ForumDenizi.Com

ForumDenizi.Com (https://www.forumdenizi.com/)
-   Üye Günlüğü (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/)
-   -   Börü Tonga'nın Otağı (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/18225-boru-tonganin-otagi.html)

Farkedmez 05 July 2019 22:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Sovyet General Jukov'un İsteği Üzerine Limitli Sayıda Üretilen Gizemli İçecek: Beyaz Kola
Kolayı siyahtan başka bir renkte hayal edemezdik ama zamanında II. Dünya Savaşı'nın ünlü generallerinden Georgi Konstantinoviç Jukov bunu istemiş ve elde etmiş.

georgi konstantinoviç jukov 2. dünya savaşı'ndan kısa bir süre sonra, sovyetler birliği'nde amerikan emperyalizminin bir simgesi olarak gördüğü coca-cola'yı denemiş ve tadına hayran kalmış


zukov, böyle bir ürünü tüketir görünme nedeniyle haber edilmesini sakıncalı bulduğu için, coca-cola'nın votkaya benzeyecek şekilde üretilip paketlenip paketlenemeyeceğini sormuş


bu istek dönemin abd başkanı harry s. truman'a iletilmiş ve coca-cola yönetim kurulu başkanı james farley ile görüşülmüş

coca-cola'yı renklendiren madde kaldırılmış ve marshal zhukov'un isteği doğrultusunda renksiz versiyon, şeffaf cam şişeler kullanılarak şişelenmiş

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...2457021959.jpg
Renksiz kola, bu yaz Japonya'da "Coca Cola Clear" adıyla satışa çıktı. Zukov'un kolasının neye benzediği konusunda fikir verebilir.

georgy zhukov'da kolasını, "ortamlarda votka içiyorum dersin kim bilecek" şeklinde keyifle içmiş

Farkedmez 05 July 2019 22:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Georges Perec, Başyapıtı Kayboluş'ta Neden Hiç "E" Harfi Kullanmamıştı?
7 Mart 1936-3 Mart 1982 arasında dünyamızda var olan Fransız edebiyatçı Geroges Perec 1969'da, Fransızcanın en çok kullanılan sesli harfi "e"yi hiç kullanmadan büyük bir eser yaratmayı başarmıştı. Peki neden böyle bir yolu tercih etmiş olabilir?


georges perec'in kayboluş'ta "e" harfini kullanmamasının sebebi, 2. dünya savaşı'nda tüm yahudi ırkının ortadan kaldırılmaya çalışılmasını protesto etmekmiş. romanda "e" harfinin kullanılmadığı açıklanana dek hiçbir eleştirmen farkına varmamış.

yazar anne ve babasını nazi kamplarında kaybetmiştir. -e harfi eux yani 'onlar'ın temsilidir.

yazarın deyimiyle: "bir gün hayatımın nasıl bir roman olduğunu anlayacaksın."

Farkedmez 05 July 2019 22:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Tarihin Gördüğü En Yürekli ve Aynı Zamanda En Şeytan İnsan: Oskar Schindler

II. Dünya Savaşı'nda birçok Yahudi'yi fabrikasında çalıştırarak Hitler'in zulmünden koruyan ve "Schindler'in Listesi" adlı filme de konu olan Oskar Schindler'in hayat hikayesi.


28 nisan 1908, zwittau - çekoslovakya doğumlu bir iş adamı oscar schindler. ikinci dünya savaşı almanyasında, asıl amacı savaştan kâr sağlamaktı. bu fikriyat, her ne kadar ilk bakışta insanlık dışı bir düşünce olarak görülse bile, tarihin geri kalanında, onun bir kahraman ilan edilmesine zemin hazırlayacaktı.

oskar schindler, daha henüz 19 yaşındayken emilie schindler ile evlendi. askerliğini yaptıktan sonra geri döndü ve evliliğini bir süre daha devam ettirdi ancak alemlere ve kadınlara düşkünlüğüyle tanınan oskar’ın bu düşkünlüğünün tek taraflı olmaması da tanrı’nın ona bir lütfuydu. nazi partisi’ne katıldığında işsizdi. yalnız oskar’ın en büyük yeteneklerinden birisi, ikili ilişkilerini idame ettirmekteki üstün başarısıydı. tam anlamıyla bir halkla ilişkiler ve pazarlama dehası olan oskar, bu yeteneği sayesinde gestapo ve ss’le kusursuz ve kurulması zor bağlantılara sahip oldu ve bu bağlantılar ona, satın alınması zor bir dokunulmazlık ve yakın gelecekteki planları için büyük kolaylıklar sağlayacaktı. ilk olarak yahudileri kullanma fikri 1939 yılında, iki tane yahudi fabrikasını, neredeyse bedava denilebilecek meblağlara satın almasıyla başlamıştı aslında. günümüzde bile yapılması akıl edilemeyen bir patronaj hamlesiyle, yahudi halkını çok düşük ücretlere çalıştırıyor ama onlara savaş günlerinde hasretini çektikleri “insan gibi” davranıyordu. böylede hiç de kalifiye olmayan işçilerinden maksimum randıman alabiliyordu çekoslovak iş adamı.



ilk 3 senesinde, yaptığı kap kacak ve emaye tencereleri alman ordusuna satıyor ve milyonlarca mark’ı cebine indiriyor oluşu 1942’de çiftliğinde atıyla dolaşırken tanık olduğu getto baskını ve kırmızı paltolu bir kızