal gece boyunca silahlı ss'in rolü çok az olmuştur. sd, olayın organizasyonunda yer almış ve sokak çatışmalarında sadece ss-totenkopfverbände askerleri yer almıştır, diğer silahlı ss alayları hiçbir şekilde bu geceye katılmamışlardır.

Farkedmez 05 July 2019 22:10

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Çayınızı Kahvenizi Alın Gelin: Tarihi Değiştiren ve Hitler'in Sonunu Başlatan Stalingrad Savaşı

Stalingrad Savaşı, II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Sovyetler Birliği'ni karşı karşıya getiren ve Sovyetler'in kazanarak Hitler'in de yenilebileceğini gösterdiği, 17 Temmuz 1942 ile 2 Şubat 1943 tarihleri arasında yaşanmış ve 199 gün sürmüş büyük bir tarihi olay. 20. yüzyılın geri kalanını şekillendirdiği söylenen savaşı inceliyoruz. Nedir Stalingrad Savaşı?

http://i63.tinypic.com/2wrogfa.jpg
Bir Sovyet askeri, 1943 yılında Stalingrad Merkezi plaza üzerinde Kızıl Bayrağı sallarken.


hitler 1942 yılında avrupa'nın büyük bir kısmını ele geçirmişti
doğuda da müttefikleri zor durumda bırakan japonya vardı. artık hitler'i avrupa da doyurmuyordu ve rusya'ya açılmak istiyordu. hitler'in generalleri yazın rusya'ya saldırılması için planlara başlamıştı. operasyona fall blau adı verilecekti. hitler'in hedefi rusya'yı kış mevsimi gelmeden dizleri üzerine getirmekti. rusya'nın büyük bir kısmı kıştan önce alınmalıydı çünkü bölgede kış aylarının ne kadar sert geçtiğini bilmeyen yoktu. hitler'in ilk hedefi voronezh şehriydi. planlara göre burayı ele geçiren almanlar daha sonra stalingrad ve volga'yı ele geçirecekti. eylül ayında kafkas dağları naziler'in kontrolüne geçecekti ve volga'nın etrafına kurulacak kordon ile ruslar'ın bu bölgeden batıya geçmesi engellenecekti.

28 martta almanlar japonlar'a anlaşma önerdiler. buna göre almanya rusya'ya saldırdığında japonya da doğudan saldıracaktı. japonya'nın amacı sovyetler'den toprak almak olmayacaktı. aksine amaç burada mümkün olduğunca sovyet askerini doğuya çekerek naziler'in yükünü hafifletmekti. japonlar ise bu tarihte böyle bir anlaşmayı kabul etmediler ve sessiz kaldılar.

hitler daha sonra karargahını vinnitsa şehrine taşıdı. burada rusya'ya karşı düzenlenecek operasyonu daha iyi yöneteceğine inanıyordu. hitler savaştan galibiyetle ayrılacağından çok emindi. hatta mağlubiyeti bırakın, savaşın 3-4 aydan fazla süreceğine dahi ihtimal vermiyordu. hitler kafkasya ile ilgili planlarını yapmıştı bile. buna göre kafkasya alman devletine katılmayacaktı ama burası doğal kaynaklardan dolayı sömürge ve stratejik bir askeri bölge olarak kullanılacaktı.

http://i63.tinypic.com/143gol4.jpg
1942 avrupa haritası.

24 haziran'da almanlar rus topraklarından 200 km kadar içeri girmişlerdi
bu sırada da rus askerleri sürekli geri çekilmek zorunda kalmıştı. çatışmalarda ön binlerce rus askeri öldürülmüş ve yüz bine yakını esir düşmüştü. o dönemde stalin iktidarı kaybetme paranoyası yüzünden binlerce rus subayını görevden almıştı ve rus ordusu komuta olarak çok zayıflamıştı. stalin bu yüzden ülkesini ikinci dünya savaşının dışında tutmak istiyordu ama bu mümkün olmamıştı. 29 haziran'da almanlar litvanya ve belarus'u da ele geçirmişti. hitler'in düşünceleri arasında "komünizmle nazizm aynı gezegende bir arada bulunamaz" vardı ve ona göre komünizm'i yok etmek için rusya'ya saldırıp rusya'yı zayıflatmak gerekiyordu.


17 temmuz'da avrupa'da hala canlı kalmayı başarabilen tüm yahudilerin toplanıp öldürülmesi emri çıktı
buna göre yılbaşında avrupa'da hiçbir yahudi kalmaması gerekiyordu. bir çok sağlıklı yahudi alman ordusu tarafından köle ve alman bilimadamları tarafından denek olarak kullanılacaktı ve işleri bitenler infaz edilecekti. ayrıca çatışmalarda yaralanan alman askerlere hastahanelerde yer açmak için durumu ölümcül veya yatalak olan bir çok alman hasta infaz edilecekti. almanlar rusya topraklarında yavaş yavaş ilerlerken önlerine çıkan yahudileri toplayıp öldürmeye devam ediyorlardı. ayrıca almanya'daki toplama kamplarına her gün trenlerle yahudiler taşınıyordu.


20 temmuz'da hitler kartal operasyonunun başladığını duyurdu
buna göre almanya'nın işgal ettiği rus topraklarındaki rus isyancılar temizlenecek ve bölge almanlar'ın tam hakimiyetine girecekti. aynı tarihte naziler'in saldırdığı bir yahudi köyünde, köylüler teslim olmak yerine köylerini ateşe verip direnişe geçince makineli tüfeklerle tarandılar. buradan kaçmayı başaran az sayıda yahudi, ormanlık alana geçerek moshe fish liderliğinde örgütlendiler ve rus direnişçilere katıldılar.


23 temmuz'da rus kasabası rostov ön don naziler tarafından ele geçirildi
hitler savaşı kazanmak için petrolün ve yakıtların ne kadar önemli olduğunu biliyordu. kullanılan ön binlerce tank ve binlerce savaş uçağının yakıta ihtiyacı vardı. bu yüzden hitler'in bir sonraki emri rusya'nın karadeniz kıyıları ile grozny ve bakü şehirlerinin ele geçirilmesiydi çünkü buralarda bolca petrol mevcuttu. bu ruslar'ın elindeki petrolü de azaltacak bir hareketti. naziler'in hedefleri arasındaki şehirlerden biri de stalingrad'di. naziler'in amacı burayı alıp burada ileri karakol kurduktan sonra leningrad'ı ele geçirmekti.

alman generaller hitler'i uyarmaya çalışıyordu çünkü hitler'in planı eğer başarısız olursa alman ordusunun sonu olabilirdi. çok sayıda askeri rus topraklarına yollayıp risk almak eldeki toprakların da kaybına neden olabilirdi. aynı tarihte ruslar stalingrad'a yedek askerlerinden 3 ordu asker yollamaya karar verdi. bu yaklaşık olarak 150-200 bin askere tekabül ediyordu. bundan önce almanlar'la ruslar'ın karşı karşıya geldiği çoğu çatışmada almanlar ezerek kazanmıştı. bu yüzden hitler askerlerine yine çok güveniyordu ve esir alınacak on binlerce rus askerinin nereye götürüleceğini planlamaya başlamıştı bile...

http://i67.tinypic.com/2508cgx.jpg
temmuzda alman kuvvetlerinden bir kare.

25 temmuz'da alman askerleri stalingrad'a 150 km mesafedeydiler
aynı gün ruslar askerlerinin moralini düzeltmek için daha önceden esir alınan birkaç bin nazi askerini leningrad sokaklarında askeri törenle dolaştırdılar. savaştan sonra ruslar şakayla karışık olarak "leningrad'a girebilen tek alman askerler bunlardı" diyeceklerdi.


27 temmuz'da naziler don nehrini geçip bataisk'e vardılar
aynı gün stalin 227 numaralı emrini yayınladı. buna göre askerler bir adım bile geri atmayacaklar, geri çekilen askerler veya orduda panik havası estirenler infaz edilecekti. askerler ne olursa olsun bulundukları alanı koruyacaklardı. stalingrad'dan çekilen veya kaçan ruslar vatan haini ilan edilecek ve idamla cezalandırılacaktı. bu emirden sonra harekete geçen sovyet partizanlar adolf beck adında bir alman memuru öldürdüler. bu memur işgal altındaki toprakların işlenmesi ve bu topraklardan çıkan yiyeceklerin alman ordusuna aktarılmasından sorumlu memurlardan biriydi. bu da ruslar'ın savaşta moral kazanmasına neden olacak bir olaydı.


1 ağustos'ta almanlar kafkasya'ya doğru ilerlemeye başladılar
aynı zamanda kafkasya ile stalingrad'ı birbirine bağlayan tren yolunun bir kısmını da ele geçirdiler. aynı tarihte ingiliz ve amerikanlar da rusya'nın elini hafifletmek için kuzey afrika'daki alman ve italyan askerlerine karşı saldırıya geçme kararı aldılar. amerikalılar'da avrupa'da yeni bir cephe açacak kadar asker yoktu ama naziler'i kandırmak için avrupa'ya saldırılacak ve büyük avrupa şehirleri yeniden ele geçirilecekmiş gibi planlar yapıldı ve bu planlar naziler'e sızdırıldı. bu naziler'de panik ve alarma sebep olacaktı. böylece naziler rusya'ya istediği gibi saldıramayacaktı. o dönemde amerika ile sovyetler'in ortak hedefi naziler'i avrupa'dan atmak olduğu için bu iki ülke müttefik gibi davranıyordu.


3 ağustos'ta almanlar stalingrad'ın güneybatısına gelmişlerdi ama şehre hala 100 km kadar uzaklıktaydılar.

4 ağustos'ta naziler kafkasya'nın bir kısmını ele geçirmişlerdi
bu da ingilizler'i paniğe sevk edecekti. buna göre ingilizler'in pers bölgesinde çıkarları vardı ve naziler buraya kafkasya üzerinden saldırabilirdi. ingilizler kuzey afrika'daki askerlerinin bir kısmını pers topraklarına çekmek zorunda kalabilirdi.

5 ağustos'ta almanlar armavir'e girdiler

buranın alınması kafkasya'nın alınmasından bir önceki hedefti. ingilizler almanların kafkasya üzerindeki niyetinin ciddi olduğunu anlamaya başlamışlardı.

9 ağustos'ta rus topraklarında ilerlemeye devam eden almanlar, karadeniz'e çok yakın olan maikop adlı şehri de ele geçirdiler
ruslar geri çekilirken bölgedeki petrol kuyularını ateşe vermişti. bu da hitler'in buradaki petrolden bir süre yararlanamayacağı anlamına geliyordu. karadeniz kıyılarındaki petrol kuyuları naziler'in ellerine geçmeden önce birer birer ateşe veriliyordu. naziler ele geçirdikleri bölgelerdeki yahudiler'i tutukluyordu ve yahudiler'den kaçabilenler sovyet direnişçilere katılıyordu. direnişçilerin buluşma yeri genelde ormanlardı.


12 ağustos'ta churchill ile stalin toplantı halindeydi
stalin ingilizler'den avrupa'da yeni bir cephe açıp nazi askerlerinin bir kısmını başka bir bölgeye çekmelerini istiyordu. churchill ise "avrupa'da yeni bir cephe açmak çok riskli olur, hedefimiz kuzey afrika'da bir cephe açmak" deyince stalin yüzünü buruşturdu ve "siz almanlar'dan niye bu kadar korkuyorsunuz anlamıyorum" dedi. o günlerde her ne kadar rusya ile batı avrupa beraber hareket etse de, ikinci dünya savaşı bitince bu iki kutbun karşı karşıya geleceğini herkes iyi biliyordu. bundan sonra alınan bir başka karar da müttefiklerin almanya'yı taş üstünde taş kalmayıncaya kadar bombalamasıydı. almanlar'a anladıkları dilde cevap verilecekti.


13 ağustos'ta almanlar elista şehrini de ele geçirdiler
stalingrad'ın yakınındaki rus şehirleri birer birer düşüyordu ve hitler'e göre sıra çok yakında stalingrad'a gelecekti. hitler bu tarihte ilk kez rusya'ya düzenlenen operasyonun başarısız olabileceği ihtimalini aklına getirmişti. bu da aynı anda iki cephede savaşmak demek olacaktı. bu yüzden hitler'in bir sonraki emri avrupa'nın sahillerine siperler kazılması ve 15 bin alman askerinin sahillere yerleştirilmesiydi. böylece batıdan gelecek olası bir tehlike için önlem alınacaktı.

http://i64.tinypic.com/103d6vl.jpg
12 ağustos moskova konferansından: churchill ve stalin.


14 ağustos'ta almanlar griffin operasyonuna başladılar
bu operasyonun amacı örsha ve vitebsk bölgelerinde direniş gösteren rus partizanların temizlenmesiydi. aynı gün ingilizler almanlar'ın kullandığı iletişim kodlarının büyük bir kısmını çözmüşlerdi ama almanlar'ın bundan savaşın sonuna kadar haberi olmayacaktı.


15 ağustos'ta almanlar kafkasya'daki ellerini sağlamlaştırdı
aynı zamanda stalingrad'a ilk saldırıyı başlatmaya karar verdiler. aynı gün stalin churchill'den askeri madde yardımı sözü aldı. aynı günlerde kanadalılar ve ingilizler batı avrupa'da naziler'e karşı saldırı düzenlediler ve çatışmalar iki taraf için de kanlı geçti.


19 ağustos'ta elbruz tepesini ele geçirip nazi bayrağı diken almanlar'la grozny arasında 200-250 km mesafe kalmıştı
almanlar kafkasya'nın büyük bir kısmını ele geçirmişlerdi ve stalingrad'ın etrafındaki çember de giderek kalınlaşıyordu. aynı tarihte leningrad yakınlarında ruslar almanlar'a karşı saldırıya geçmiş ve iki taraf da kayıplar vermişti.


22 ağustosta almanlar rus kasaba ve köylerini ele geçirmeye devam ediyordu

bu dönemde bölgedeki çingeneler direnişçilere yardım ve yataklık ediyordu ve direnişçilere yiyecek ve giyecek sağlıyordu. naziler bu tarihte bir askeri emir çıkarttılar. buna göre "eğer çingenelerin bir kısmını öldürürsek geri kalanlar bize karşı intikam için bilenecektir, bu yüzden çingenelerin tamamını öldürmeliyiz ve onlara en ufak bir merhamet göstermememiyiz" emri geçiyordu.


23 ağustos sabahı naziler volga nehrinin batısına gelip beklemeye geçtiler

almanlar stalingrad'ın dış mahallelerine ulaşmıştı. planlara göre gün boyunca uçaklar stalingrad'ı bombalayacaktı ve akşama da askerler şehri ele geçirecekti. ilerleyen saatlerde gökyüzünde nazilere ait 600 savaş uçağı görüldü ve bu uçaklar şehrin sanayii ve askeri bölgelerini bombardımana tuttu. stalingrad rusya ile avrupa arasında bir köprü görevi görüyordu ve stratejik olarak büyük bir öneme sahipti. almanlar gün boyunca şehri yoğun bir şekilde bombaladılar ama kara hücumuna geçmediler.

http://i64.tinypic.com/34ysg8k.jpg
ağustos 1942, stalingrad.

31 ağustosta hitler karargahında ilginç bir emir verdi
buna göre stalingrad alındıktan sonra şehirdeki 1 milyon erkeğin tamamı öldürülecek ve şehirdeki tüm kadınlar başka yerlere gönderilecekti. bu şehirde rus rejimine bağlı kimsenin kalması istenmiyordu. hitler şehri aldıktan sonra en ufak bir direniş istemiyordu ve şehri yeniden kaybetmek de istemiyordu. bu şehir onun için çok önemliydi. almanlar'ın kafkasya'daki ilerlemesi yavaşlamıştı ama bu onları pek endişe etmiyordu. almanlar'ın kafkasya'da petrol kuyuları hariç pek gözü yoktu. onların amacı stalingrad'ı almaktı.


2 eylülde stalingrad'daki kara çatışmaları başlamıştı
askerler karşı karşıya gelmişti ve almanlar karşılarında umduklarından daha sert bir direniş bulmuşlardı. almanlar bölgedeki partizanları yok etmek için askerlerini küçük gruplara bölüp çeşitli operasyonlar düzenleyeceklerdi.


3 eylülde almanlar volga nehrinin batı sahilini ele geçirdiler
aynı zamanda stalingrad'a bakan bu bölgede harekat üssü kurdular. aynı tarihte stalin generallerinden zhukov'a ulaşarak "stalingrad'ın kuzeyi ve kuzeybatısına yığabildiğin kadar asker yiğ ve hiç vakit kaybetmeden oradaki naziler'e karşı hücuma geç. senin için vakit kaybetmek su andan itibaren emre itaatsızlık kabul edilecektir. çok hızlı hareket et" mealinde bir telgraf çekti.


4-5-6 eylülde şunlar oldu
4 eylülde naziler'e ait bin tane savaş uçağı stalingrad'ı ağır bir bombardımana tuttu. şehirdeki bir çok bina alevler içinde, birçoğu da yıkılmış haldeydi.

5 eylülde ruslar toparlanarak şehrin dışındaki almanlar'a karşı hücuma geçtiler. birkaç saat süren çatışmalar sonunda almanlar ruslar'ı şehrin içine geri püskürtmeyi başardılar.

6 eylülde şehre rus uçakları tarafından paraşütlerle çok sayıda takviye asker indirildi.

7 eylülde almanlar şehre saldırdılar ama hiçbir ilerleme kaydedemediler
aynı tarihte kafkaslar'da alman askerleri yahudileri bulup öldürme işiyle çok vakit kaybedince bölgedeki alman ilerlemesi yavaşladı. bunun üzerine hitler bölgedeki alman generali wilhem list'i görevden aldı. aynı tarihte amerikan başkanı roosevelt "görünüşe göre milyonlarca alman askeri bu kişi rus topraklarında sert kış koşullarında telef olarak geçirecekler" mealinde bir açıklama yaptı.


8 eylülde ingilizler alman şehri düsseldorf'u yoğun bir şekilde bombaladılar
almanya'nın bombalanması stalin'a churchill tarafından daha önce verilmiş bir sözün tutulmasıyla alakalıydı.


13 eylül günü geldiğinde almanlar şehrin merkezine doğru ilerlemeye başlamıştı
almanlar'ın saldırısının şiddeti gittikçe artıyordu. gece saatlerinde şehrin dışlarındaki minina bölgesi de almanlar'ın hakimiyeti altına girecekti.


14 eylülde şehirde çok şiddetli çatışmalar yaşanıyordu
şehrin belli mahalleleri bir almanlar'ın bir ruslar'ın kontrolüne giriyordu. almanlar hücum edip bir bölgeyi ele geçiriyor, bir saat sonra ruslar karşı saldırıya geçip orayı geri alıyordu. ruslar yaralı ve sivilleri şehirden taşımak için volga nehri üzerinde küçük gemileri kullanıyordu. almanlar ise nehrin kıyılarına kadar gelmiş ve bu gemilere ateş açıyordu. aynı gün içinde iki rus gemisi batırılmıştı ve birinde yüzlerce yaralı asker, diğerinde de şehri terk etmeye çalışan çok sayıda sivil telef olmuştu.


15 eylülde stalingrad'da göğüs göğüse çatışmalar yaşanıyordu
ve her iki taraf da çok sayıda ölü ve yaralıya sahipti. mamayev kurgan mahallesini önce almanlar ele geçirmişti ve daha sonra ruslar ele geçirmişti. daha sonra savunma pozisyonu alan ruslar, almanlar'ın birkaç üst üste saldırısına rağmen mahalleyi savunmayı başarmışlardı.

18 eylülde rus deniz piyadeleri volga nehrinden gemiyle geçip stalingrad'ın kuzeyinde gemiden inip mevzilenmişlerdi
bölgedeki büyükçe bir tahıl ambarının etrafında mevzilenen rus piyadeler savunmaya geçmişti. aynı gün içinde almanlar buraya 10 defa saldırmışlardı ve her seferinde geri püskürtülmüşlerdi. aynı gün hitler'in karargahındaki bir toplantıda alman generallerden biri "rus şehirlerini almak istiyorsak onları önce tamamen yıkmalıyız ki direniş kalmasın" fikrini ortaya atacaktı. bu da direnişin ne kadar şiddetli olduğunu göstermeye yetecektir.


22 eylülde çatışmalar büyüdü
22 eylülde günlerce süren ve her iki taraftan binlerce askerin canına malolan çatışmalar sonunda almanlar stalingrad'ın şehir merkezine ulaşmıştı. burada rus askerlerine seslenen ve uçaklarla broşür atan almanlar, tüm rus askerlerinin teslim olmasını istiyordu. ruslar ise teslim olmayı kabul etmemişti. stalingrad'ın bir çok bölgesi hala ruslar'ın kontrolü altındaydı. hitler bu işe sinirlenip genelkurmay başkanı franz halder'i görevden alacaktı.


23 eylülde ruslar şehrin kuzeybatısındaki kenar mahalleleri geri almak için saldırıya geçti
bu saldırıya katılanlar arasında sibirya'dan gönderilen ve şehre nehir üzerinden feribotla giren 2 bin taze rus askeri de vardı. saatlerce süren çok şiddetli çatışmalar sonunda almanlar bu bölgeden geri çekilmeye zorlandı. almanlar aynı gün karadeniz sahillerindeki rus şehirlerine saldırdılar ama birçok şehirden geri püskürtüldüler.


24-25 eylülde olanlar ise şunlar
24 eylülde nazi üniforması giymiş 600 rus partizan nazilerin mevzilerine sızarak toplarla ve ağır silahlarla ateş açtıktan sonra geri çekildi. olayda almanlar'ın askeri tedarik bölgesi ve deposunda yangın çıktı.

25 eylülde alman tankları şehrin güneybatısındaki sanayii bölgesine girerek bazı fabrikaların alanlarını ele geçirmeye başladı. almanlar vargüçleriyle saldırıyor, ruslar da var güçleriyle direniyordu. şehrin çok kısa süre içinde ele geçirilemeyeceği anlaşılmıştı ve almanlar kişi burada geçirmeyi hiç mi hiç istemiyordu.


27 eylülde şehirdeki komünist partinin ana binasında nazi bayrağı dalgalanıyordu ama binadan geriye pek bir şey kalmamıştı
ruslar için bu bina bir prestij unsuruydu ve binanın geri alınması çok önemliydi. feribotla nehirden çok sayıda asker getirilmiş ve almanlar'ın ağır bombardımanı ve top atışı arasında bu askerler karaya çıkartılıp binanın yeniden alınması için karşı saldırı başlatılmıştı. hitler aynı gün şehrin ele geçirildiğini dünya'ya duyurmak için berlin'e geçmişti ama henüz almanlar şehri ele geçirmekten çok uzaktılar. şehrin birkaç yüz km kuzeyinde saldırı başlatan ruslar da nazilerin ellerindeki köylerden 25 tanesini geri almayı başarmıştı.

3 ekime girildiğinde şehrin bir kısmına almanlar, bir kısmına ruslar hakimdi
almanlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, rus direnişçileri şehirden atamıyorlardı. üstelik şehre dışardan takviye asker gelmesini de engellemiyorlardı. ruslar hala volga nehrinde feribot çalıştırıyor ve bu sayede şehre asker taşıyordu. yaralı askerler de şekilde şehirden taşınıyordu. naziler bunun önüne bir türlü geçemiyordu. son 10 günde 160 bin rus askeri volga nehri üzerinden takviye olarak şehre girmeyi başarmıştı.


5 ekimde stalin şehrin tamamının alman işgalinden kurtulunması emrini verdi
ayrıca ingilizler ruslar'a bir çok savaş uçağı bağışlayacaktı çünkü ruslar'ın elinde yeterince savaş uçağı kalmamıştı. amerikanlar da ruslar'a çok sayıda silah ve telsiz satacaktı.


11 ekimde almanlar şehre son bir saldırı yapıp tüm ruslar'ı şehirden atmak için hazırlıklara başladı
hazırlıklar üç gün sürecekti ve saldırı 14 ekimde başlayacaktı. bu sırada rus partizanlar bölgeye kafkasya'dan giden demiryollarını bir çok yerden havaya uçurmuşlardı ve almanlar'ın trenle bölgeye takviye göndermesi imkansızlaşmıştı. almanlar 14 ekim'de saldırıya başladığında saldırıda 300 tank görev alacaktı. bunların görevi şehrin altını üstüne getirip hayatta kalan kaç rus askeri varsa hepsini imha etmekti. şehirde bir çok bina yıkılmış ve harabeler kalmıştı ama buralar bile bombalanacaktı. özellikle şehrin sanayii bölgesine yoğunlaşan alman askerleri fabrikalarda saklanan ve direnen rus askerlerine bomba yağdırıyordu. bu fabrikalardan biri traktör fabrikasıydı. almanlar önce fabrikayı tamamen çember içine aldılar, sonra da saldırıya geçtiler. saldırıdan sonra fabrikanın dış kapılarına ulaşan almanlar yine saldırmaya devam ediyordu. fabrikanın her yeri alevler içindeydi ve çatışmalar hala bitmemişti. ruslar bir türlü pes etmiyordu. hatta bazen ruslar karşı saldırıya geçip almanları dışarı atıyorlar, sonra almanları geri gelip fabrikaya yeniden giriyordu. fabrikanın her katında, her odasında çatışma vardı. yıkılan binaların temellerinde bile çatışmalar sürüyordu. gün boyunca yaralanan 4 bine yakın rus askeri feribotla volga nehrinden taşınacaktı.


15 ekimde almanlar şehri bombalamaya ve saldırmaya devam ediyordu
ama şehirde kalan rus askerlerinin pes etmeye hiç niyeti yoktu. almanlar 15 ekimin sonunda saldırıyı sona erdirip 3 günlüğüne mola vermeye karar vermişti. şehir hala düşmemişti ve alman askerleri yorgun düşmeye başlamıştı.


18 ekimde almanlar şehre yeniden saldırdı
aynı gün şehirde çok şiddetli bir yağmur vardı. bir yandan yağmur, bir yandan mermi ve bombalar şehre yağıyordu. şehirdeki traktör fabrikası daha fazla direnemeyecekti. zaten geriye fabrikadan pek bir şey kalmamıştı. şehrin harabelerinde alman ve rus askerleri göğüs göğüse çarpışıyordu ve yıkılan binaların arasında binlerce ceset vardı. bölgedeki 4 fabrikada almanlar ne kadar uğraştılarsa ruslar'ı atamamışlardı. ayrıca bir çok mahallede rus kontrolü devam ediyordu.

21 ekimde almanlar şehri hala ele geçirememişti ama hitler "ruslar'ın şehirdeki son birkaç gününü yaşadığına" inanıyordu. kimse ruslar'ın daha fazla dayanacağına inanmıyordu.


kasım ayı geldiğinde ruslar şehri hala bırakmamıştı
almanlar şehri hala ele geçirememişti. almanlar ikinci dünya savaşının başından beri ilk kez bu kadar aciz durumdaydılar ve ilk kez insanların kafasında soru işaretleri dolaşmaya başlamıştı. bu belki de almanya'nın savaşı kaybedeceğinin ilk işaretiydi.


8 kasım'da olanlar şuydu
hitler "şehri ele geçirdik, şu anda ufak direniş cepleri var ve onları temizledikten sonra şehir tamamen bizim olacak" açıklamasını yapacaktı ama bu tam olarak gerçekleri yansıtmayacaktı. almanlar ellerindeki zırhlı ve hava araçlarını kuzey afrika'ya kaydırmaya başlamıştı. bu da stalingrad'a olan alman baskısını azaltacaktı.


11 kasımda topçu ve hava bombardımanını arkasına alan alman tankları sanayii bölgesine yine girip 2 fabrikayı daha ele geçirdi
ama şu ana kadarki gelişmeler hala almanlar'ın istediğinden çok uzaktı. aynı gün ruslar'ın pek sevmediği bir olay olmuştu. yaklaşan kış nedeniyle volga nehri donmaya başlamıştı. bu da volga nehrini feribotlar vasıtasıyla asker taşımak için kullanan ruslar'ın pek seveceği bir gelişme değildi. ayrıca yoğun rüzgar nedeniyle gün boyunca rus uçaklarından rus askerlerine paraşütle atılan yiyecek ve cephaneler de alman tarafına düşmüştü. şehrin tam ortasında alman tankları vardı ve şehirdeki rus savunması ikiye bölünmüştü. yine de ruslar pes etmeyecekti.


19 kasımda işler almanlar'ın istediği gibi gitmemeye başlamıştı
şehirdeki rus askerleri ellerinde kalan tüm gücü birleştirip almanlar'a karşı saldırıya geçecekti. bu da köşeye sıkışan bir kedinin son gücüyle saldırması gibi birşeydi. bu saldırı sonunda ruslar ağır kayıplar vererek şehri kaybedebilirlerdi veya almanlar'ı şehirden atabilirlerdi. kelimenin tek anlamıyla rus ruleti oynanıyordu. bir anda 3,500 havan topu ve roketatar almanlar'ın bulunduğu mevziye bomba yağdıracak ve almanlar ne olduğunu anlayamadan ruslar saldırıya geçecekti. ruslar'ın ilk hedefi almanlar'ın yanında getirdiği romanyalı askerlerdi. bu askerlerin arasında macar ve italyanlar da vardı ve bunların pek savaş tecrübesi yoktu. ruslar'ın ilk saldırısında bu askerlerden 65 bini kuşatıldı ve esir alındı. 24 saat içinde 65 bin düşman askerini esir alan ruslar böyle bir şeyi beklemiyordu.


20 kasımda ruslar turan taktiğine benzer bir taktik geliştirmeye karar verdiler
şehrin etrafında kuşatma halinde duran alman askerler çember içine alınacaktı. böylece çember içinde çember olacak, almanlar ironik bir şekilde ele geçirmeye çalıştıkları şehirde çemberin içine düşecekti. almanlar bunu anlamıştı ve alman generallerden von paulüs askerleri şehrin dışına çıkartmaya karar vermişti. olay hitler'in kulağına gittiğince çok kızan hitler, askerlerin şehirde kalıp sonuna kadar savaşması gerektiğini söyleyince almanlar kuşatmayı yarma fikrinden vazgeçtiler.


22 kasımda 250 bin alman askeri ruslar'ın kuşatması içinde kalmıştı
savaşın başında kuşatan almanlar'dı ve şimdi kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşmüşlerdi. general von paulüs yeniden kuşatmayı yarmak için hitler'den izin istedi ama telgrafına cevap alamadı. hitler çoktan berlin'i terk etmişti ve trenle yolculuk etmekteydi.


kasımın geri kalanında olanlar ise şunlardı
24 kasım'da hitler yeniden general von paulüs'a ulaşarak "bu şehri zar zor ele geçirdik, kesinlikle geri çekilmeyeceğiz, sonuna kadar savaşın, kuşatmayı yarmak gibi bir planımız yok" mesajını iletti. artık almanlar'ın bir çaresi kalmamıştı. ruslar'ın kuşatması da gittikçe daralan bir çember şeklindeydi.

28 kasımda ruslar'la almanlar arasındaki şiddetli çatışmalar devam ederken hitler stalingrad'a takviye asker yollayıp kuşatmayı dışardan kırmaya karar verdi. aynı zamanda ruslar da kafkasya'yı geri almak için karşı saldırıya geçmeye başladı.

http://i64.tinypic.com/f1gk8w.jpg
kasımda stalingrad'dan bir görüntü.
8 aralık'ta almanlar'ın tüm çabaları sonuçsuz kalmıştı
şiddetli çatışmalar devam ediyordu. almanlar hava kuvvetlerini kuzey afrika'ya kaydırdığı ve iki cephede mücadele ettiği için stalingrad'daki askerlerine dışardan pek yardım gönderemiyordu. kafkasya'da da ele geçirilen yerler birer ikişer yeniden kaybediliyordu. alman askerleri rusya'nın sert kısına pek hazırlıklı değillerdi. zaten yazın buraya geldiklerinde kısa kadar burada kalacaklarına ve çatışmaların hala devam ediyor olacağına kimse ihtimal vermiyordu.



17 aralığa gelindiğinde alman askerleri hala çemberin içindeydiler
çemberin içindeki askerleri kurtarmak için bölgeye gelen alman askerleri de sovyet çemberini kıramamışlardı. işin ilginç tarafı bu iki grubun birbiriyle iletişimi de çok azalmıştı ve ruslar bu iki grubu birbirinden uzak tutmak için mücadele ediyordu.

19 aralık'ta çemberin içindeki ve dışındaki alman askerleri bir araya gelebilmek için hücuma geçmeye karar verdiler. iki grup da rus askerlerine karşı saldırıya geçecekti ve çemberin içindeki askerler kurtarılacaktı. bundan sonraki hedef de şehri yeniden ele geçirmekti.


20 aralık'ta almanlar'ın çemberi kırmak için yaptıkları saldırı başarısız olmuştu
artık çember içindeki alman askerlerinden umut kesilmeye başlanmıştı. üstelik bu askerlerin tank ve askeri araçlarında çok fazla mazot da kalmamıştı. bu da onların kuşatmayı yarmasını daha da zorlaştıracaktı.


23 aralık zorluydu
23 aralık'ta rus kuşatmasını yarmak için dışardan gelen alman zırhlıları stalingrad'a 40 km mesafeye kadar yaklaşmıştı ve ruslar'a ateş açmaya başlamıştı. çemberin içindeki almanlar'ın araçlarındaki yakıt ise onları en fazla 25 km taşıyacak kadardı. bu durumda almanlar'ın ellerindeki askeri araçlarla kuşatmayı yarması imkansızdı.


aralığın geri kalanında şunlar gerçekleşti
24 aralık'ta çatışmalar tüm şiddetiyle devam ederken ruslar dışardan gelen zırhlıları şehrin dışında tutmaya ve şehirdeki kuşatmayı sağlam tutmaya özen gösteriyordu.

27 aralık'ta almanlar kafkasya'dan çıkmaya karar verdiler çünkü burada işler hiç iyiye gitmiyordu ve kış da sert yüzünü gösteriyordu.

29 aralık'ta stalingrad'a yakın olan ve almanlar'ın kuşatmayı dışardan yarmak için üs olarak kullandığı şehirlerden kotelnikovo ruslar tarafından ele geçirildi ve almanlar'a büyük bir darbe daha vuruldu.


1943'un yılbaşı almanlar için pek iyi başlamayacaktı
fransa'dan gelip stalingrad'a 40 km kadar yaklaşan almanlar, ruslar tarafından pusuya düşürüldü. ruslar almanlar'ı geri püskürtmekle kalmadılar, çatışmadan sonra onları takip edip kovalamaya başladılar. günün sonunda alman konvoyu şehre 250 km uzaklığa itilmişti. şehrin içindeki kuşatma halindeki almanlar da telef olmaya devam ediyordu.

4 ocak'ta mozdok, 5 ocak'ta nalçık şehirleri ruslar tarafından alman işgalinden kurtarıldı. kafkasya'da almanlar'ın pek bir etkisi kalmamıştı.


8 ocak isteği
8 ocak'ta stalingrad'daki operasyonları yöneten rus general rokossövsky alman general von paulus'a ulaşarak almanlar'ın teslim olmasını istedi. von paulus teslim olmak istiyordu çünkü şehirde artık savaşı kazanmak imkansızdı ama hitler aynı fikirde değildi. hitler inatla stalingrad'daki askerlerin sonuna kadar savaşmasını istiyordu.


9 ocak operasyonu
9 ocak'ta rus general rokossövsky şehirde çember içinde kalmış tüm alman askerlerinin imha edilmesi için ???????? ?o???o (operation ring) başlatıldı. ruslar şehirdeki savaşı bitirmeyi ne pahasına olursa olsun istiyorlardı ve bunun için binlerce alman askerini imha etmeleri gerekiyorsa bunu yapmaktan çekinmeyeceklerdi. son günlerde yüzlerce alman uçağı düşürülmüştü ve almanlar'ın bölgedeki askerlerine havadan tedarik yollaması imkansıza yakındı. ayrıca cephede 12 bin yaralı alman askeri vardı ve bunların da şehirden çıkartılması mümkün değildi. şu anda şehirde her şey almanlar'ın aleyhine işliyordu.


14 ocak'ta ruslar almanlar'ın stalingrad yakınlarındaki iki havaalanından biri olan pitomnik'e saldırdılar


buradaki havaalanı bir daha kullanılamaz hale getirildi. böylece stalingrad yakınlarında almanlar'a ait sadece bir havaalanı kalmıştı ve almanlar'ın şehirde çember içinde kalan askerlerine havadan yardım atması daha da zor hale getirilmişti.

24 ocak'ta von paulüs hitler'e ulaşarak teslim olmak için izin istedi
hitler de "şehirdeki direnişimiz son alman askeri ölene kadar devam edecek" cevabı verdi. aynı gün ruslar almanlar'a ait bölgedeki ikinci havaalanını da ele geçirdiler. böylece almanlar'ın bölgede hiçbir havaalanı kalmamıştı ve şehirdeki askerler kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydılar. aynı günlerde almanya seferberlik ilan edecekti ve ülkedeki 15 yasından büyük tüm erkekleri askere alacaktı.


27 ocak'ta churchill ve roosevelt savaşı bu yıl sonuna kadar bitirmeye karar vermişlerdi
bunun için de ruslar'a her türlü maddi ve silah yardımı yapılacak ve almanlar'ın rusya'dan tamamen atılıp avrupa'da köşeye sıkışması için hiçbir masraftan kaçınılmayacaktı. ayrıca almanya'nın havadan bombardımanı hızlandırılacaktı.


31 ocak'ta hitler von paulus'u mareşal rütbesine çıkarttı ama aynı gün von paulus ruslar'a teslim olmayı kabul etti
şehirdeki alman askerlerinin büyük çoğunluğu ruslar'a teslim olacaktı. o güne kadar şehirdeki 290 bin kadar alman askerinden 160 bini öldürülmüştü. 34 bin asker de bir şekilde şehirden çıkartılmıştı. geriye kalan 90 bin asker de açlık ve donma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. bunların da bir çoğu esir düşecekti veya ölecekti.


2 şubat'ta almanya'da stalingrad mağlubiyeti için 2 gün yaş ilan edilecekti
savaşı kazanan ruslar'a da madalya verilecek ve zafer birkaç gün boyunca kutlanacaktı. bu sadece bir şehrin naziler'den kurtarılması değil, aynı zamanda naziler'in rusya topraklarındaki ilerleyişinin tamamen durdurulması demekti. sonraki birkaç günde ruslar saldırıya geçerek karadeniz kıyılarındaki alman işgalindeki şehirleri de kurtarmaya başladılar.

10 bin kadar alman askeri sovyetler'e teslim olup işkence altında ölmektense savaşmaya karar vermişti. şehirde gerilla savaşı başlamış ve saldıran taraf ruslar, gerilla savaşı yapan taraf da almanlar'dı. bu 10 bin alman 2 ay daha direnişe devam etmişti. mart ayında 3 bine yakını öldürülen almanlar'dan geriye kalanlar esir alınmıştı ve stalingrad savaşı tamamen bitmişti.


savaşın başındaki istatistikler

almanlar:

290 bin asker

3 bin top

500 tank

600 savaş uçağı (sonradan 1600'e cikartıldı)

ruslar:

190 bin asker

2 bin 200 top

400 tank

300 savaş uçağı


savaşın sonlarına doğru istatistikler

almanlar:


1 milyon asker

10,250 top

675 tank

732 savaş uçağı

ruslar:

1 milyon 100 bin asker

15,500 top

1,500 tank

1,100 savaş uçağı


zayiatlar


almanlar:

750 bin ölü ve yaralı asker

91 bin esir

900 uçak imha

ruslar:

500 bin asker ölü

650 bin asker yaralı

40 bin sivil ölü

4,300 tank imha

2,700 uçak imha



Savaşın Türkiye için önemi ile bitirelim
stalingrad, gerçekten ii. dünya savaşı'nın dönüm noktasıdır. bizim için de o kadar önemlidir ki, eğer stalingrad savaşından almanya galip ayrılsaydı türkiye cumhuriyeti ile alman reich'i arasında bir müttefiklik olması kaçınılmaz olacaktı. hitler`in planladığı da buydu zaten. savaş sonrası alman dışişleri bakanlığından ele geçirilen yazışmalarda görüldüğü üzere her belgede stalingrad sözü geçiyor, türkiye`den gönderilen yazılarda "stalingrad'ı bitirin, sizinleyiz" temalı mesajlar geliyordu (illa okuyacağım derseniz alman dışişleri bakanlığı 1941-1943 türkiye ile gizli yazışmalar kitabını bulun). özellikle 1942 sonrası 1943 başlarında türkiye`ye bu kadar fazla silah yollamasının bir sebebi de budur. stalingrad'ın alınacağına kesin gözüyle bakan hitler artık operation blau'nun bir parçası olan kafkasya harekatında türkiye`nin aktif bir rol oynayacağını düşünüyordu. bu yüzden türkiye`ye yavaş yavaş modern savaş araç gereçleri gönderilmeye başlanmıştı bile.

(bkz: ikinci dunya savasi zamaninda turkiye/#5772245)

bu gönderilen araç gereçler bazılarına (romanya ordusu) öyle bir batmıştır ki, stalingrad`da 6. ordunun kuşatmaya alınmasına sebep olan romen ordusu generalleri (sovyetler stalingrad kuşatmasını zayıf olduklarını bildikleri romen ordularını ezerek gerçekleştirmişlerdir) kendisini bu büyük hezimetten sonra şu şekilde savunmuşutur:

"almanya hali hazırda müttefiği olan bazı ülkelere yardımda bulunacağına müttefik olup olmayacağı henüz belli bile olmayan ülkelere yardım etmeyi daha uygun görmektedir!"

yani kısacası romenler türkiye`ye yapılan yardım o sıralarda bize yapılsaydı sovyetler karşısında savunmamız çökmezdi demek istiyorlar.


türkiye ile ilgili kısma dönecek olursak
almanların stalingrad kuşatması bilindiği gibi başarısız oldu ve de türkiye doğal olarak almanya`ya karşı yeniden tarafsız konuma geçti. yine de türkiye ve almanya müttefikliği 1943 yılında kharkov (bkz: kharkiv/#10182227) ve kursk muharebelerinde de aynı stalingrad`da olduğu gibi gündeme geldi. silah yardımları, toplantılar, türk komutanların doğu cephesine çağrılması, 503. ağır tiger tank tugayının türk subaylara doğu cephesinde gösteriler yapması (bkz: türkenübung), hüseyin erkilet (emekli) ve ali fuad erden gibi komutanların führer ile bizzat toplantı yapmaları... ancak kharkov`da, kursk de hitler in düşündüğü gibi gitmedi ve türkiye'nin artık almanya'nın savaşı kazanacağını düşünenlerin sayısında büyük bir azalma oldu dolayısıyla da almanya ile ilişkiler yeniden tarafsız konuma geçti. artık 1944'ten sonra nasıl bir alman zaferi mümkün değilse türk alman müttefikliği de mümkün değildi.

Farkedmez 05 July 2019 22:10

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Esenboğa, 600 yıllık bir hezîmetin adıdır

Timur'un generali Esenboğa'nın, daha doğrusu ‘‘İsen Buga''nın Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentindeki havaalanına kadar uzanmasının kısa öyküsü:

İsen Buga, Asya'daki Türk imparatorluklarından biri olan Çağatay Devleti'nin hükümdarıydı. Hızır Hoca'nın torunu ve Üveys Han'ın oğluydu ve soyu Cengiz Han'a gidiyordu.

Timur'un 1380'lerde kendi imparatorluğunu kurmasından sonra onun hákimiyetini kabul eden sultanlar, hakanlar ve şahlar unvanlarını korudular ama bağımsız birer devlet başkanı olmaktan çıkıp Timur'un generalleri haline geldiler. Doğu Türkleri'nde o devirlerde ‘‘hakan'' veya ‘‘han'' unvanını kullanabilmek için mutlaka Cengiz Han'ın soyundan gelmek şartı vardı. Cengiz aslen Moğoldu, Timur ise Türk'tü, dolayısıyla Cengiz'le arasında hiçbir kan bağı yoktu ve bütün gücü elinde tutmasına rağmen geleneği bozmadı ve ‘‘han'' unvanını almadı. Sadece ‘‘Emir'' unvanını kullanmakla yetindi ve Cengiz Han'ın torunlarından olan Mahmud adındaki Türkleşmiş bir Moğol prensini sembolik olarak devletinin başına geçirdi. Mahmud Han her ne kadar ‘‘Han'' olarak görünüyor ve fermanlara onun adı yazılıyorsa da bu sadece geleneklere uymak için yapılmış göstermelik bir işti, devlet demek Timur'un bizzat kendisi demekti ve Mahmud Han'ın asıl vazifesi Timur'un ordusunda ve onun emrinde bir general olmaktan ibaretti.

MUTLU ÖKÜZÜN FİLLERİ

İşte, İsen Buga da aynı ordunun aynı durumdaki generallerinden biriydi. Cengiz Han'ın soyundan geldiği için ‘‘Han'' unvanını taşıma hakkı vardı ama herşeyiyle Timur'un emrindeydi ve kumandası altındaki birliklerle Timur'la beraber diyar diyar gezip savaşıyordu.

İsen Buga, Timur'la Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid arasında 1402'de Ankara'da, Çubuk taraflarında çıkan savaşta da bulundu. Bazı harp tarihçilerine göre ön saftaki hücum birliklerinin, başka görüştekilere göre ise Timur'un meşhur fil müfrezelerinin kumandanıydı. Karargáhını bugün kendi adıyla anılan yerde, daha doğrusu adının bozulmuş şekli olan ‘‘Esenboğa'' taraflarında kurdu. Efendisinin 1402 Temmuz'unun son haftasında yapılan savaşın galibi olmasında onun büyük rolü vardı. Timur'un iki oğlunun, Miranşah'la Şahruh'un birliklerinin saldırıları karşısında sıkıntılı anlar geçirmekte olan Osmanlı ordusu İsen Buga'nın fil müfrezelerini ön hatlara sürmesi üzerine tam bir bozguna uğradı. Yıldırım Bayezid, Timur'un káğıt üzerindeki hükümdarı Mahmud Han tarafından esir alındı, neticede herkesin bildiği acı son geldi, Yıldırım birkaç ay sonra canından oldu ve Osmanlı devleti parçalanıp bir ‘‘fetret'' devri yaşadı.

Farkedmez 05 July 2019 22:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Resimden Müziğe Kadar Avrupa'ya Damgasını Vurmuş Türk Modası: Turquerie Akımı
16. yüzyılda başlayan ve Avrupa'da dalga dalga yayılan bu akım asıl zirvesine 18. yüzyılda ulaşmış. Resimden müziğe ve hatta modaya kadar birçok alanda Avrupa'da Osmanlı esintilerinin başrol olduğu bu akım birçok kültüre bir süre yön vermiş.


bu akıma turquerie ya da türköri denmesinin nedeni dönemin süper gücü osmanlı imparatorluğu'nun merkezinin türkiye ya da türkler olmasıdır. bu fenomen avrupa'da oryantalizme olan ilgi ve osmanlı'nın avrupa ile artan ticari ve diplomatik ilişkilerinin gelişmesi sonucu artmıştır, zirvesi ise 18. yüzyıldır.

rönesans ve keşiflerin ardından avrupa burjuvazisi uzaklarda olan, uzaklardan gelen egzotik şeylere inanılmaz ilgi göstermeye başladı. ticaretle uğraşan zengin burjuva kesiminin bireysel zevkleri ve merakı turquerie modasını yaratan en önemli etmen olmuştur. burjuvalar birikimlerini bu modayı oluşturan objelere harcayarak turquerie’nin avrupa’da yayılmasını sağlamışlardır. parlak, canlı, nakışlı, çoğunlukla kadife dokulu, çiçek desenli türk kumaşlar, kaftanlar, sarıklar, örtüler, türk halıları, mobilyaları, lokum, tütün, nargile, çubuk, hamam, havlu/peşkir, kavuk (serpuş), lale ve nar figürü, kahve, kruasan, "sorbet" olarak adlandırdıkları şerbet, sofa ve divan, gümüş kemer, takunya, ankara tiftik keçisinden elde edilen "mohair" (angora) yünü, minyatür portreler, iznik seramikleri, çiniler, osmanlı çadırları, köşk ve şadırvanları, ahşap edirnekâri, türk enteryörleri, oryantal çiçek motifli bursa çatma, ipek kumaşlar ve bunun gibi türk işi objeleri kullanmak statü gösterdiği gibi kişinin açık görüşlü olduğunu ve bir "dünya insanı" olduğunu gösteren ibarelerdi.


avrupa'da turquerie modasının 1669'da kolbaşı müteferrika süleyman ağa'nın sefaret görevi nedeniyle fransa'ya gitmesiyle başladığı düşünülüyor
o yıllarda osmanlı ile fransa arasındaki ilişkiler gergindi, osmanlı fransa'nın ticaret yapmasını engelliyordu bu nedenle fransa kralı 14. louis zor durumdaydı. osmanlılardan fransa'ya bir elçi göndermelerini istedi. osmanlı kabul etti ancak, rütbesi çok düşük birini, kolbaşı müteferrika süleyman ağa'yı gönderdi. oryantalizm merakı olan avrupalılar, süleyman ağa'yı o dönemde hiçbir diplomatın görmediği ilgi ile karşıladı, adına balolar düzenlediler. öbür yandan süleyman ağa ise tüm protokollere aykırı davranıyor, kralla görüşmeden başbakanla görüşmeyi reddediyor, kral 14. louis'nin huzuruna alelade kıyafetlerle çıkıyordu. tabii tüm bunlara rağmen süleyman ağa'ya olan ilgi azalmıyordu. hatta bu olaylara şahit olan moliere, le bourgeois gentilhomme(kibarlık budalası) adlı komedisinin ünlü sahnesinde fransızlar'ın türk elçisine bu derecede rağbet etmeleriyle eğlenmiştir. süleyman ağa'nın versailles sarayında kabulünde, moliere'in bu eseri sergilenmiş, oyunda türk aksesuarları kullanılmış, asrın en büyük batı bestekarı jean-baptiste lully bu oyun için türkler töreni'ni (ceremonie des turcs) bestelemiştir. rivayete göre kral, süleyman ağa'nın rütbesini sonradan öğrenmiş ve gösterilen ilgiden ötürü pişman olmuştur. ancak bilinen gerçek, süleyman ağa'yı ziyarete gelen parislilerin osmanlı kıyafetleriyle ikram edilen kahvelerle tanışmasıdır. süleyman ağa'dan sonra avrupa'da kahve modası başlayacaktır.


avrupa'da turquerie'nin patlaması ise 1717'de istanbul'a büyükelçi olarak atanan john montagu'nun eşi lady mary wortley montagu'nun türk dünyasını, adetlerini, hamamlarını, kadınlarını ve modasını tasvir ettiği mektupları ile olmuştur
(montagu'nun mektupları daha sonra letters from turkey - şark mektupları olarak kitaplaştırılmıştır.) montagu'nun avrupa'ya döndükten sonra bahsettikleri, henüz avrupa'da uygulanmayan çiçek aşısı'nın osmanlı'dan avrupa'ya getirilmesi ile birlikte turquerie avrupa'da zirve yapmıştır denilebilir. artık avrupa'da tam anlamıyla bir türk modası hakimdi. nargileler, kaftanlar, ayrıntılı türk kostümleri, objeleri...

http://i67.tinypic.com/wa63hk.jpg
Geleneksel Osmanlı kıyafetleri içinde Lady Mary Wortley Montagu

türkler'e olan bu ilginin karşılığını en iyi görmüş isimlerden biri ise yirmi sekiz mehmet çelebi'dir. kendisi 1720 yılında paris'e elçi olarak gönderilmiş, orada merak ve hayranlık oluşturmuştu. çelebi'nin paris'e gittiği dönem ramazan ayı içerisindeydi ve parisli kadınların onu, ramazan yemeklerini, teravih namazlarını saatlerce izlemek üzere izin aldıkları bilinir. yirmisekiz mehmet çelebi paris'e turquerie'nin en yoğun yaşandığı dönemde gitmiş olmasına karşın kendisi fransız hayranı olarak ülkesine dönmüştür. fransız sosyal hayatı, gece düzenlenen davetler yatsı ezanından sonra uyuyan osmanlılar için oldukça ilginçtir. yirmi sekiz mehmet çelebi 1721'de yazdığı fransız sefaretnamesi'nde bunların yanı sıra teknolojik gelişmelerden, paris'in şehir planlamasından, sarayların bahçe dizaynından, fransız kadınların toplumdaki konumundan bahsetmiş, osmanlı'da matbaa'nın kurulmasını ve lale devri'nin ivmesini sağlamıştı.


turquerie modası mimari, edebiyat, kıyafet, mobilya, müzik ve resim sanatını da etkiledi
pek çok sanatçının hayal gücünü doğu mistizmi, harem, oryantalizm şekillendirdi. jean-etienne liotard adlı isviçreli bir ressam hayatının uzun bir dönemini izmir ve istanbul'da geçirmiş, türkleri ve türk kıyafetlerini gösteren pek çok resim yapmış, avrupa'da ‘peintre turc’ (türk ressamı) olarak anılmıştır. turquerie modası, avrupa resim sanatını o kadar etkilemiştir ki, dönem portrelerine bakıldığında objelerin, kıyafetlerinin, sahnenin türk esintileri taşıdığı görülür. portrelerde poz, kıyafet, sahne seçimi statünün belirtilmesi açısından önemli olduğu için son moda türk kıyafetleri, divanlar, sarıklar, kahveler, tüller portrelerin çoğunda görülür.


turquerie, avrupa müziğini de etkilemiştir
ilk zamanlar mitolojik öğeler, hikayeler içeren operalarda, oryantal öğeler, türkler ve turquerie hakim olmaya başlamıştır. 1693'te reinhard keiser fatih sultan mehmet'in istanbul'u fethinden bahsettiği basilius operasını bestelenmiştir. yine fatih sultan mehmet'i anlatan gioachino rossini 1820'de maometto ii'yi bestelemiştir. bunlar dışında yıldırım bayezit ve timurlenk'in ankara savaşı'nı anlatan operalar da bestelenmiştir. bunlara örnek george frideric handel'in tamerlano'su (1724) ve vivaldi'nin bajazet'ıdır(1735). dönem operaları en ayrıntılı harem, cami, kıyafet ve egzotik karakterleri içerir.


neredeyse tamamen osmanlı ya da türk dünyasını tasvir eden operalarda önceleri türk müziğinden hiçbir esinti yoktur. çünkü avrupalılar için türk müziği çok ilkeldir. sadece operaların komik sahnelerinde kısa geçişler amacıyla kullanılmıştır. ancak beethoven ve mozart türk müziğinden esintiler uygulamıştır. beethoven turkish march'ı türk stilinde yazmıştır. mozart'ın ise saraydan kız kaçırma'sı topkapı sarayında geçer. türk despotizmini anlatır. operanın müzikleri ise türk ve yeniçeri müziğinden, mehter marşı'ndan esintiler barındırır. türk enstrümanları kullanılmıştır. ayrıca mozart'ın piano sonata no. 11'in kısımlarından biri rondo alla turca'dır. bu da yeniçeri esintileri taşır. bu eserde "turkish stop" kullanmıştır ki, bu, esere abartılı perküsyon etkisi sağlardı. 19. yüzyıla girilirken operalarda turkish stop kullanmak çok moda olmuştu. piyano üreticileri turkish stop ya da "jannisary (yeniçeri) stop" içeren piyanolar yapmıştı.

turquerie ile kısa süreli de olsa avrupa, osmanlı’nın kıyafetleri, mimari eserleri ve bunun gibi şeyleri ile ilgilenmiştir. fakat bu ilgi hiçbir zaman, batının osmanlı’yı etkilediği ölçüde olmamıştır. bir moda olarak yaygınlaşıp yerini kısa sürede diğer arayışlara ve modalara bırakmıştır.

Farkedmez 05 July 2019 22:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Karasakal Lakabıyla Kısa Sürede Büyük İşler Yapan Ünlü Korsan: Edward Teach

1680-1718 yılları arasında yaşayan ve "Blackbeard" (Karasakal) lakabıyla dünyaya nam salan korsan Edward Teach'in hayatının kısa bir özeti.


edward teach, sadece eylül 1717-kasım 1718 arasında (yaklaşık 15 ay) faaliyet göstermiş bir korsan için epeyce ünlüdür.

namı-diyar "karasakal". bu şekilde anılmasının nedeni kolayca anlaşılabileceği üzere uzun, siyah ve gür sakalıdır. maynard tarafından söylendiğine göre sakalını kurdelelerle bağlayıp bir ahtapotun kollarıvari bir görüntü yaratırmış. üzerinde taşıdığı askısında genellikle 5-6 civarı tabanca olduğu da başka bir söylenti.

1701-1714 yılları arasında ispanya veraset savaşında savaşıyor. savaştan sonra ise bir şekilde bahamalar'a new providence'e gidiyor. burada korsan benjamin hornigold ile tanışıyor ve onun mürettebatına katılıyor. korsanlığı oldukça çabuk bir şekilde öğreniyor ve esir alınan bir geminin kaptanlığı hornigold tarafından kendisine veriliyor -ki bu gemi queen anne's revenge'dir-. ardından new providence civarında ünlenmeye başlıyor.

woodes rogers'ın new providence'a gelmesiyle yeni bir üs bulma ihtiyacı ortaya çıkıyor ve kuzey carolina, ocracoke adasına yerleşip bu adanın yakınından geçen gemileri yağmalamaya başlıyor. fakat tabi ki filmlerde ve çizgi filmlerde gördüğümüz gibi her gemiden sandık sandık altın çıkmıyor. karasakal bu yağmalar sonucu ele geçirdiği rom, köle, odun vs gibi sayısız malları yakındaki kasabalarda satıyor. hatta bu amaçla valiye rüşvet vererek hakkında bir af çıkarttırıyor ki yargılanmaktan kurtarabilsin.

neyse, mart ayı civarında ele geçirdiği gemilerle birlikte toplamda 400 mürettebatlık bir donanmanın başındadır. fakat bu süreç boyunca özellikle güney carolina'daki charleston limanının kuşatılması, 8'den fazla geminin yağmalanması ve sürekli şikayetler kraliyet donanmasının dikkatini çekmiş, donanmaya harekete geçilmesi yönünde emir verilmiştir.

bu amaçla, maynard yönetimindeki hms pearl ve hms lyme mürettebatı ocracoke adasının büyük savaş gemilerinin yanaşmasına müsade etmeyecek kadar sığ olması nedeniyle iki küçük şalopa'ya -jane ve ranger- aktarılmış, sayıca az durumda olan karasakal ve mürettebatına -adventure- ani bir baskın düzenlemişlerdir. çıkan çatışmada karasakal adventure'ı, maynard'ın jane'ine aborda etmek gibi bir hata yapmış. bunun sonucunda ise çoğunluğu jane'in güvertesinde saklanmış kraliyet donanması askerleri saklandıkları yerden çıkarak karasakal'ı sayıca az durumda bırakmışlardır. buna rağmen karasakal maynard'ı öldürmek üzereyken maynard'ın mürettebatındaki bir iskoç yardımına koşmuş ve karasakal'ın kellesini uçurmuştur. ardından karasakal'ın kellesi geminin civadrasına asılmıştır.

Farkedmez 05 July 2019 22:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
KUSURSUZ OLMAK

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında
çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış; ve her seferinde
bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış
eve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım;
diğeri dolu olarak varırmış iki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki
testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su
kalırmış...Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çok
utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de
çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen
çatlak testi,ırmak kenarında adama şöyle
demiş:

'Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun senin
tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.

Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
hergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz Her birimizin kendine has kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan,mükafatlandıran, renklendiren..

Etrafımızdaki her kişiyi,oldukları gibi kabullenin.. Onlardadaki kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün...

Farkedmez 05 July 2019 22:12

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
DC Sinematik Evreni Nerelerde Hata Yaptı da Marvel'ın Başarısına Yaklaşamadı?

2008'de başlayan Marvel Sinematik Evreninin (MCU) karşısına rakip olarak gelen DC Sinematik Evreni (DCEU), bir türlü gereken ivmeyi yakalayamadı. Son olarak Ben Affleck ve Henry Cavill'in rollerinden ayrıldıkları söylentisiyle bocalayan evrenin nerelerde yanlış yaptığını Sözlük yazarı "kryptonian" açıklamış.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...5837514719.jpg
Flash, Cyborg, Superman, Batman, Wonder Woman ve Aquaman.


dc sinema evreni, kötü filmlerden çok kötü stüdyo yönetimi yüzünden elimizden kayıp giden bir sinema evreni. okumayı siyah beyaz superman çizgi romanlarıyla söken bir dc fanı olarak evren başlarken warner bros'un bu kötü yönetimini göz önünde bulundursam da büyük umutlar içindeydim. ama bu kadar da kötü olacağını tahmin edemedim be.

man of steel ve batman v superman geniş çaplı beğeni almasa da hem benim çok sevdiğim filmlerdi hem de yeni bir sinema evreni için başarılı sayılacak gişe rakamlarına ulaşmıştı. yani burada warner bros kendi core kitlesini oluşturmuştu aslında, bu mcu'nun bile ilk filmlerinde yapamadığı bir şeydi. ama işte stüdyo aç gözlülüğü, mcu'nun pastasına göz diktiler, sandılar ki ellerindeki materyali onlar gibi yaparlarsa onlar gibi hasılat yapabilirler. ama be gerizekalılar, be kafası gidikler, marvel o hasılatları filmleri "mük kem mel" olduğu için mi yaptı? hayır adamlar büyük sabırla, ilmek ilmek çok sağlam bir dünya inşa etti.


beklenen hasılatları bulamasalar bile planlarını bozmadılar, stratejiyi değiştirmediler. ilk iki thor filmi kötü oldu diye üçüncüyü boş ver demediler, gittiler adam gibi üçüncüyü yaptılar. ilk captain america filmi çok tutmadı diye captain america çekmeyi bırakmadılar, ikinciyi çektiler ve en iyi mcu filmini yaptılar (captain america: winter soldier).


Captain America: Winter Soldier / Asansör sahnesi

https://www.youtube.com/watch?v=jqIBGEcKhGs

peki sen ne yaptın warner bros?
man of steel ve bvs ile oluşturduğun kitleden tatmin olmadın, bu filmler geniş beğeni almadı ve hayvani hasılat yapmadı diye gelecek planlarını sıçıp attın. man of steel 2013'te çıktı, ikinci filmin daha 2020 sonrasında bile adı geçmiyor ki bu senin evreninin ana prestij karakteri.

sonra gittin guardians of the galaxy çok tuttu diye suicide squad yaptın, ama anti-kahraman kadro dışında guardians of the galaxy'nin tutmasını sağlayan hiçbir şeyi içine koymadın, üstüne bir de filme 300 tane joker sahnesi çekip sadece 2'sini yayınlayarak evreninin en popüler kötüsünü oynayacak aktörün moral motivasyonunun içine sıçtın.

hadi wonder woman'ı liberal medyanın kadın lead var iyi davranalım yumuşaklığı sayesinde yedirdin ama onun da captain america the first avenger'ın reboot'u olduğunun hepimiz farkındayız.

batman v superman bana göre çıkan en iyi üründü. ama onu da kestin biçtin, sıradan sinema izleyicisinin hikayeyi takip etmesini zorlaştıracak hale getirdin. haliyle karakterler fanı olmayanların gözünde iki boyutlu kaldı. ama, çok önemli bir ama, özellikle bvs ile sinema evrenine çok önemli bir kimlik verdin ve core kitleni kazandın. dc; daha yetişkin, oturaklı ve karanlık tonda filmlerin evrenidir diye benimsedik.


fakat işte bununla da tatmin olmadın. olup bunun üzerine adım adım evren kursan sen de yapacaktın belki avengers hasılatı. gittin flash'ı aquaman'i, cyborg'u millete benimsetmeden justice league çektin. haliyle bunlar da fanı olmayanlar için iki boyutlu kaldı filmde. ama en büyük hata bu değil, en büyük hata o oluşturduğun core kitleye kazık attın justice league'le. benim için o filmden sonra bitti dc sinema evreni. resmen çıktın "hayır ben dceu (dc extended universe) yapmayacağım yan sanayi marvel olacağım" diye marvel özentisi bir film çıkardın ortaya. zack snyder da joss whedon da bence bireysel olarak başarılı adamlar, ama siyahla beyaz kadar farklılar. sen zack snyder'ın vizyonuyla kendi çektiği filmi joss whedon'a kendi vizyonuyla tamamlatırsan böyle bir ucube çıkar ortaya işte. filme dair tek başarılı şey bıyık cgi'ına falan laf edilse de superman'di. ona rağmen hala bir man of steel 2'den bahis yok.


tüm bunlar boş ver, en büyük hata en başta dediğim gibi plan program kuramaman wb. 2-3 eleştirmen bu olmamış dedi diye "ha olmamış mı, o zaman yapmayak ya:(" moduna girdin. boşver ne dinliyorsun sen onları, fanları dinlesene. onlar veriyor bilet parasını, bu salak eleştirmenler kesin bilet parası bile vermiyor zaten. kötü mü olmuş dediler, benim filmim böyle hacı beğenmiyorsanız izlemeyin de. kalkıp "ha tamam o zaman marvel'dan yönetmen getirip onlar gibi yapayım" deme. kalkıp planladığın filmleri iptal etme.


hal böyle olunca ne oluyor?

hem izleyici kitleni kaybediyorsun hem de oyuncuların moralini bozuyorsun. düşünsenize daha ilk avengers filminden sonra rdj bırakıyor, chris evans gidici muhabbetlerinin çıkmaya başladığını. burada sürekli ben affleck bırakıyor, henry gidici, gal gadot az para mı almış haberleri dönüyor. gerçekten gitmeseler bile bu haberlerin varlığı bile yıpratıcı. adamların kendi yaptıkları işe bir sevgi bağı olmadığını gösteriyor resmen. ama zaten niye olsun?! henry cavill'e "gel senin üzerinden sinema evreni kuracağız" diyorsun ilk filmden sonra adamı harcıyorsun resmen, bvs'de repliği yok, jl'de cgi bıyık muhabbeti, ikinci film desen belki 30 yıl sonra yaparız kafası. ben affleck'i getiriyorsun adamın arkasında durmuyorsun. sonra batman üçlemesi çekeceğiz ama batman başka batman olacak, joker filmi yapacağız ama joker başka joker olacak diyorsun. yani ne filmlerini yönetebiliyorsun ne oyuncularını ne de kitleni.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...3813609907.jpg
"Ben Affleck Batman'i ve DC'yi bırakıyor mu?" tarzı haberler son günlerde oldukça çoğaldı.

"mcu ne yapıyorsa tersini yap" derken biz film içeriklerinden bahsediyorduk, sen bunu stüdyo yönetiminde yaptın. çünkü adamlar işlerini tutkuyla sevgiyle yapıyorlar, sen ne yapsam da 2 kuruş fazla cebe atsam diye bakıyorsun. sonuç olarak onlar milyar dolarları götürürken sen elin cebinde dolaşıyorsun.

neyse ne diyim, özetle allah belanı vermesin warner bros. bugün de mesaiyi yedim sayende.

Farkedmez 05 July 2019 22:12

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Japon Havacıların Düpedüz İntihar Niteliğindeki Askeri Saldırı Metodu: Kamikaze
Kamikaze kısaca, II. Dünya Savaşı sırasında Japon İmparatorluğu'nun müttefiklere karşı intihar saldırısı yapan havacılarına verilen ad. Tahmin edebileceğiniz üzere bu ismin altında derin bir hikaye yatıyor. Kamikaze nedir, kamikaze neden yapılmıştır diyorsanız buyrun.


kamikaze, eldeki insan gücünün ve savaş araçlarının hoyratça harcanması yönünden bakıldığında askeri anlamda faydasız ama düşman askerine yaşattığı korkutucu deneyim açısından düşünürseniz feci tedirgin edici bir japon taktiğidir.

japonların yiyemeyeceği kadar büyük bir lokmayı ısırmaya çalışması sonucu (bkz: pearl harbor baskını) çıkan savaşın ilerlemesi ve aslında uyuyan bir üretim devi olan amerika'nın çatışmadaki inisiyatifi çok geçmeden ele geçirip japonları saldırandan savunan pozisyonuna düşürmesi sonucu ortaya çıkan kamikaze taktiği çok geçmeden deneyimli askerlerin ve değerli savaş gereçlerinin hunharca harcandığı ve japonlar açısından yarardan çok zarar getirmeye başlayan bir taktik haline geldi. işin aslına bakarsanız bu olay, 1800'lü yılların sonunda almanya benzeri bir şahlanma sergileyip, çin'i, rusya'yı filan tokatladıkça gaza gelen, bununla birlikte yıllar içerisinde gelişen emperyalist amaçlarını gençlerine militarizm serumu ile birlikte aşılayıp, nazizm tantanası nedeniyle aslında pek de farkedilmeyen ama aslında kültürel nedenlerin de etkisiyle avrupa tipi militarist ırkçılıktan fersah fersah ileride bir gaddarlığa ve otoriteye kesin itaate sahip nesiller yetiştiren japonların sürekli, kültürel anlamda yozlaşmış, ahlaksız, dinsiz-imansız, çapsız vs. vs. diye nitelendirerek aşağıladıkları amerikalılar karşısındaki hezimetine karşı verebildikleri yegane cevaptır. bununla birlikte amerika karşısında beyhude bir çaba olmaktan öteye gidememiş bir taktiktir.

onur, gurur, itaat vb. kavramların güçlendirmesiyle ortaya çıkan, belli bir kültüre dayalı ama aslında savaş ilerledikçe kendini belli eden askeri yetersizliklerin kapatılması, savaşın çıkmasına neden olan ırksal kökenli, mesnetsiz, gerçeğe aykırı genellemeleri ile hem potansiyel düşmanların kabiliyetlerine hem de dünya çapındaki savaşın genel gidişatına yönelik yapılan hatalı çıkarımların örtülmesi için japon liderliği açısından gayet güzel bir kılıftır kamikaze taktiği. başlangıçta sürekli saldırmaya, fethetmeye alışan, deniz havacılığı gibi o dönemde daha çok bakir bir alanda devrimsel adımlar atmış japon silahlı kuvvetlerinin, en gerçekçi ve kafası çalışan adamını kaybettikten sonra (bkz: isoroku yamamoto) şahkülünün tamamen kayması sonucu ne yapacağını bilemeyen işe yaramaz kurmaylarının icadıdır ve aslında ellerindeki etkili uçak gemilerini (kaga, akagi,soryu, hiryu) 1942 gibi çok erken bir zamanda kaybetmelerinin de bu taktiğin ortaya çıkmasındaki etkisi yadsınamaz. sonuçta uygulanabilecek farklı çözümler varken, aslında hem çok aşırı yayılmalarının hem yetersiz savaş üretimlerine sahip olmalarının hem hababam deniz kuvvetlerine ağırlık verip aynı oranda kara güçlerini teknolojik olarak geliştirememelerinin ve etkili bir lojistik sistemi kuramamalarının cezasını çekti japonlar. kabak elbette en etkili olan güçlerine yani havacılarının başına patladı ve japonlar gemi batırmak için kamikazelere güvendiler.


bunun yanlış olduğu aslında en başından belliydi
amerikalıların pearl harbor'daki pasifik filosu gücü itibariyle bölgede japonları engelleyebilecek tek donanma idi ama bu filoya pearl harbor'da tek seferde ölümcül bir darbe vurma fırsatı japonların eline gerçekte asla geçememişti. amerikan uçak gemilerini pearl harbor'da kıstırıp batıramamaları ve yerlerini bulamamaları japonların sonunu hazırladı ve amerika denen dev daha fazla sinirlenmiş bir şekilde intikam için japonların üzerine çullandı. bu saldırı henüz bittiği anda dahi japonların kafası çalışan askerleri aslında yenilgilerinin bir zaman ve sabır sorunu olduğunun ilanıydı. kamikaze taktiği mental açıdan, durdurulması çok zor amerikan öfkesinin üzerinde bir korku yaratıp, ne kadar fanatiklerle savaştıklarını amerikan donanmasına göstermek ve akerlerin savaş gücünü psikolojik açıdan düşürüp geri çekilmelerini sağlamayı, pratik anlamda da verdirilebilecek maksimum asker ve malzeme kaybı hasarını en az kayıpla verdirmeyi hedefledi. gelgelelim amerikalıları ne gemisi bitti ne de uçaksavar mermisi ne de askerlerinin savaşma isteği ama japonların değerli uçakları ve pilotları hızla tükendi. ve sonunda amerikalıların fazla sabrının zorlanması neticesinde dünya nükleer güç ile tanışıp bir daha hiç eskisi gibi olmadı.

japonlar kamikaze saldırıları için sahip oldukları her türlü uçağı kullandılar. bunun yanında özel olarak imal ettikleri ohka, kaiten gibi salt intihar saldırısı amaçlı araçlar da ürettiler. fakat etkili amerikan taktikleri karşısında verebildikleri hasar çok sınırlı kaldı.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...1335783578.jpg
ABD uçak gemisi Bunker Hill'e çarpan iki kamikazenin yarattığı tahribat.

benzer kamikaze taktikleri avrupa'da almanlar tarafından da uygulandı aslında
fakat almanlar asker kaybetmeyi göze alamadıklarından kamikaze işini genelde makinelere yaptırmayı tercih ettiler. örneğin siper savaşları için goliath ve hava saldırıları için mistel operasyonları gibi. kg 200'ün planladığı v1 bombası temelli doğrudan hava ve/veya yer hedeflerini imhaya yönelik intihar görevi planlamaları veya deniz uçaklarına patlayıcı doldurup doğu'dan gelen sovyetlere karşı sovyet ordusunun kurduğu köprülere yönelik intihar görevi fikirleri de oldu ancak bunların uygulanamadığını veya uygulanan bazılarının da başarısız olduğunu biliyoruz.

Farkedmez 05 July 2019 22:12

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Japonların II. Dünya Savaşı'nda Uyguladığı Süngü Savaşı Taktiği: Banzai Saldırısı
Banzai Hücumu ya da Banzai Saldırısı, Japonların 2. Dünya Savaşı esnasında uyguladığı bir savaş taktiği. Detayları ise bir hayli ilginç.


"banzai charge" diye de bir şey var, ("banzai hücumu" diye çevrilebilir) 2. dünya savaşı sırasında çıkmış bu tanım. nedir olayı? japonlar tabi eski savaşçı gelenekleri sebebiyle yüz yüze, kılıç kılıca muharebeye alışık, bağırarak cenk ediyorlar. bizdeki "allah allah" nidasına denk düşüyor bu bir yerde.

şimdi bu "bağırma" süngü hücumunda, ya da benzeri kılıçla mızrakla yapılan hücumlarda filan savaşçıları motive edici bir şey, "battle fever" dedikleri şeyin bir parçası. ama tabi bir yerden sonra işler değişiyor; tüfek icat oluyor, mertlik bozuluyor.

japonlar 2. dünya savaşı sırasında sırf bu banzai hücumu ile düşmana kabak gibi yerlerini belli ettikleri için o kadar çok kayıp vermişler ki. binlerce asker mermi sıkamadan "banzai" diye bağırırken ölmüş. yani herifler samuray atalarına özeneceklerine ninjalara özenip atılan pusuları bozmasalar belki de 2. dünya savaşı'nın seyri değişecekti (atom bombası attı herifler nereye değişiyor?).

bunun bir istisnası var, o da iwo jima savaşı. buradaki japon komutanı general kuriyabaşi askerlerine banzai hücumunu yasaklıyor. amerikalılar tabii japonlardan hep bağırmalı çağırmalı ataklar beklediklerinden epey kayıp veriyorlar burada. ama iş işten geçmiş tabi, savaş çoktan kaybedilmiş artık...

neyse işte, böyle de bir şey var banzai olayında. daha fazla ayrıntı isteyenler de buradan yaksınlar: http://en.wikipedia.org/wiki/banzai_charge

Banzai'nin kelime anlamı
19. yüzyılın sonlarında, japon savaş çığlığı olarak kullanılan kelime, ban "on bin" (aslında man on bin demektir) ve sai "yıl" kelimelerinden oluşur ve orijinal olarak, imparatorlara hitap ederken kullanılan"çok yaşa (on bin yıl yaşa)" anlamında bir saygı ifadesidir.

Farkedmez 05 July 2019 22:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Ülke Tarihine "Postmodern Darbe" Olarak Geçen 28 Şubat Sürecinde Neler Yaşandı?

Günümüzde yargılamaları hala devam eden ve ülke tarihine postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat sürecinde ve sonrasında yaşananlar.



Darbe nasıl gerçekleşti?
28 şubat süreci, erbakan'ın başbakan, tansu çiller'in dışişleri bakanı olduğu bir dönemdir.

sincan'da düzenlenen kudüs gecesinde lübnan'daki hizbullah liderlerinin posterlerinin asılması ve iran büyükelçisinin bu törene katılması üzerine tatbikattan dönen tanklar buradan geçirilmiştir.

28 şubat 1997'de olağan olarak toplanan mgk'nda askeri kanat 8 yıllık zorunlu eğitim gibi bazı kararların hayata geçirilmesini istemiştir. genelkurmay'ın batı çalışma grubunu kurması üzerine bir darbe beklentisi oluşmuştur. sonrasında erbakan'ın çiller'e hükümeti teslim etmesi gerekirken cumhurbaşkanı anayasada böyle bir şey olmadığını belirterek görevi mesut yılmaz'a vermiştir.

sonuçta sessiz bir darbe gerçekleştirilmiş oldu. ayrıca postmodern darbe kavramıyla tanışmamıza da neden olmuştur.

28 Şubat'ta hangi kararlar alındı?

1. demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan türkiye cumhuriyeti'ni hedef alan rejim aleyhtarı faaliyetler karşısında ödün verilmemelidir. anayasa'nın 174. maddesinde koruma altına alınan devrim kanunları'nın ödün verilmeden uygulanması esastır. hükümet, icraatında devrim yasaları'na uygunluğu sağlamakla görevlidir.

2. savcılar, devrim yasaları'nın ihlalini oluşturan davranışlar karşısında harekete geçmelidirler. yasaları ihlal eden dergahlar kapatılmalıdır.

3. sarık ve cüppeli giyim şeklinin özendirildiği görülmektedir. kılık ve kıyafetleri bu yasaya ters düşen kişilerin onurlandırılmamaları gerekir.

4. anayasa'nın 163. maddesinin kaldırılmasının yarattığı hukuki boşluklar, irticai akımların ve laikliğe aykırı tutumların güçlenmesine yol açmıştır. bu boşlukları telafi edecek yasal düzenlemeler getirilmelidir.

5. eğitim politikalarında yeniden tevhidi tedrisat kanunu ruhuna uygun bir çizgiye gelinmelidir.

6. temel eğitim 8 yıla çıkarılmalıdır.

7. imam - hatip okulları toplumdaki bir ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuşlardır. bu ihtiyacın fazlası olan imam hatip okulları, meslek okullarına dönüştürülmelidir. ayrıca kökten dinci grupların kontrolünde olan kuran kursları kapatılarak, milli eğitim bakanlığı'na bağlı okullarda düzenlenmelidir.

8. devlet dairelerinde ve belediyelerde kökten dinci bir kadrolaşma hareketi sürdürülmektedir. hükümet, bu kadrolaşmanın önüne geçmelidir.

9. cami yapımı gibi dini konuları siyasi amaçlar için istismar etmeye dönük olan her türlü davranışlara son verilmelidir.

10. pompalı tüfekler kontrol altına alınmalı ve gerekirse pompalı tüfek satışları yasaklanmalıdır.

11. iran'ın türkiye'deki rejimi istikrarsızlığa itmeyi amaçlayan çabaları yakın takibe alınmalıdır. iran'ın türkiye'nin içişlerine karışmasını önleyici politikalar uygulanmalıdır.

12. yargı mekanizmasının daha etkin çalışmasını sağlayacak ve yargı bağımsızlığını güvence altına alacak, hükümetin tasarruflarından koruyacak düzenlemeler bir an önce getirilmelidir.

13. son dönemde türk silahlı kuvvetleri mensuplarını hedef alan tahriklerde büyük artış gözlenmektedir. bu sataşmalar tsk içinde rahatsızlığa yol açmaktadır.

14. irticai faaliyetlere karıştıkları için tsk'daki görevlerine son verilen subay ve astsubayların belediyelerde istihdam edilmelerinin önüne geçilmelidir.

15. partilerin belediye başkanları ve il, ilçe yöneticilerinin konuşma ve davranışları da siyasi partiler yasası'nın sorumluluk alanına sokulmalıdır.

16. tarikatların denetimindeki finans kuruluşları ve vakıflar aracılığıyla ekonomik güç haline gelmeleri dikkatle izlenmelidir.

17. laiklik aleyhtarı yayın çizgisi olan tv kanalları ve özellikle radyo kanallarının verdikleri mesajlar dikkatle izlenmeli ve bu yayınların anayasa'ya uygunluğu sağlanmalıdır.

18. milli görüş vakfı'nın bazı belediyelere yaptığı usulsüz para transferleri durdurulmalıdır.


28 Şubat'tan sonrası
evet, türbanın üniversitelerde yasaklanması, imam-hatip'lerin kapatılması, laik/dinci, türbanlı/türbansız ayrımının, faşistliğinin gitgide çoğalması. bu ayrımın artmasının temelinde yatan neden ordunun müdahalesidir ve aynı değerdeki bir diğer neden de o dönemlerde demeç verenlerde, ordunun müdahalesinden önce milleti ayrımcılığa yöneltenlerdedir. ordu müdahalesinden sonra ayrımcılık şiddetlenmiş, hem sivil hem askeri kararlarla daha da derinleştirilmiştir; ama ordu müdahalesi olmadan önce o zamanlardaki demeçleri veren sayın politikacılarımız da zaten bu türbanlı/türbansız, laikçi/dinci ayrımcılığını yapmıyorlar mıydı? görünen o ki en şiddetli biçimde onlar da yapıyordu.

28 şubat'ın öncesi başka, sonrası başka irdelenmelidir. sonrasında oluşan ayrımcılığın temelinde, öncesi yatmaktadır. sonrasını tasvip etmemiz mümkün değildir, öncesini etmemizin de mümkün olmadığı gibi.

illa bir suçlu aranacaksa, bu kesinlikle ama kesinlikle halk değildir. öncesidir, sonrasıdır, adı ve sıfatı ne olursa olsun ayrımcılığı körükleyenlerdir. ister milletvekili olsun ister korgeneral olsun.

28 şubat'ın karşısında olmak; ne orduda eşi türbanlı olanların yükselmesini engelleyen korgeneralden yana olmak ne de elinde mikrofon, inançlı / inançsız ayrımını, ''kanlı mı kansız mı olsun'' diyerek tüküre tüküre yapan, daha sonra da ''neden ayrıyız?'' diyenden yana olmaktır.

Sonuç
türk siyasal hareketlerinde radikal islamcı kanadı gerçekten yok etmiştir. bu darbeyi çok iyi analiz eden milli görüş'ün yenilikçi kanadı kendini daha merkeze çekerek, toplumdaki sağ-muhafazakar seçmen potansiyelini iyi değerlendirmiş ve akp'yi kurmuştur. radikal islam görüşüyle, iktidara asla muktedir olamayacaklarını anlamış ve özellikle askere karşı dış destek alamayacağını anlayan yenilikçi kanat, kendini avrupa'daki hristiyan demokratlara benzer bir çizgiye oturtup, hem serbest piyasa yanlısı hem de batıya dönük bir muhafazakar demokrat bir hareket yaratmışlardır. karşı tarafta ise radikal islamcı, gelenekçi milli görüş ise toplumda tabanını kaybetmiş ve %1'in altında oy alabilen marjinal bir harekete dönmüştür.

Farkedmez 05 July 2019 22:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
http://i66.tinypic.com/2q1w1gz.jpg

Görevimiz Tehlike - Yansımalar

Aksiyonu bol, kendini izlettiren ve böyle kaliteli filmler az bulunuyor. Bu seriyi aslında baştan bi tekrar izlemem gerek. Hafızama iyice kazınabilmesi için. :) Supermani kötü tarafta görmek biraz şaşırttı. (spoiler) Daha iyi bi kötümüz olabilirdi ama kalıp olarak uygun bi kötüydü. Neyse spoiler dan sonra izleyin :D

Farkedmez 05 July 2019 22:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Her Siyasi Tartışmada Duyduğumuz ''Sağ-Sol'' Kavramlarının Ortaya Çıkış Hikayesi!

''Sağcı'' veya ''Solcu'' uzun zamandan beri insanların siyasi görüşlerini sınıflandırmak için kullanılan iki kavram. Yaşamımızın günlük seyrinde birçok sefer duyduğumuz veya okuduğumuz bu sıfatlar, nereden ve nasıl ortaya çıktı, bunu hiç merak ettiniz mi?

Türkiye'de sağ ideoloji dendiğinde akla dinine bağlı, milliyetçi ve muhafazakar insanlar gelmektedir.

https://img-s2.onedio.com/id-5b39e06...9c5dbf8bf.webp

Sağ ve sol kavramları 1960'tan sonra sıklıkla kullanılmaya ve içerisi doldurulmaya başlanmıştır. Nitekim bu tarihten sonra faaliyete geçen Adalet Partisi'nin 1980'e kadar sağın en güçlü temsilcisi olduğunu söylemek mümkün.


Peki CHP nasıl sol ideoloji ile bütünleşti? Aslında parti ilk kurulduğu yıllarda Atatürk yönetimindeyken bu ideolojilerin ön planda olmadığı görülüyor.

https://img-s1.onedio.com/id-5b39e22...99dbdb4fa.webp

Aslında CHP'nin solcu olarak tanımlanması cumhuriyetçi oluşuyla alakalıdır ve çoğunlukla 1960'lardan sonra yaygınlaşmış ve 1970'lerde zirve dönemine varmıştır. Ne demek istediğimiz yazının sonuna geldiğinizde daha iyi anlaşılacaktır.

Modern tarihin birçok unsurunu Fransız İhtilali'ne bağlayıp işin içinden sıyrılıyoruz gibi görünse de evet gerçekten sağ-sol meselesi de bu ihtilale dayanıyor.

https://img-s2.onedio.com/id-5b39e5a...ecff003a7.webp

Fransa'da 1789'da ihtilalden evvel toplanan ve sonrasında da varlığını devam ettiren bir ana meclis vardı. Doğal olarak mecliste farklı kesimlerden ve ideolojilerden üyeler mevcuttu. Cumhuriyetçiler, radikaller, monarşi taraftarları, meşrutiyetçiler, muhafazakarlar, çiftçiler, din adamları, soylular vesaire.

Bu meclis 30 Eylül 1791'de, yeni bir anayasa yaptıktan sonra kendisini Yasama Meclisi (Assamblé Législative) ilan etti ve yönetimi fiilen ele aldı.

https://img-s2.onedio.com/id-5b39e6b...af60b03ba.webp

Devrik kral XVI. Louis ve eşi Marie Antoinette henüz gözetim altındaydılar. Mecliste farklı gruplaşmalar oluşmuştu. Jacobin diye anılan grup gerçekten dikkat çekiciydi. Radikal görüşleri vardı ve az sonra yönetimi ele aldıklarında kral ve eşini yargılayıp giyotinle idam edeceklerdir.

İşte meşhur sağ sol kavramı da Fransa'nın bu meclisinde, benzer ideolojiye sahip vekillerin oturma şeklinden ortaya çıktı.


https://img-s1.onedio.com/id-5b39e80...8f4b7c6a6.webp

Şöyle ki meşrutiyetçiler yani kralın yerinde kalmasını fakat bir meclisle yönetimi paylaşmasını savunanlar sağ tarafta oturuyorlardı. Muhafazakarlardı ve radikal değişim taraftarı değillerdi.

Solda ise cumhuriyet taraftarı ihtilalciler vardı. Bunların özelliği, grup olarak ortak bir karar alıp onun etrafında birleşebilme marifetleriydi. Kralın tarihe karışmasını arzuluyorlar ve cumhuriyetin ilanını istiyorlardı.

Fransız Devrimi sırasında bu şekilde sınırları çizilen sağcılık ve solculuk kavramları ilerleyen yıllarda gelişim gösterdiler.

https://img-s1.onedio.com/id-5b39e97...5ad61ac5a.webp

19. asır boyunca özellikle Avrupa'da bu fikirleri benimseyip geliştiren birçok düşünür, bilim insanı ve siyasetçi ortaya çıktı.

İhtilalin ideolojisinin Türkiye'ye tesiri ise hem geç hem de yavaş bir süreç olarak kendini gösterdi.

https://img-s2.onedio.com/id-5b39e9d...cc650a913.webp

1945'e kadar tek partinin varlığı ideolojik olarak ayrılıp kutuplaşmayı yavaşlattı. 1950 sonrasında hız kazanan sağ-sol saflaşması 60'lar boyunca büyüme sürecini geçirdi ve 1970-80 arasında doyum noktasına ulaştı. 70'ler boyunca Türkiye, bu iki ideolojinin savaşıyla birçok vatandaşının ölümüne şahit oldu. Aslında ülke için en iyi olacak şey her iki siyasi görüşün de birbirini dinleyerek millet menfaati için ortak çıkarlarda buluşması ve karşılıklı ilişkilerle eksik yönlerini tamamlamasıdır.

Farkedmez 05 July 2019 22:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Giren ya da Girmeyen Her Ülkenin Bir Şekilde Etkilendiği I. Dünya Savaşı Nasıl Başladı?
Dünya tarihinde ilk defa bir çatışmanın "Dünya Savaşı" olarak adlandırılmasına neden olacak kadar devasa ne olmuş olabilir? Nasıl oldu da böylesine büyük bir savaş çıktı? 28 Temmuz 1914–11 Kasım 1918 arası dönem, şüphesiz dünya için epey farklıydı.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...0964868735.jpg

1870'li yıllarda prusya, avusturya ve rusya, "üç imparatorlar ligi" adı altında bir ittifak yapmaya yeltenirler
takiben eden sürede güney almanya vilayetleri ve prusya birleşerek alman imparatorluğu kurulur. alman imparatorluğunun başbakanı otto von bismarck, bu ittifak anlaşmasını diri tutmak istese de başaramaz ve rusya bu ittifaktan ayrılır. rusya'nın bu ittifaktan ayrılmasında kilit rolü oynayan iki sebep, avusturya ile balkanlar konusunda mevcut olan anlaşmazlıkları ve 1877-1878 osmanlı rus savaşında elde edilen başarıya rağmen ayestefanos anlaşması'nın bozularak hükümleri osmanlı imparatorluğu için daha olumlu, rusya için daha olumsuz olan berlin anlaşmasını imzalamaya zorlanmasıdır.

bismarck, rusya'nın iffifaktan ayrılmasından sonra rusya'yı tarafsız tutmak ister. bu nedenle rusya ile bir tarafsızlık anlaşması imzalar. bu anlaşmaya göre her iki devlet, birbirlerinin "etki alanlarına" karışmayacak ve üçüncü bir büyüğe savaş ilan edilmesi durumunda tarafsız kalacaktır. bunun istisnai durumu almanya'nın fransa'ya, rusya'nınsa avusturya'ya savaş ilan etmesi olacaktır. bu tarafsızlık anlaşması, alman imparatorluğu tahtına wilhelm'in çıkması ve bismarck'ın görevden alınmasına kadar devam eder. wilhelm, rus çarı ile olan akrabalığının birbirleri arasında olabilecek bir soruna mahal vermeyeceğini düşünerek avusturya'yı yanında tutmak istediğinden, bu anlaşmanın devamını onaylamaz.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...2868624214.jpg

üç imparatorlar ligi
rusya, tarafsızlık anlaşmasının bozulması ve almanya'nın avusturya ile olan yakın ilişkilerini gördükten sonra, fransa ile bir müttefiklik anlaşması imzalar. bu dönemde fransa ve almanya birbirlerinin azılı düşmanlarıdır. bunun sebebi de 1870-1871 fransa prusya harbidir. bu savaşta prusya, fransa'yı ciddi bir mağlubiyete uğratmış ve kömürden zengin alsace vadisini ilhak etmiştir. fransa'da bu harbin sonuçları çok ağır olur, aynı zamanda almanlara karşı ciddi bir askeri yapılanmaya gidilmesinde rol oynar. birçoklarımızın 2. dünya savaşından bildiği maginot hattı'nın ilk temelleri bu harp sonrasında atılır, fransızlar almanlarla olan sınırlarında çok sayıda tahkimat inşa etmeye başlar. isimlerini aratarak bulabileceğiniz, 1. dünya harbi esnasında içlerinde oda oda çarpışılan douamount ve vaux gibi kaleler, fransa prusya savaşından 1914 yılına kadar olan sürede yapılmıştır. ayrıca bir not daha koyalım; rövanş kelimesinin atası fransa'da bu mağlubiyet sonrasında ortaya çıkan revanchism akımıdır, almanları kendilerinin uğradığına benzer bir yenilgiye uğratarak intikam alma arzusudur. nitekim bu akım, 2. dünya savaşı'nın meydana gelmesine sebep olacaktır.


gelelim birleşik krallığa
birleşik krallık bu dönemde tam anlamıyla altın çağını yaşamaktadır, "üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak cihana hükmetmektedir. kendisini avrupa kıtasının diğer devletlerinden izole ederek, yer kürede kendi idaresi altındaki topraklardaki sorunları çözmek, karada ve denizlerdeki mutlak hakimiyetini pekiştirmek için çabalamaktadır. bu durum boer savaşları adı verilen, birleşik krallığın afrika'daki nüfuzunu sağlamlaştırmak için yaptığı savaşlardan sonra değişir. ingilizler, alman imparatorluğun'nun afrika'daki emellerini kendileri için bir tehdit olarak görmeye başlar. bu dönemde ingiltere, hem fransa, hem de almanya ile müttefiklik anlaşmaları imzalamak için zemin aramaktadır. ancak almanya ile afrika konusundaki anlaşmazlıkları, ingilizleri almanlar'la değil fransızlarla müttefik olmaya ikna eder. bu ittifak, belki de 20. yüzyılın gidişatına damga vuracak en önemli müttefiklik anlaşması olur.

biraz da italya krallığına değinelim
italya krallığı da alman imparatorluğu gibi sanayileşmesini ve endüstrüyel gelişimini tamamlar tamamlamaz deniz aşırı ülkelerde sömürgecilik faaliyetlerine başlamak ister. bu konuda en büyük hedefleri de kuzey afrika olur. lakin kuzey afrika konusunda karşılarında büyük bir rakip bulurlar: fransa. özellikle fransa'nın tunus'u kendi sömürgesi olarak ilhak etmesi, italya'yı kızdırır ve italya 1881 yılında almanya ve avusturya-macaristan ile müttefiklik konusunda mutabakata vararak üçlü ittifak anlaşmasını imzalar. ancak bu anlaşma hiçbir zaman sağlam temeller üzerine oturmaz. şayet italya'nın diğer bir azılı düşmanı avusturya-macaristan'dır. bunun en büyük sebebi de dolomit sıradağları'nın güneyinde kalan bölgedir. bu bölge, avusturya-macaristan sınırları içerisinde kalmasına rağmen italyanlar, bölgenin kendilerine ait olduğunu iddia etmekte ve iki ülke arasında yıllardır devam eden bir anlaşmazlığa neden olmaktadır. bu anlaşmazlık, italya'nın savaş başladığında ittifak'ı terk etmesine sebep olacak, itilaf devletlerine katılmasına neden olan antlaşmada kendilerine vaat edilecektir.

bütün bu hadiseler, 1870-1905 yılları arasında meydana gelir ve avrupa'da iki büyük kutup meydana gelir. bir bloğu almanya, avusturya-macaristan ve italya, diğer bloğu ise ingiltere, fransa ve rusya oluşturur

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...4309878375.jpg
üçlü ittifak


1905 yılında birinci fas krizi patlak verir
kaiser wilhelm, fas'ı ziyaret eder ve üzerinde ciddi fransız etkisi olan fas'ta bir dizi temasta bulunur. fas sultanı ile yaptığı görüşmelerden sonra fas sultanı, kendisine fransa tarafından yapılması istenen bir dizi reformu reddeder ve almanya ile bir savunma anlaşması imzalar. almanya ve fransa arasında ipler gerilir, lakin kriz 1906 algeciras konferansı ile son bulur. her ne kadar kriz geçici olarak çözümlense de her iki blok arasındaki gerginlik artar, fransa ve ingiltere arasındaki ilişkiler pekişir.


tüm bu olan bitenler devam ederken, ingiltere ve almanya arasındaki ilişkilerin daha da gerilmesine vesile olan bir olaylar silsilesi meydana gelir: denizler hakimiyeti
alman imparatoru wilhelm, ingiltere ile mücadele edebilmenin yolunun kraliyet donanması ile açık denizlerde başa baş çarpışabilecek bir donanma kurmak olduğunu anlar. bu nedenle bir imparatorluk donanması kurar ve başına amiral alfred von tirpitz'i atar. alman sanayisi ve tersaneleri, ingilizler ile savaşabilecek bir donanmanın inşasına başlar. bu inşa, savaş patlak verdiği döneme kadar devam edecektir. ingilizler, bu tehdidi görerek kendi donanmalarında bir modernizasyona gitme kararı alırlar. 1906 yılında ingiliz donanması, hms dreadnought'u denize indirir. kendi sınıfına ismini verecek olan bu gemi, her iki ülkenin de, uçak gemileri sahneye çıkana dek, gelecek 30-40 yılın deniz savaşlarında hüküm sürecek bir dizi yüzen kaleler üretmesine neden olacaktır.


https://seyler.ekstat.com/img/max/80...4892848801.jpg
hms dreadnought

bu esnada avrupa'da tansiyon giderek artmaya devam etmektedir
1908 yılında avusturya-macaristan imparatorluğu, bosna hersek'i kendi topraklarına kattığını ilan ederek ilhak eder. aslında bosna hersek, 1877-1878 osmanlı rus harbi sonucunda oluşturulmuş bir prensliktir. bu prensliğin idaresi, osmanlı rus harbinin barış anlaşması sonucunda geçici bir süre ile avusturya macaristan imparatorluğu'na bırakılır. aynı anlaşmada bulgaristan da iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde osmanlı imparatorluğu'na tabii bir prenslik olarak ayrılır. yıllar ilerledikçe ve osmanlı imparatorluğu'nun balkanlardaki etkisi giderek azaldıkça dengeler değişir ve 1908 yılında bulgaristan tam bağımsızlık ilan eder. bu fırsattan istifade eden avusturya- macaristan imparatoru franz joseph bosna hersek'in imparatorluk topraklarına dahil edildiğini ilan eder. aslında avusturya-macaristan ve rusya, gizliden gizliye birbirleri ile bosna hersek'in avusturya tarafından ilhakı konusunda pazarlık halindedirler. rusya, buna şart olarak bulgaristan'ın tam bağımsızlığını şart koşmuş, kendilerinin boğazlar konusunda yapacaklarına avusturya-macaristan'ın göz yumması karşılığında, bosna hersek'in ilhakına karşı gelmeyeceğini vaat etmiştir. bu görüşmeler öyle bir noktaya gelir ki rusya, yaptığı bu mütabakatlar konusunda fransa'yı bile bilgilendirir. ancak her şey olup bittiğinde, rusya, anlaşmadan istediği kadar karlı çıkmadığını görür, kendi nüfuz bölgesinde avusturya-macaristan'ın etkisinin attığını görmesiyle beraber bosna hersak'i ilhak etmesine karşı çıkar. ama olan olmuştur, avusturya-macaristan istediğini elde eder ve ipler biraz daha gerilir.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...5481600496.jpg
bulgaristan, 22 eylül 1908'de bağımsızlık ilan etti.

devam eden yıllar içerisinde ikinci fas krizi ve trablusgarp savaşı patlak verir

ikinci fas krizi, fas sultanlığı içerisinde sultan karşıtlığı yapan bir grubun sultana karşı isyanı sonrasında meydana gelir. fransa ve ispanya olaya dahil olarak, bölgedeki avrupalı vatandaşları korumak kisvesi altında, etkileri altında tuttukları sultan'ı kurtarmak amacıyla bölgeye asker gönderirler. buna karşın alman imparatorluğu da kendi deniz çıkarlarını korumak adı altında sms panther isimli ganbotu ve sms berlin isimli kruvazörü fas açıklarına gönderir. krizin sonunda fransa, fas'ı protektora (himayesi) olarak ilan eder, fakat daha önemlisi, kriz sonunda tıpkı ilkinde olduğu gibi, fransa ve ingiltere arasındaki dostluk bir nebze daha pekişir. büyük britanya'daki alman korkusu ve çıkarlarını koruma iç güdüsü, almanlara daha sert bir tavır almalarına vesile olur. 1912 yılında italya'nın trablsugarp'ı işgali tüm bütün bu olan bitenler içerisinde en önemsiz olarak göze çarpsa da, avrupa devletlerinin osmanlı imparatorluğu'nun zayıflığını anlamaları ve istanbul'a karşı nötr hale gelmelerine neden olur. osmanlı imparatorluğu, o kadar zayıf ve güçsüz durumdadır ki, her iki ittifak da osmanlı'yı kendi yanında görmek istemez. bu olay, balkan savaşlarının patlak vermesinde kilit rol oynayacaktır.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...6684416467.jpg
ii. balkan savaşlarından bir harita.

1912 ve 1913 yıllarında iki balkan savaşı patlak verir
ilk savaşta dört balkan devleti (sırbistan, karadağ, bulgaristan ve yunanistan) birleşerek osmanlı imparatorluğu'nun üstüne hücum ederler. sonucu osmanlı imparatorluğu için felaket olur ve osmanlı imparatorluğu avrupa'daki tüm toprak varlıklarını kaybeder. bu noktada sırbistan savaştaki ganimetten en büyük payı elde etmek ister. arnavutluk sahilinde bir liman ve elde ettiği toprakların kendi himayesine girmesi için bir mücadeleye başlar. bu çabası başlangıçta gizli müttefiki rusya'dan destek görmez, fakat sonrasında rusya, sırbistan'ı desteklemeye başlar. bu esnada yapılan londra konferansında arnavutluk'un bağımsız devlet olarak tanınmasına karar verilir. sırbistan ve karadağ bu kararı kabul etmeyerek protesto eder. avusturya-macaristan, buna karşıt olarak adriyatik denizinde bir seri donanma tatbikatı yapar, karadağ'a ise bir ültimatom gönderir. rusya'nın londra konferansı sonrasında desteğini çekmesi ve avusturya-macaristan'nın askeri hareketlerinden çekinen sırbistan ve karadağ, arnavutluk'un bağımsızlığını tanımak zorunda kalır. tüm bunlar, sırbistan'ı durdurmak yerini daha da azdırır ve balkanlardaki ranttan daha fazla nemalanmak için yunanistan'ı yanına alarak bulgaristan'a savaş ilan eder. romanya ve osmanlı imparatorluğu'nun da savaşa girmesi ile bulgaristan kolayca pes eder ve barış yapmak zorunda kalır.


balkan savaşları, almanya ve avusturya-macaristan arasındaki ittifakta esnemelere yol açar
avusturya-macaristan, balkanlarda sırbistan'ın ve onun gizli destekçisi rusyanın panslavizm düşüncesinin gerçekleşmemesi için mücadele ederken, almanya bu konuda avusturya-macaristan'a açıktan destek vermez. bu avusturya-macaristan tarafından ciddi hoşnutsuzlukla karşılanır ve ilişkiler biraz bozulur. lakin her iki balkan savaşı sonuçlandıktan sonra, sırbistan rahat durmaz ve arnavutluk'un toprak bütünlüğüne saygı göstermeyecek hareketler göstermeye başlar. avusturya-macaristan, sırbistan'ın hareketleri ve rusya'nın sırbistan'ı durduracak bir çaba göstermemesi üzerine sırbistan'a bir ültimatom yollayarak arnavutluk bölgesinde işgal ettiği bölgelereden çıkmasını ister. bu sefer almanya ve italya, avusturya-macaristan'a arka çıkar ve sırbistan, arnavutluk'tan çıkmak zorunda kalır. alman imparatoru, avusturya-macaristan'la arayı düzeltmek için viyana'yı ziyarete gider ve bu sembolik zaferi kutlar.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...7718481938.jpg
balkan savaşları sırasında osmanlı askerleri

tüm bu olan bitenler, fransa-rusya ittifakının şeklinin değişmesine neden olur
ittifak ilk oluştuğunda; rusya, fransa'nın kuzey afrika'da yapacağı hareketlerle almanları provoke etmemelerini, fransızlarda ruslara balkanlar'da avusturya-macaristan'la ilişkilerin bozulmamasını talep etmişlerdir. şayet bu ittifak daha ziyade defansif ağırlıklı olup, bu tarz provakatif eylemlerde tarafların birbirlerine yardım etmesine hizmet etmemektedir. lakin geçen yıllar içerisinde fransa, balkanların rusların için stratejik önemini anlayarak bu konuda ruslara arka çıkmaya karar vermişlerdir. normalde rakipleriyle olan mücadelelerinde taraf olarak savaşa girmeyecekken her iki devlet, bundan vazgeçerek bu tarz durumlarda beraber savaşa girme kararı almışlardır.


bu esnada her ne kadar fransa ile araları iyi olsa da, birleşik krallık ve rusya arasındaki ilişkiler için aynı şeyleri söylemek pek mümkün değildir
özellikle rusya'nın iran havzası ve hindistan bölgelerinde tehdit unsuru olarak ortaya çıkması, ingilizleri hoşnutsuzluğa sürüklemektedir. öte yandan on yıllardır alman imparatorluğu ile devam eden fırtınalı hava, bir anda yerini ılımlı siyasete bırakır ve ilişkiler normalleşmeye başlar. bunun iki önemli sebebi, almanlar ve ingilizlerin afrika konusunda birbirleri ile anlaşması ve uzun yıllardır devam eden donanma silahlanma yarışının son bulmasıdır. 1914'te savaşın patlak verdiği olaylar silsilesinde görülecektir ki; ingiltere, fransa ve rusya'nın yanında savaşa girmek konusunda son ana kadar bekleyecektir.

bütün bu olaylar olup bittikten sonra yıl 1914'e gelir. her ne kadar devletlerin birbirleri ile savaşması için somut bir sebep ortada yoksa da, balkanlarda yay kopma noktasına kadar gerilmiş, avusturya-macaristan, rusya, sırbistan ve bulgaristan arasında resmen bir köşe kapmaca oynanmaktadır.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...8116764329.jpg

haziran 1914'te avusturya-macaristan veliaht prensi franz ferdinand ve eşi sarajevo gezisinde gavrilo princip tarafından öldürülür
prensin öldürülmesi avustruya-macaristan'da şok etkisi yaratır ve avusturya-macaristan hükumetinin önde gelenleri, sırbistan'a uygulanan sabır politikasının bırakılarak harekete geçilmesine karar verir. avusturya-macaristan, almanya'ya destek için elçilerini yollar ve almanya'nın kendilerini koşulsuz destekleyeceklerinin garantisini aldıktan sonra sırbistan'a bir ültimatom gönderir. bu esnada fransız elçiler'de rusya yolundadır. fransızlar ve ruslar, bölgede oluşabilecek bir durumda avusturya-macaristan'a karşı ortak hareket etmek konusunda anlaşırlar.

olayların kontrolden çıkmaya başladığını gören sırbistan, yıllardır kendisine arka çıkan rusya'ya giderek destek ister. rusya, sırbistan'a ültimatomu kabul etmemesini telkin eder ve sırbistan'a arka çıkacağını söyler. bu esnada rusya'da kısmi seferberlik ilan edilir. yukarda daha önceki entry'lerde belirtildiği üzere, savaşın patlak vermesine sebep olan iki kritik diplomatik karardan birisi rusların aldığı bu seferberlik kararı olur. bloğun öteki tarafındaysa, almanya, avusturya-macaristan'a olan desteğini dünya kamuoyuna deklare eder.

tüm bunlar olurken, birleşik krallık itidal çağrısı yaparak ülkelere krizi masada çözmelerini belirtir. ingilizler, olası bir savaşı önlemek istemektedir, lakin balkanlardaki tansiyon o kadar yüksektir ki, ingilizlerin çabası olayların alevlenmesine engel olamaz.

sanılanın aksine, sırbistan, avusturya-macaristan'ın vermiş olduğu 10 maddelik ültimatomun sadece tek bir maddesini reddeder, geri kalan tamamını kabul ederler ve konunun hague konvansiyon'unda tartışılmasını talep ederler. avusturya-macaristan, bu cevabı ret kabul ederek sırbistan ile tüm diplomatik ilişkilerini dondurur. durumdan korkan sırbistan'da seferberlik ilan edilir. bu olay savaşın başlamasındaki diğer kritik andır, şayet bu noktada avusturya-macaristan halen sırbistan'a karşı istediklerini alabilecek durumdadır. fakat ordu kurmayları, her ne kadar imparatorları bir savaş için almanları beklemek konusunda tutucu olsa da sırbistan'a askeri anlamda bir ders verilmesi konusunda onu doldururlar. bu fikrin en büyük savunucusu da, imparatorluk orduları başkumandanlığı görevini yürütecek olan ve imparatorluk ordularını üst üste felaketlere sürükleyecek olan conrad von hotzendörf olacaktır.

seferberlik kararları havada uçuşurken, birleşik krallık diplomatları, itidal çağrılarına devam eder. krallık, alman imparatorluğu, fransa ve italya diplomatlarının katılacağı bir dörtlü toplantı ile konunun masaya yatırılması istenir. bu talep almanlar tarafından reddedilir. tüm bunlar olurken, birleşik krallığın berlin büyükelçisi edward goschen, ingilizleri daha da tedirgin edecek bazı haberler verir. ona göre almanlar, fransızlara karşı bir savaş hazırlığındadır.


burada biraz konuyu açalım
fransa-prusya savaşından 1914'de kadar olan tüm bu olaylar sonucunda almanlar, kendi egemenlikleri için fransa'nın değil, rusya'nın en büyük engel olduğuna kanaat getirirler. almanlar, techizat, eğitim, disiplin gibi konularda ruslar'dan üstün olsalar da doğal kaynakları ve insan gücü ile boy ölçüşmenin imkanı olmadığının farkındadırlar. ancak almanların ruslara karşı bir başka hayati avantajı daha bulunmaktadır. altyapı. alman demir yolu ağı, zamanının en gelişmiş demir yolu ağlarından biridir. bu dönemde yapılan savaşlarda galibiyet için en önemli iki unsur topçu desteği ve rezerv kuvvetlerin cephede uygun bölgelere hızla kaydırılmasıdır. almanlar bu konuda yeterli büyüklükte bir demir yolu ağına sahipken, ruslar halen canla başla demir yolu inşa etmeye çalışmaktadır. bunun farkında olan almanlar, rusları bu demir yolu ağları tamamlanmadan yenmenin elzem olduğunu, eğer bu gerçekleşmezse ruslar karşısında askeri bir galibiyet elde etmenin mümkün olmadığını bilmektedirler. almanlar bunun için 1800'lü yılların sonunda mareşalleri von schlieffen ve moltke'nin ürettiği bir seri savaş planlarının, fransa ve rusya'yı yenmek için en uygun olduğuna karar verirler. bu planlar, fransa'nın olabildiğince hızlıca saf dışı edilerek batıdaki kuvvetlerin hızla doğuya, rusya'ya kaydırılmasını hedeflemektedir ancak almanlar bu yıldırım harekatını doğrudan fransa sınırından değil, kuzeydeki benelüks ülkelerini kullanarak yapacaktır. bu nedenle, eğer rusya ile savaşılacaksa, fransa ile savaş kaçınılmazdır.


https://seyler.ekstat.com/img/max/80...9475049497.jpg
alman mareşal von schiliffen

28 temmuz 1914 tarihinde avusturya-macaristan imparartorluğu, sırbistan'a savaş ilan ederek fiilen savaşı başlatır

devam edelim; bu hızlı diplomasi trafiği içinde ruslar, almanlara ve avusturya-macaristan'a karşı tam seferberlik ilan eder, fakat bu karar, kaiser wilhelm ve çar ii. nikolai arasındaki telegraflar sonrasında kısmi mobilizasyona çevrilir. bu arada daha önce belirtmiştik, yine hatırlatalım, kaiser wilhelm ve çar ii. nikolai, birbirlerinin kuzenidirler.

bir gün sonra, rus dış işleri bakanı sergey sazanov'un verdiği gaz ile rusya'da bir kez daha genel seferberlik ilan edilir. alman imparatorluğu ruslara bu seferberliklerini durdurmak için çağrıda bulunurlar. ancak ruslar, bunu reddederler ve seferberlik hazırlıklarına devam ederler. buna cevap olarak bir gün sonra avusturya-macaristan genel seferberlik ilan eder, alman imparatorluğunda da savaş öncesi hazırlık durumu ilan edilir. aynı gün alman imparatorluğu, rusya'ya bir ültimatom vererek derhal ilan ettikleri seferberliğin durdurulmasını ister, bu istekleri rusya tarafından reddedilir. aynı anda almanlar, fransızlara'da bir elçi yollar ve rusya'ya savaş ilan edilip edilmemesi durumunda tarafsız kalıp kalmayacakları sorulur. tüm bunlar olurken, birleşik krallık, belçika'nın bağımsızlığını garanti ederek almanya ve fransa'ya buna saygı göstermelerini talep eder. fransa bu talebe olumlu yanıt verirken, almanlar herhangi bir yanıt vermezler.


bir gün sonra, 1 ağustos 1914, alman ve fransızlar genel seferberlik ilan ederler ve alman imparatorluğu, rusya'ya savaş ilan eder
2 ağustos 1914, alman ve osmalı imparatorluğu gizli bir müttefiklik anlaşması imzalarlar.

bir gün sonrasında, fransa, almanya'ın göndermiş olduğu tarafsızlık sorusuna olumsuz yanıt verirler. almanlar schlieffen planını yürürlüğe koyarak, belçika'nın alman ordularının geçişine izin vermemesi durumunda belçika'ya savaş ilan edeceğini beyan eder. belçika, bu cevaba olumsuz yanıt verir. bunun üzerine alman orduları belçika üzerine yürür. bu olayları takiben birleşik krallık alman imparatorluğu'na, 2 gün sonra da avusturya-macaristan imparatorluğu rusya'ya savaş ilan eder.

tüm bu olan bitenler sonunda 4 yıl sürecek olan ve 40 milyon insanın ölümüne, yaralanmasına ve sakat kalmasına sebep olan 1. dünya harbi başlar.

Farkedmez 05 July 2019 22:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Rusya'nın başkenti Moskova'da yer alan bu metro, dünyanın en eski ve büyük metrolarından biri olmasının yanı sıra iç tasarımı ve mühendisliğiyle de göz dolduruyor. Ayrıca metroyla alakalı pek çok şehir efsanesi var; işte onlardan bazıları.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...7373280961.jpg

metro sisteminin tam göbeğindeki kahverengi çember hat nasıl tasarlandı?
efsaneye göre stalin, kendi döneminde inşasını başlattığı metroya çok önem veriyordu. mühendisler hatların tamamını gösteren blueprint taslak üzerinde çalışırken bir tanesi kahve kupasını çizimlerin üzerine koyar. tam ortada tüm hatları kesen kahverengi bir çember oluşur. plan bu taslak üzerinden stalin'e sunulur. o da ortadaki kahve lekesini projenin bir parçası zannederek onay verir. stalin'e tekrar çıkıp o kısmın hatalı olduğunu söylemeye kimsenin götü yemediği için metro bu haliyle inşa edilir. bir diğer versiyonu ise kupayı planın üzerine stalin'in koyduğu ve aha böyle çok daha güzel oldu dediği ve öyle yaptırdığıdır.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...7801752054.jpg

metro hattının içerisinde dev mutant fareler yaşadığına dair efsane
ne zaman türediğini kesin olarak bilmiyorum fakat 80'ler sonrası ise bildiğin ninja kaplumbağalar senaryosudur. farelerin kazıda denk gelinen radyoaktif elementleri yediği ve mutasyona uğradığından bahsedilir. bir diğer efsane olan gizli hatlarda kol gezdikleri bu yüzden o hatların kapatıldığı söylenir. fareler neredeyse insan boyutunda ve karanlıkta parlayan canavarlar olarak tasvir edilir. vaktiyle bakıma giden işçilerden bazılarının ortadan kaybolması da bu hikayeye bağlanmıştır.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...8308199187.jpg

kremlin sarayına bağlı gizli metro hattı ve nükleer sığınaklar efsanesi
efsaneye göre stalin metro hattının çok daha altına (100 m) gizli bir hat kurdurmuştur. bu hat çeşitli idari birimlere çıkışları olan, nükleer saldırılarda halkın ve önemli kademede insanların saklanabileceği gizli üslere çıkarmış. hatta sadece 15.000 kişiyi yıllarca barındırabilecek bir tür yeraltı şehiri olduğu iddia edilir. metro dva(2) derseniz şehirdeki herkes çeşitli versiyonlarını anlatır. benim bizzat duyduğum moskova devlet üniversitesi'ne çıkan bir hat olduğuydu. bu geyik yüzünden bir dönem sürüyle öğrenci bu hatta açılan kapıyı aramış fakat bulamamışlar. bir de hattın giriş kapısını keşfeden bazı öğrencilerin kgb tarafından yok edildiği kolpasıyla desteklenir.

bu mitin bir eklentisi de lavrentiy pavloviç beria ile ilgili olandır
kendisi hakkında bilgiyi başlığında bulabilirsiniz. hakkında yüzlerce genç kızı kaçırdığı, tecavüz ve işkenceye varan hayvanlıklar yaptığına dair iddialar vardır. yaptığı iddia edilen suçları yine bu bekleme durumunda olan gizli metro sığınağında gerçekleştirdiğine dair bir efsane var. şu an müze olan evinden metro 2'e açılan bir yol olduğunu ve gizli servisin burayı işkence merkezi olarak kullanıldığı iddia edilir.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...9306871230.jpg

son olarak ölü askerlerin göründüğüne dair bir efsane var
fakat sadece metroya özgü olmadığı için yazmıyorum. iddiaya göre hem şehirin sokaklarında hem de metroda görünen napolyon döneminden kalma fransız askerleri varmış.

Farkedmez 05 July 2019 22:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Nereden Nereye: 1930 Yılında Kanada'da Yayınlanan Türkiye Kadın Hakları Karikatürü
Kanada'nın en büyük eyaleti olan Quebec'te 1930 yılında yayınlanan siyasi karikatür, 1930 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren Türkiye ile 1940'a kadar kadınların bu hakkının olmadığı Kanada'yı kıyaslayıp derin derin düşünmeye sevk ediyor.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...4036209901.jpg
İstanbul, Türkiye
Türk tarihinde ilk kez, kadınlar haftaya gerçekleştirilecek genel seçimlerde oy kullanabilecek ve milletvekilliğine seçilme hakkına sahip olacak.

1930 yılında kanada, quebec'te çizilen kadın hakları ile ilgili politik bir karikatür bu.

karikatürde bir kadın üzgün bir şekilde bir afişe bakıyor ve afişte kadınların türkiye'de ilk defa seçme seçilme hakkı kazandıklarını, ve bu haftaki seçimlerde hem seçebilecek hem de seçilebileceklerini okuyor. bana da vay canına demek düşüyor.

vay canına. nereden nereye. bir tarafta çeşitli dini ve sosyal anlamda geri kafalılılıktan dolayı 1940'lara kadar kadınlara seçme hakkı vermeyen, fakat sonraki zamanlarda kuzey amerika'nın en ilerici bölgelerinden biri haline gelen bir batı toplumu ve devleti (kanada, quebec); diğer tarafta 1920'lerde yıkıcı bir savaştan yenilmiş olarak yeni yeni ayağa kalkan, çoğu ülkeden önce bir çok yenilik yapan, fakat 20'inci yüzyılın ortalarına kadar bu ilericilik atağını sürdürmeyen ve tökezleyen bir başka ülke (türkiye).

işler nasıl bu raddeye geldi kolay anlaşılır gibi değil.

Farkedmez 05 July 2019 22:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Beyin Ölümü Gerçekleşen Kişinin Yaşıyor Gibi Hareket Etmesi: Lazarus Refleksi

Beyin ölümünden sonra omuriliğin beyinsi davranışları nedeniyle bazı reflekslerimiz devam edebiliyor.


lazarus refleksi; silahla vurularak, kanamalarla veya başka darbelerle beyinleri ölmüş olan hastaların, beyin ölümünden sonra omuriliğin beyinsi davranışları nedeniyle bazen hemşireleri bile yanıltabilecek düzeyde uyanıkmış gibi davranmalarına verilen isimdir.

diğerleri gibi bu da refleks yayı aracılığıyla meydana gelir. mesela elimiz ateşe değdiği zaman hızlıca geri çekeriz, bu da tıpkı lazarus refleksi gibi refleks yayı tarafından idare edilir. zaten bu nedenle beyin ölümü gerçekleşmiş hastalarda bile görülebilir zira bu tarz refleksler beyinden emir almazlar.

lazarus refleksi'ni diğerlerinden ayıran şey uzun ve karışık olmasıdır. yani, bizim reflekslerimiz genelde irkilme, seğirme, sıçrama gibi anlık olaylardır. ancak lazarus refleksi'nde ölünün kolları önce yukarı kalkar ardından çapraz bir biçimde göğsünde kavuşturulur. bir kaç saniye sonra ise kollar göğüsten ayrılarak vücudun iki yanına düşer.

lazarus refleksi'ni tetikleyen şeyi bugün tam olarak bilemiyoruz ancak genelde beyin ölümü gerçekleştikten bir kaç dakika içerisinde meydana geldiği için acıyla ilgili olabileceği düşünülüyor.

isminin kaynağı da incildir. yuhanna incili 11. bölümde isa, mucizevi bir şekilde aziz lazarus isimli bir ölüyü diriltiyor. lazarus refleksi de sanki ölü diriliyormuş gibi bir izlenim yarattığı için ismini buradan alıyor. gerçekten ürkütücü bir refleks. bilimsel açıklaması bilinmeden önce sağlık görevlilerinin epey korktuğu bir durummuş. günümüzde ise hasta yakınları bu duruma şahit oldukları zaman hastanın hala yaşadığı yanılgısına düşebiliyor.

Farkedmez 05 July 2019 22:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


Güzel bir kurgu filmi olmuş. Ne çok doyuruyor ne de aç bırakıyor. Gelecekte insanların gördüğü her şeyin kayıt altına alındığı ve suçluların geçmişi izlenerek davaların çözüldüğü bir dönem düşünün. Ama işlenen cinayetlerde kayda ulaşamıyorsanız ve karşı taraf anonimse ve size başka görüntüler görmenizi sağlıyorsa nasıl yakalarsınız ? Anlatması zor izlemesi kolay :)

Farkedmez 05 July 2019 22:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


İdris Elba'nın filmleri kaliteli oluyor, tamamen baş rol olmasa da filme etkisi vardı. Film genel olarak güzeldi, aksiyonu bol bir film değildi ama insanı sürüklüyor izliyorsun. Onurlu bir duruş sergileyen kumarbaz (kumar oynatan daha doğrusu) filmi. Kumar oynatmaya başlayan ve her kesimden insanı içinde bulunduran birinin yargılanma sürecini anlatan film. İlgi çekici aslında. Cinsellik yok bu da filmi güzel yapmış açıkçası. Mutlaka izlemelisiniz.

Farkedmez 05 July 2019 22:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
İrlandalılar ve İskoçlar Aslen Yozgatlı mı?


Başlığı okuduğunuzda muhtemelen şaka zannettiniz ama o işler tam olarak öyle değil.


bugünkü iskoç ve irlanda halklarını oluşturan keltler, bundan 4000 yıl önce ana vatanları orta avrupa'dan göç etmeye başladılar. bu hadise birkaç bin yıl sonra türklerin başına da gelecek olan kavimler göçü ve orta asya'dan anadolu'ya göç hadisesiyle büyük benzerlik gösterir. bu göçler ekseriyetle avrupa içlerine dağılmaya bağlı olarak gerçekleşmiştir. keltler; ispanya'ya, italya'ya, galya'ya(fransa) ve bugünkü vatanları britanya'ya göç edip durmuşlar. savaşçı ve göçebe bir kavim olduklarından dolayı sürekli birileriyle çarpışma halinde olduklarından göçler sırasında yunan ve etrüsk kolonilerine saldırmaya başladılar. zaman içerisinde avrupa'nın her yerine ayak basan keltler, o dönemler gücünü en üst düzeye taşıyan roma imparatorluğu için ciddi bir tehdit unsuru oluşturuyordu. zira roma'nın ilk palazlanmaya başladığı dönemlerdeki en büyük düşmanı olan galyalılar da keltlerin bir uzantısıydı. uzun yıllar boyu galyalılarla savaşan romalılar, barbar topluluklardan nefret etmekteydi. mö 390 yılında galyalılar, brennus komutasında roma üzerine bir sefere çıkarlar. roma ordusuyla şehir merkezine birkaç kilometre kala savaşmaya başlarlar ve roma'yı ağır bir yenilgiye uğratırlar. işin ilginçliği de burada başlar. barbar ve acımasız olan bu topluluk, şehre girmeyi birkaç gün erteleyip romalıların bir yığınak yapmasına ve kadınların, çocukların saklanmalarına izin vermişlerdir. şehri yağmalayıp, 500 kilo altın alarak geri dönmüşlerdir. bunun nihayetinde yapmadıkları katliamın bedelini birkaç zaman sonra acımasızca göreceklerdir.


roma yıkılmış şehrini yeniden inşa etmeye, kaybettiği gücünü yeniden toplamaya başlar. roma-galya çarpışmaları eski şiddetine kavuşur. julius caesar'ın gelip galya'yı komple fethine, keltlerin efsanevi liderleri vercingetoriks'ın mağlup olmasına kadar galyalılar bölgelerinde sabit dursalar da tekrar doğu'ya doğru hareket etmeye başlarlar. önce macaristan'da daha sonra yunanistan'da bazı şehirleri yağmalayan ve dur durak bilmeden aşağıya doğru inen keltler, burada byzantion'ı tehdit etmeye başlarlar. bir tepeye kamp kurup beklemeye başlarlar. bu esnada, kardeşiyle büyük bir taht mücadelesine tutuşmuş bitinya kralı nikomedes ortaya çıkar. hazır bir şekilde 10.000 savaşçı kelti kendi safına çekmek, taht yarışında onu kardeşinden üstün bir konuma taşıyacaktı. nihayetinde öyle de oldu. byzantionlar uzun pazarlıklar sonunda, bitinya kralı nikomedes'in de ara buluculuğuyla keltlerin adapazarı'na yerleşmesini kabul ettiler. tabii bir şartları vardı. o da şehri surlarla çevirmeyeceklerdi. hatta istanbul boğazı'nı aşmalarına da byzantionlar yardım edeceklerdi. bir kışı daha kamp yaptıkları tepede geçiren keltler daha sonra adapazarı'na geçtiler. tabii 20.000 kişi, kadın ve çocuk karışık şekilde olan keltlerin bazıları yapamadı ve o tepede kaldılar. asimile olup orada yaşamaya başladılar. bugün o kaldıkları tepeye hala galata denir. sebebi de keltlerin galya kolundan olan bu kavim, buraya geldikten sonra galat olarak anılmaya başladılar ve bizim galatlar olarak bildiğimiz grubu oluşturdular.

adapazarı'na yerleştirilen keltler, bitinya kralı nikomedes'e tahtın kapılarını sonuna kadar açmıştı. artık kardeşi saf dışı olmuştu. ancak bu yetmiyordu, adapazarı'ndan alınan keltler bugünkü yozgat ve ankara tarafına yerleştiriliyordu. bunun amacı bitinya - selevkos arasındaki bölgeye de tampon oluşturulmasıydı. olası bir selevkos saldırısında keltler bölgenin hakimi oldukları için onlar cevap vereceklerdi. bu yerleştirildikleri bölgeye de zaten ilerleyen yıllarda galatya adı verilecekti. hatta ankara'nın adı bile bu dönemden kalmadır. keltçe ankyra'dan gelmektedir. "durduran" manasına gelir ki sebebi de yukarıdaki selevkos hadisesidir. tabii yozgat konusuna değinemiyorum, onun adı nerden nasıl olmuş gelmiş orası ayrı mesele. yıllar, yüzyıllar geçtikten sonra millattan sonra birinci yüzyılda anadolu'ya roma hakim olur. galatya da haliyle roma egemenliği altına girer. artık yaşadıkları bölge bir roma eyaleti olmuştur. yerleşik bir hayata geçen ve maziyi unutmak isteyen galatlar, aziz paulus'un da iteklemesiyle hristiyanlığı kabul ederler. böylelikle anadolu'da ilk hrisitiyanlığı kabul eden halk galatlar olur. 1071'deki malazgirt savaşı'na kadar da önemli bir olaya girişmezler. 1071'de romen diyojen'in malazgirt'e götürdüğü orduda yer alan roussel de bailleul isimli bir paralı asker komutan, sefer güzergahı muş'a doğru ilerlerken yozgat'ta verilen bir molada yöre halkını gözlemleme fırsatı bulur. aslen normandiyalı olan roussel de bailleul frank kökenli ve frank kültürüyle büyümüş bir adamdır. bölgedeki halkın da benzer bir kültüre sahip olduğunu görünce kafasından bazı şeyler geçmeye başlar. zira o gün gördüğü halk, yüzlerce yıl önce onun doğduğu topraklardaki galyalı bir kavimin devamıdır.

roussel de bailleul ve bizans ordusu yozgat'tan ayrılıp malazgirt ovası'na doğru yürürken, bir gece emrindeki 3000 ağır zırhlı süvariyle birlikte bizans kampını terk eder. garibim romen diyojen'e vurulan ilk darbe de bu değildir. ordunun ana hattında görev yapan bu tecrübeli askerler ayrıldıktan sonra bir de ordunun önemli bir kısmını oluşturan peçenekler ve kıpçaklar malazgirt savaşı'nda saf değiştirip alp arslan'ın tarafına geçerler. yıllardır tarih kitaplarında anlatılmayan bir eksik nokta da roussel de bailleul'un ihanetidir aslında. zira bizans'ın, o dönemin askeri dünyası içindeki en büyük yok edici güç olan cataphract süvarileri savaş başlamadan elinden uçup gitmişti. roussel, adamlarıyla birlikte galatya eyaletine gelip ; ankara-eskişehir-afyon-yozgat-çankırı bölgelerini kapsayan galatya krallığı'nı kuruyor. romen diyojen yeniliyor ve bu da galatya krallığının önünü açıyor. zira anadolu'nun hakimi olan bizans gittikçe zayıflamış bir devlet haline geliyor. bu da roussel'ın iştahını iyice kabartıyor. roussel'in konstantinopolis üstüne sefere çıkacağını öğrenen bizans imparatoru yedinci mikhail, yannis dukas'a bir ordu verip roussel'in üstüne gönderdi. iki ordu eskişehir civarında savaşmaya başladılar. yannis'in ordusundaki franklar da roussel'i görünce saf değiştirip, dejavu yaşatarak galatya safına katıldı. bizans yenildi. yannis ve oğlu esir düştü. bu zaferden sonra gaza gelen roussel, istanbul boğazı'na kadar ordusuyla birlikte yürüdü. üsküdar'a ilerledi falan filan. daha sonra roussel'in film gibi hayatı, film gibi bir sonla idam edilerek sona erdi. önemli olan roussel değil tabii bu noktada.

ardından gelişen olaylar dizisinde yedinci mikhail, alp arslan ve kutalmış oğlu süleyman ile ittifak yaparak galatya krallığını yıkmak için anlaştılar. bölgeyi türkleştirmeye çalıştılar. galatlar ne kadar tarih boyunca asimile olmuş gibi gözükse de asla asimile olmuyorlardı. kökenlerinin dayandığı galyalılar, roma'nın boyunduruğu altında asimile olmuşlardı. ancak bu adamlar neredeyse bin yıl geçmesine rağmen hala kendi varlıklarını ve kültürlerini yaşatabiliyorlardı. bunun üzerine bazı galatlar, bizans ve selçuklu baskılarından sonra yozgat ve ankara'dan toplaşıp en iyi bildikleri işi yaparak tekrar göç ettiler. önce konstantinopolis'e. daha sonra tekrar avrupa'ya. keltlerin en bilindik yurdu olan britinya beşinci yüzyıla kadar kelt kalsa da anglo sakson akınlarıyla benliğini kaybetti. elbette galler, iskoçya, irlanda gibi oluşumlar oldu ancak varlığını en çok hissettiren güç ingiltere oldu. tabii bunda hunların, kavimler göçü'nü başlatmasının da etkisi büyük. neyse konumuza dönecek olursak, bir kısım galatyalı tekrar bir şekilde yolunu bulup britanya'ya geldiler ve sonsuz yurtlarında yaşamaya devam ettiler. bir kısmı da anadolu'da kalıp gerçekten asimile oldu. tabii sarı saçlı, mavi gözlü bir iç anadolulu adam görürseniz nereli olduğunu artık biliyorsunuz. tabii bir de dublin'e, belfast'a gidip gördüğünüz ilk sarı saçlı adama sarılıp "topraaam" diye bağrınıza da basabilirsiniz. orası size kalmış. lakin hakikat ve gerçek böyle. bu adamlar aslen yozgatlıdır.

Farkedmez 05 July 2019 22:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
İhanetiyle Türklerin Anadolu'ya Yerleşmesine Katkıda Bulunan Asker: Roussel de Bailleul
Malazgirt Savaşı'nda İmparator'a ihanet ederek Türklerin Anadolu'ya yerleşmesine dolaylı olarak katkıda bulunan asker Roussel de Bailleul.


roussel de bailleul, phrangopoulos yani frank soyundan gelen bir norman kumandan. askerleriyle italya'ya geliyor otranto'ya yerleşip kont roger de hauteville'in emri altına giriyor. bu dönemde sicilya'nın normanlar tarafından istilası ve arap yönetimi'nin bölgede sonlandırılması sürecinde büyük katkıları oluyor. özellikle 1063'te cerami savaşı'nda varlık gösteriyor, cesareti dikkat çekiyor. muhtemelen bu savaşta kazandığı ün sayesinde roma imparatoru 4. romanus malazgirt savaşına giderken bu adamı ve ordusunu da arkasına alıyor. yalnız -belki de yenilgiyi öngören- roussel de bailleul bizans'a ihanet edip savaşa katılmıyor. ancak bu ihanetine rağmen imparatorluk hizmeti'nden atılmıyor, çünkü bizans bu başarılı kumandanı elinden çıkaramayacak kadar çaresiz bir durumda. ardından bizans bu adamı 3000 franco-norman atlıyla anadolu'ya selçuklulara karşı tekrar yoluyor ancak bu sefer de arkadaş bizans valilerine dadanıyor, galatya'dan bir kısım toprak alıp 1073'te bağımsızlığını ilan ediyor. başkenti de ancyra hem!

4. romanus'tan sonraki imparator 7. michael bu bela adamı öldürmelerine karşılık hali hazırda selçukluların fethetmiş olduğu toprakları onlara resmi olarak vereceğini vaat ediyor. roussel abimiz bu girişimden kaçarak kurtuluyor ve amasya'ya gidiyor. amasya'da halk bu adamı o kadar çok seviyor ki bir resmiyeti olmamasına rağmen şehrin yöneticisi oluyor! 1074'te o sıralar general olan ama ileride imparator olacak olan alexius commenius şehir halkını bi şekilde ikna ediyor ve amasya halkı roussel'e satışı koyuyor, abimiz kendini konstantinopolis zindanlarında buluyor. yalnız biçare bizans 1077'de bu adamı kefalet karşılığında serbest bırakıyor ve arkasına selçuklu desteğini alarak 7. michael'e karşı isyan eden general nikephoros botaneiates'e karşı göreve yolluyor. roussel gidiyor, botaneiates'i yeniyor, bir de üstüne bizans'a sırt çevirip bu adamla ittifak kuruyor! ancak imparator 7. michael selçukluları bu adamı yakalamaları için yine bir şekilde ikna ediyor ve selçuklular roussel'i iznik'te bulup bizans'a teslim ediyor. bizanslılar da haliyle bu sefer acımayıp arkadaşı ortadan kaldırıyor.

maceralı bir hayat şüphesiz.

Farkedmez 05 July 2019 22:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Sözlük yazarı "hardrada", Osmanlı'nın İtalya seferi konusunda belki de bütün Avrupa'nın kaderini değiştirebilecek ilginç bir senaryodan bahsetmiş.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...2783096136.jpg

eğer fatih erken ölmeyip devasa italya seferini gerçekleştirebilseydi, karaya çıkar çıkmaz karşılacağı napoli ordusunu saf dışı etmesi çok uzun sürmez ve böylece roma yolu kolayca açılırdı. kuzeye ilerleyen istila ordusu karşısında savunmasız kalan papa ve çevresi hızlıca romayı boşaltıp fransadaki topraklarından yeni bir haçlı seferinin hazırlıklarına başlar, bu arada ülkesiz kalan napoli hanedanı da ispanya tahtında hüküm süren güçlü kuzenlerinin yanına sığınarak kaybettiklerini geri almak adına ispanya'yı söz konusu haçlı seferine katılmaya ikna etmeye çalışırdı. istilanın haberi o dönemde burgonya yüzünden savaşın eşiğinde olan fransa ve hapsburgları muhtemelen olası bir çatışmayı ertelemeye ikna edecekti çünkü yeni birleşen ispanya türklerin sicilya'yı tehdit etmesinden oldukça rahatsız olacak, napoli ve milan üzerinde uzun süredir hak iddia eden fransa monarşisi hayallerinin suya düşmesini istemeyecek ve avusturya hapsburgları bütün güney sınırlarının türklerin eline geçmesi gibi bir ihtimali kesinlikle kabullenmeyecekti.

bu senaryoda en ilginç yeri ise yarımadanın kuzeyine hükmeden floransa, milan ve venedik işgal edecek ve dönemin osmanlı dış politikası ışığında muhtemelen sultan'ın temsilcileri floransa ve milanın tarafsız kalması karşılığında bağımsızlık garantisi verecek ve anlaşmayı daha da çekici kılmak adına bu prensliklerin yarımada üzerindeki hak iddialarını destekleyecekti. istilanın hızı ve yıkıcılığı karşısında şaşıran venedik ise muhtemelen birkaç yıl önce sultanla yaptığı barış anlaşmasını korumaya çalışmaktan başka bir hamlede bulunmayacaktı.

lorenzo ve ludivico sultan'ın çekici teklifleri ve yarımadanın kaderi arasında bocalarken, savunmasız roma doğu roma'nın başkentine benzer şekilde yağmalanmaktan kurtulamayacak ve önünde roma'dan alplere kadar uzanan geniş düzlükler bulan güçlü osmanlı süvarisinin kuzeye ilerlemesi durdurulamayacaktı; istilayı tehlikeye düşürecek kadar büyük bir ordu toparlayabilecek olan tek hükümdar olan fransa kralı louis xi için muhtemelen bu orduyu ölümü beklenen yaşlı papanın yerine, hemen fransanın dibindeki avignon'a sığınan curia'yı baskı altına alıp kukla bir papa seçtirmek, düz bir coğrafyada osmanlı süvarisiyle çarpışmaktan daha mantıklı bir seçenek olacak, louis'in en büyük rakibi maximillien ise sınırlarında bu derece büyük bir fransız ordusu olduğu halde ve istilayı macaristan tahtını hapsburg etkisinden korumak adına büyük bir fırsat olarak kullanacak matthias corvinus ensesindeyken, yarımadaya büyük bir ordu göndermek konusunda pek istekli olmayacaktı.

floransa ve milan'ın sultanın şartlarını kabul etmesi halinde ilk aşamada medici ve sforza aileleri, eğer bu aileler iktidarda kalmaya devam ederlerse tüm floransa ve milan halkı avignon tarafından aforozla tehdit edilecek ve daha önce defalarca gerçekleştiği gibi, bu italyan prensliklerinin yeni bir kardinaller meclisi atayarak bir anti-papa seçmesi kaçınılmaz olacak ve böylece osmanlılarla müttefik olmasa da, düşman da olmayan yeni bir papa seçilecek ve sultanın da yardımıyla restore edilen roma'ya yerleşen söz konusu papa, fatih'i asıl amacına, yani yüzyıllar sonra doğu ve batı kilisesi tarafından tanınan ilk roma imparatoru olarak tahta çıkmaya hiç olmadığı kadar yaklaştıracaktı.

Farkedmez 05 July 2019 22:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 



Ezilen ama sonrasında güçlü çıkanların başrolde olduğu filmleri her zaman sevmişimdir. Film insanların her yaşta nasıl acımasız olduklarını gösteriyor. Tabii sonrasında iyiliğinden içinde olduğunu göstermeden edemiyor :) İzlenmesi gereken ders verici güzel bir filmdi.

Farkedmez 05 July 2019 22:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
https://i.resimyukle.xyz/PH630K.jpg

Sevdiğim Tüm Erkeklere


Youtube reklamlarında denk geliyordum, ama dizi sanıyordum değilmiş. Güzel bi filmdi sürekleyici. Romantik, gençlik filmleri güzel oluyor o tarz filmleri seviyorsanız izlemeniz gerekiyor :)

Farkedmez 05 July 2019 22:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Japonya Tarihinin Hala Çözülememiş Olan En Büyük Soygunu: 300 Milyon Yen Olayı
Soygun hikayeleri her zaman çekicidir, Japonya'nın 1968'de gerçekleşen bu dev soygunu da bu konuda hiç geri kalmıyor.

10 aralık 1968 sabahı
nihon shintaku ginko isimli bankanın kokubunji/tokyo şubesine bağlı bir zırhlı sedana (nissan cedric h31), taşınmak üzere yaklaşık 300 milyon yen civarında nakit para metal kasalarda yüklenmişti. bu para, toshiba'nın fuchu fabrikası çalışanlarının o ayki ikramiye ücretiydi. bu arada bu tarihten altı gün önce bankaya isimsiz bir tehdit mektubu gelmiş ve yedi gün içerisinde belirtilen yere 3 milyon yen getirmedikleri takdirde bankanın şube müdürünün evini havaya uçuracaklarını söylemişlerdi. ancak bunu şube müdürü dahil kimse ciddiye almamıştı.


10 aralık tarihine geri dönelim
300 milyon yen'in yüklü olduğu zırhlı araç, istikameti olan fuchu'daki toshiba fabrikasına doğru seyir hâlindeyken, peşine beyaz bir polis motosikleti takıldı ve durmalarını işaret etti. araçtakiler de durarak polise neler olduğunu sordular. polis adamlara araçtan inmelerini, şube müdürünün evinin patlatıldığını ve şu an içinde bulundukları araca da dinamit döşenmiş olduğunu söyledi. bunun üzerine h31'den inen adamlar, polisle birlikte arabaya döşenmiş dinamitleri sökmek üzere aracın sağını solunu aramaya başladılar. birkaç dakika sonra arabanın altından dumanlar yükselmeye başladı ve korkan adamlar kaçışırken "polis" de arabaya atlayarak kayıplara karıştı.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...6467195624.jpg
Japon polisi tarafından yayınlanan şüphelinin resmi.

bu soygun üzerine japonya'nın en büyük polis soruşturması başlatıldı
tüm japonya'da 110 bin şüpheli isim sorgulandı ve 170 bin polis görev aldı. birkaç isim tutuklanmış olsa da hepsinin masum olduğu sonradan ortaya çıktı ve bu olay hâlâ çözülemedi.

(merak edenler için; 10 aralık 1968 tarihinin 300 milyon yen'i, bugünün kuruyla yaklaşık 1 milyar yen (10 milyon dolar) yapıyor. belki bu miktar bugün, bankalar ve/veya büyük şirketler için hiçbir şey değildir ancak soygunu 1968'de bir kişinin tek başına yaptığını unutmayalım.)

Farkedmez 05 July 2019 22:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Nüfus Arttıkça İşlerin Nasıl Çirkinleştiğini Kanıtlayan Müthiş Bir Çalışma: Universe 25 Deneyi
8 farenin kısıtlı bir alanda yaşamını gözlemlemeyle başlayan, John B. Calhoun'un yürüttüğü 'Universe 25' deneyi farelerin çoğaldıkça yaşadığı problemleri gösterme açısından oldukça çarpıcı. İnsanlığın gidişatıyla bu denli benzerlik gösteren bu çalışmanın seyri aynı zamanda geleceğimizi göz önünde bulundurunca oldukça da kaygılandırıcı.


"davranış batağı" kavramı, john b. calhoun' un 1972' de laboratuvar ortamında fareler için kurduğu kapalı dünyasından çıkardığı sonuç
yaklaşık 2.5 metreye 2.5 metre tabanı, 90cm duvar yüksekliği olan bir akvaryum. her duvarda zeminden 50cm yüksekliğe kadar dikine çıkan, duvara yapışık 16 tane tünel ve her tünelde 4 adet oda. yani duvar başına 64, toplam 256 oda. balık istifi doldurulursa da oda başına 20 fare kapasite. avluyu da kabaca hesaba katarsak hacmen 5-6 bin farenin sığabileceği, ısının 20c dereceye sabitlendiği ve iki tane sınırsız temiz su kaynağı olan bir ortam. farelerin dünyası bu. tabii en yüksekteki odadan sonra 40cm daha çıplak duvar olduğu düşünülürse neden kapalı dünya olduğunu anlamak zor değil.



bu dünyanın 1. gününde nüfusu; hastalık taşımadığından emin olunması için tek başına yaşatılmış 4'ü erkek 4'ü dişi 8 adet fare
bu şanslı 8; her gün tünellerin tepesinden kuru meyve ve kuruyemiş dökülmesi ve her 6 haftada bir de taban talaşı yenilenmesi dışında müdahale edilmeyen kendi dünyalarında, 104 gün kadar saltanat sürmüşlerdir. ortamı kolaçan etmeleri ve uyum sağlamaları bittikten sonra da 105. günde ikinci kuşağın ilk bireyi doğmuş ve nüfus 9 olmuştur. burdan sonra baktılar sıkıntı yok vitesi yükseltip yaklaşık her 55 günde nüfusu ikiye katlayarak 315. günde 600'ün üstünde bir nüfusa ulaşmışlardır.


bu noktada sabahtan akşama bi yukarı bi aşağı koşuşturup oynama, refah içinde yeme içme ve mutlu bir aile olma fikri sekteye uğramaya ve işler hafiften çirkinleşmeye başlıyor
fare sayısı arttıkça verilen yem de artırılıyor. hali ile huzurun kaçmasındaki sebep açlık değil, kalabalık. her yeni doğan fare hali hazırda oldukça kalabalık bir ortama doğuyor ve ömrü vefa ederse ortamın daha da kalabalıklaşmasına şahit oluyor. rakip sayısı sürekli artan erkek fareler yuva belledikleri kısımları korumakta zorlanmaya başlıyorlar. zorlanmaktan başarısız olmaya geçenler ise işi bırakıyor ve kendi bölgesinden çok avluda takılmaya başlıyor.


ilk şiddet bu yitik gençlik gibi akvaryumun ortasında takılan ekipte baş gösteriyor. bazı fareler diğerlerine saldırmaya, ısırmaya ve yanlarından kovalamaya başlıyor. saldırıya uğrayan fareler de bir süre sonra ortama uyum sağlıyor ve onlar da canını sıkanlara saldırmaktan çekinmiyor. arada bir oda basmaya yukarılara çıkıyorlar, iyi korunmayan bazı fareler öldürülüyor ve yuvaları elinden alınıyor. bazı dişiler tek başına yaşamaya ve yavrularının bir kısmını yemeye başlıyor. terk edilen ve büyümeden ölen yeni doğan sayısı artıyor. az sayıda fare (deney sahibi calhoun bunlara "beautiful ones" diyor.) en üst kattaki odalara çekiliyor ve hatta bazıları odanın girişini kapatmaya çalışıyor. bunlar bi süre sonra sikiş kovalamayı bırakıyor ve sadece yeme içme uyuma ile hayatlarını bitiriyorlar. komünün geri kalan kısmında; yamyamlık, çocuk katli ve şiddet bulaşıcı hastalık gibi giderek artıyor. çoğu erkek fare, maymun gruplarındaki tek baba maymun gibi davranıp bütün gördüğü dişileri sikmeye çalışıyor. hali ile erkeklerin yemek haricinde paylaşamadıkları bu kulvar düzenli olarak kavga etmelerine ve birbirlerini öldürmelerine neden oluyor. güven duygusu ortamı terk ediyor ve fare toplumu çökmeye başlıyor.

nüfusun zirve noktası olan 2200 fareye 560. günde yani bir buçuk yılda ulaşılıyor. bu noktada gittikçe daha çok hızlanan bir nüfus düşüşü başlıyor ve 610. günde nüfus 100'ün altına düşüyor. artık nüfus; balataları sıyırıp kendini saklamış, yukarı odalarda tek başına yaşamaya çalışan farelerden ve aşağıdaki kanlı oyunun kazananları, hafiften canavarlaşmış farelerden oluşuyor.

deneyin sanırım en ilginç tarafı burası
bu toplum bir daha da toparlamıyor. yani ortalığın cesetten ve hastalıktan geçilmemesi gibi bir durum yok, 6 haftada yapılan bir temizlikte zemindeki cesetlerde toplanıyor. içeride son kalan 100 fare aslında 250. gündeki 100 fare ile hemen hemen aynı şartlarda yaşıyorlar. ama artık yaşanmışlıklar mı dersin çoluğunu çocuğunu yediğin farenin yüzüne bakamamak mı dersin bilmiyorum ama 650. günde son dişinin ölmesi ile bu kapalı dünya zamanını dolduruyor ve şanslı 8 hanedanı tarihe karışıyor.

bu deney daha çok nüfus planlaması propagandası için kullanılmış olsa da, aslında "davranış batağı" dediğimiz, toplumun sert bir şekilde çirkinleşmeye başlaması kavramı. şartların kötüleşmeye başladığı çoğu senaryoda gerçekleşebilir.

Farkedmez 05 July 2019 22:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Fesatlığın Tanrısı Olarak Bilinmesine Rağmen Yeri Gelince Tanrıları Bile Kurtaran Hınzır: Loki
Çoğumuzun hayatına başka bir İskandinav mitolojik kahramanı Thor'un, Marvel'ın kendince yeniden şekillendirdiği versiyonu ile giren Loki, güzelce orijininin okunmasını hak eden bir karakter.


loki, iskandinav mitolojisinde kötülüğün ve düzenbazlığın tanrısıdır. karmaşık bir karaktere sahip olması ile bilinir. yaptığı kötülükleri sırf kötülük olsun diye yapmadığını bir çok efsanesinden anlayabiliyoruz. loki, daha çok şımarık bir çocuğa benzetilebilir; sebebiyet verdiği durumlar bazen kendi paçasını kurtarmak için, bazen ise sırf kargaşa çıkarmak içindir. bazı hikayelerde tanrıları kurtaran da gene kendisidir. bu yönleriyle loki'nin tam olarak kötülüğün saf timsali olması çok da uygun değil.


tanrılar ve jotunheim'in sakinleri olan buz devleri arasında büyük bir savaş meydana gelir
odin'in liderliğindeki aesir tanrıları bu büyük savaştan zaferle çıkarlar. bu savaşta loki umulmadık (loki'yi tanımayan aesir'e göre) bir şey yapar: soydaşlarının yanında savaşmak yerine aesir'e çok önemli bilgiler verir. savaş'ın kazanılmasından sonra odin, loki'yi "kan kardeşi" sayar ve onu aasgard'ta yaşamaya davet eder. loki bu teklifi kabul eder ve muzaffer aesir tanrıları ile aasgard'a gider.

loki'nin ihanetinin nedeni o kadar da muğlak değildir: savaşı aesir'in kuvvetli tanrılarının kazanacağını kıvrak zekası ile önceden anlar ve buna göre hareket eder. loki budur işte: onun için duygusal bağlantıların bir önemi yoktur; onun için önemli olan iki şey vardır: daima kendine fayda sağlamak ve karakterinin ana durumu olan "hile"ye başvurmak.



sanılanın aksine çok güçlü bir tanrı değildir, hatta bazılarına göre loki bir tanrı bile değildir
her şekle girmesinin yanında elle tutulur bir yeteneği yoktur; ki, iskandinav mitolojisinde insanlardan bazılarının da şekil değiştirdiği bilinmektedir. loki'yi tanrılar arasında bu kadar üst konuma yerleştiren özelliği: durumlardan ustaca kurtulmasını sağlayan kıvrak zekası ve düzenbaz karakteridir. aynı zamanda loki'nin her söze her soruya illaki bir cevabı vardır. çoğu zaman bu cevaplar karşısındaki tanrıları küçümseyici ve aşağılayıcı olur. bir defasında bolluk tanrısı njord, kendi oğlunun aesir tarafından bir prens olarak görüldüğünü ve çok saygı gördüğünü söyler; bunu söylerken ise çokça kendisiyle övünüyordu.

bunun üzerine birçok tanrının olduğu masada loki, njord'u çok utandıran bir söz söyler:

"kes artık şunu njord, dizginle biraz kendini.
saklayamayacağım yaptığın rezilliği,
övündüğün oğlunu kendi kız kardeşinden peydahladığını.
gerçi senden beklenmeyecek bir şey değil bu."

tanrıça freyja loki'ye sözünü geri almasını söyler; babasına yapılan bu hakareti kabul etmeyeceğini de ekler. hızını alamayan loki, tanrıça'ya öyle bir söz söyler ki, masadaki tanrıların hepsi derin bir sessizliğe gömülür:

"senin ciğerini bilirim ben freyia, kapa çeneni
sen de sütten çıkmış ak kaşık değilsin hani.
bu saraydaki aesir'in ve elflerin hepsi
girmiştir senin koynuna."

bu karşılıktan sonra freyja da olmak üzere masadaki tüm tanrılar loki'ye bulaşmaz. çünkü bulaştıkları takdirde loki'nin onların gün gibi açık olan ama hiç dillendirilmeyen özelliklerini dışa vuracağından korkarlar. bu yönüyle loki; sözünü saklamayan, gerektiğinde açıkça söyleyen bir tanrıdır.


başta da belirtiğimiz gibi loki çoğu zaman tanrıların başını belaya sokar; bazen de -neden yaptığı bilinmez- tanrılara büyük yararı dokunur
bu yönünü gösteren güzel bir hikayesi vardır: bir gün thor yatağından uyandığı bir vakitte harikulade çekici mjolnir'in olmadığını fark eder. mjolnir'in önemi sadece thor açısından değil, tüm tanrılar açısından çok önemlidir. çünkü devler ile olan çekişmede tanrıların en önemli kozu thor'un çekici mjolnir'dir. bu yönüyle çok hayati bir silahtır. devler bu durumu öğrenirse, asgard'a tüm güçleri ile saldırır. kısacası, mjolnir iki büyük güç arasında "dengeleyici" bir görev üstlenir. bunun üzerine vakit kaybetmeden çekici aramaya başlarlar. "başlarlar" dedim, thor'a yardımcı olmak için loki de işin üstündedir. loki ilk iş olarak akıl danışmak için freyja'nın yanına gider. loki'den pek haz etmeyen freyja olayın ciddiyetini anlar ve bu nefreti göz ardı eder. bunun üzerine freyja; giyildiği takdirde kişiye uçabilme özelliğini kazandıran bir elbise verir. loki bu elbiseyi giyerek devler diyarına doğru yola çıkar. çekici, devlerden başka kimsenin çalamayacağının farkındadır.

loki'nin şansı yaver gider: devler diyarına giderken yolda dev thrym ile karşılaşır. loki, thrym'in ağzını biraz yokladıktan sonra gerçeği söylemesini sağlar. thrym, tanrıça freyja'nın kendisine eş olarak verilmesini ister; aksi takdirde çekici vermeyeceğini söyler. bunun üzerine loki aasgard'a döner ve dev'in isteğini tanrılara söyler. freyja beklendiği üzere bu durumu şiddetle reddeder. freyja'nın durumunun imkansızlığını kavrayan tanrılar umutsuzluğa sürüklenir. o sessizlik içerisinde en bilge tanrılardan heimdall söz alır ve şunları söyler: thor'un kadın kılığına girerek jotunheim'a gidebileceğini, loki'nin de onun nedimesi kılığına girmesi gerektiğini belirtir. thor ilk sefer de bu plana pek sıcak yaklaşmaz. kadın kılığına girmesini kendi gururuna yediremez; fakat, başka çare yoktur. istemeye istemeye heimdall'ın planına razı olur. bunun üzerine thor gelinlik giyer ve loki de onun nedimesi kılığına girer. jotunheim'da bu ikili çok sıcak karşılanır ve kimse tarafından dikkat çekmez. büyük bir ziyafet verirler freyja sandıkları thor'un adına.

ziyafet sırasında thor bir anlığına kendini yemeğe kaptırır: o kadar iştahlı ve hızlı bir şekilde yer ki, bazı devlerin dikkatini çeker. bunu gören loki ise hemen olay yerine gelir. thrym'in şaşkınlığını dindirmek için türlü türlü sözler söyler: gelinin o'na büyük bir aşk beslediğini, bu yüzden aasgard'da iken ağzına hiçbir şey almadığını, deli gibi aç olduğunu belirtir. thrym ikna olur ve hemen mjolnir'in getirilmesini ister. bilindiği üzere mjolnir'in bir diğer işlevi kutsamaktır. bundan dolayı thrym evliliğini çekiç ile kutsamak ister. çekicini gören thor'un gözleri far gibi açılır. ki zaten planının yüzde yüze yakını işlemişti. gereken şey sadece mjolnir'in thor'a görünmesiydi. kendisine mühürlü olan çekici hemen kendine çeker thor. ve oracıkta tüm devleri öldürür. bu noktaya gelinmesinde loki'nin hayati rolünü gördük sanırım. bu hikayede loki, thor'un ve tanrıların yoldaşı konumundadır. bu hikayeden de anlaşılacağı üzere; loki, kendi karakterini "iyilik" adına da kullanabiliyor.


yazının başlarında gene belirtiğimiz gibi loki, kendine fayda sağlayacak durumlarda asla geri adım atmaz

bu yönüyle pek güvenilir bir dost değildir. "pek" diyorum çünkü, üst paragraftaki hikayede görüldüğü üzere tanrıların güveneceği birisi olabiliyor. ve gene görüldüğü üzere bu güveni boşa da çıkarmamış. ilk başta dediğimiz gibi loki "karmaşık" bir karaktere sahiptir. şimdi ise loki'nin bir diğer durumundan bahsedeceğim: tanrıların başına bela açan ve sonrasında da-mecburiyetten- onlara yardım eden bir diğer karakteri. bu yönünü gösteren güzel bir hikayeyi anlatalım: bir vakit odin, loki ve hoenir uzun bir yolculuğa çıkar. yolculuk esnasında bir yerde mola verir ve yemeklerini pişirirler. fakat bir sorun vardır: uzun bir süreden beri ateşin üzerinde duran yemekleri biraz bile pişmemiştir.

bunun nedenini düşündükleri bir vakit odin'in gözüne ağaçta duran bir kartal takılır. odin ile göz göze gelen kartal dile gelir ve etin pişmemesinin nedeninin kendisi olduğunu söyler. pişmesi için yemekten kendisine de bir pay ayırmalarını söyler. odin ve hoenir bu duruma anlayışla karşılık verir ve yemeği pişirmelerine yardımcı olmak için kartalı yanlarına çağırır. en nihayetinde yemekler pişer. o an loki yemeğin güzel olmadığını, bunun sebebinin de kartal'ın ta kendisi olduğunu söyler. yanındaki sopayı aldığı gibi kartala vurur. sopa kartalın sırtına saplanır ve kartalın telaşla oradan uzaklaşmasını sağlar; tek başına değil ama: sopanın başını bırakmayan loki de onunla beraber havalanır. havada iken korkudan tir tir titreyen loki kartal'a kendisini derhal yere bırakmasını söyler. kartal oralı bile olmaz. bunun üzerine, bıraktığı takdirde istediği bir dileğini yerine getireceğini de ekler.


kartal ise hemen isteğini loki'ye belirtir: kartal, ıdunn'un kendine verilmesini ister. loki anlaşmayı hemen kabul eder. böylelikle kartal onu güvenli bir yere bırakır. ilginçtir, loki verdiği sözden caymaz. ıdunn'um aklına girer ve onu kartal'ın olduğu yere götürür. tam o anda ağaçların içinde duran kartal gerçek kimliğini belli ederek ıdunn'un üzerine saldırır ve onu kaçırır. kartal aslında thiazi adında bir devden başkası değilmiş.

tüm tanrılar dehşete düşer ve her yerde ıdunn'u ararlar. dehşete düşmelerinin sebebi ise ıdunn'un elmalarından mahrum kalmalarıydı. iskandinav tanrıları ölümsüz değildir; yalnızca ıdunn'un elmalarını yiyerek ragnarök'e kadar yaşayabilirlerdi. bundan dolayı tüm tanrılar ıdunn'u aramaya koyulurlar. o sıra tanrılardan birisi-bazı kaynaklar heimdall olduğunu söyler- ıdunn'un en son loki'nin yanında olduğunu söyler. bu tanrılar için bir sürpriz değildi; loki'ye bulduklarında hemen ıdunn'u geri getirmesini, aksi takdirde sonunun ölüm olacağını belirtirler. loki tanrıların ciddiyetini anlar ve hemen ıdunn'u kurtarmak için çıkar. kendisi de bir kartala dönüşür ve dev'in konağına uçar.

şansı gene yaver gider loki'nin: tam geldiği sırada dev'in balık avına çıktığını görür. evde tek başına kalan ıdunn'u bir fındığa (evet fındık) dönüştürür ve pençelerinin arasına alarak var gücüyle asgard'a doğru yola çıkar. o sırada thiazi başını yukarı kaldırır ve loki'nin ıdunn'u kaçırdığını görür. derhal peşlerine düşer. aasgard'a vardıkları sırada aesir, thiazi'nin de arkadan kartal biçiminde loki'yi peşlediğini görür. bunun üzerine loki'nin gireceği sarayın önüne odunlar yığarak loki'nin girmesini beklerler. loki girer girmez ateşi yakarlar. çok hızlı bir biçimde uçan thiazi kendini durduramaz ve ateşin içine dalar. ve tabii ki mevta olur.


ve geldik loki'nin en çok bilinen karakterine: salt kötü olan tarafı

loki'nin bu yönünü gösteren hikayelerin en ünlüsü tabii ki de baldr ile olan hikayesidir. fakat bu hikayeyi anlatmadan önce loki'nin saf kötü olan çocuklarından bahsedeceğim. loki, dişi bir dev olan angroboda'da ile birleşir. angroboda, uğursuz bir isimdir. ismin yaklaşık anlamı "kader habercisi"dir. bu uğursuz ada sahip olan dev ile birleşmesinden uğursuz ve kötü çocuklar doğar: midgard'ın etrafını saran jormungandr, büyük kurt fenrir ve ölüler dünyasının tanrıçası hel. "kader habercisi" isminin ne denli uygun olduğunu burada görüyoruz. çünkü bu oğullar ragnarök'te büyük bir rol oynayacak. ve kader'in mutlakiyetini gösterecekler. bu kader'in farkına varan odin, daha bu çocuklar küçükken onları çeşitli yerlere sürgün eder. ama tabii ki de bu çabası gene de kader'in değişmesini sağlamaz. şimdi de sıra loki'nin kötülüğünün net olarak anlaşıldığı meşhur hikayeyi anlatmaya başlayalım: baldr, odin'in oğlu, tüm-loki hariç- tanrıların göz bebeği; iyiliğin, barışın ve güzelliğin tanrısı. tanrılar arasında sadece loki, baldr'a karşı büyük bir düşmanlık besliyordu. bunun sebebini anlamak güç; bazıları baldr'ı kıskandığını söyler, bazıları ise kendi doğasına aykırı olan bu tanrıyı "iç güdüsel olarak yok etme isteği" olarak yorumlar.

baldr çoktandır tuhaf tuhaf rüyalardan muzdaripti. bu durum ona kendi ölümünün yakın olduğunu hisettiriyordu. üstüne üstlük bazı rüyaları gerçeğe de dönüşüyordu. odin, bu rüyaların nedenini öğrenmek için ölüler diyarına gider. ölüler arasında çok meşhur bir kadın kâhini yanına çağırır ve o'na bu rüyaların nedenini sorar. kâhin üstü kapalı sözler söylüyordu. odin bir şeyin kendisinden saklandığını fark etti. bunu üzerine çok öfkeli bir şekilde şu soruyu sordu: "ölüler diyarındaki bunca hazırlık ne için?" cevap çarpıcı olur: "baldr'ın gelmesini bekliyoruz. onu en iyi şekilde karşılamamız lazım." odin bu sefer de baldr'ı kimin öldüreceğini sorar. kâhin, baldr'ı kör tanrı hod'un öldüreceğini söyler. odin aasgard'a gelerek durumu anlatır. bunun üzerine baldr'ın annesi frigg; ateşe, hastalıklara, ağaçlara, hayvanlara; kısacası, her bir şeye baldr'a zarar vermemelerini söyler. bu durum diğer tanrıların eğlencesi haline gelir. baldr'ı hedefe koyup ona her türlü silah ile saldırırlar ve yara almadığını gördüklerinde her seferinde hayrete düşüp kahkaha atarlar.

loki bu sihrin bir bug'unu bulmak için kılık değiştirerek frigg'in yanına gider. frigg ile konuşurken şu soruyu da araya sıkıştırır: "baldr'a zarar verebilecek bir şey var mı?" loki'nin sohbetine dalan frigg bir an için ağzından o büyük sırrı kaçırır: "aasgard'ın tepesinde bir ot var: ökseotu. gözüme çok küçük geldi; değmez diye onun yeminini almadım." loki amacına ulaşmıştı. hemem o otu buldu ve o otla bir mızrak yaptı. hedefte olan baldr ile tanrılar savaş talimleri yapıyordu. bunu gören loki hemen kör hod'un yanına yaklaşır ve ona bu işin ne kadar zevkli olduğunu söyler: "çok tuhaf bir sihir. bak herkes deniyor; sen de bir dene, baya şaşıracak ve güleceksin." hod o an gaflete düşer. loki'nin verdiği mızrağı baldr'a atar ve onu bilmeyerek öldürür. bu iyilik timsali tanrının ölümünü gören diğer tanrılar büyük bir hüzne kapılırlar. bilmeyerek yapmış bile olsa hod'u daha yeni doğan vali öldürür. öldürmeden önce de loki'nin bu işte parmağı olduğunu öğrenir. bunun üzerine loki kaçar. uzunca bir süre tanrılar onu arar ve sonunda bulur.

bu büyük kötülüğün cezası acımasız olur: loki'yi üç koca kayaya bağlarlar ve rahatını bozsun diye bir yılanı da üstüne asarlar. yılanın zehri loki'nin vücuduna her değdiğinde, loki şiddetle sarsılır. ki, norslar depremin nedenini buna bağlarlardı.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 01:00.

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.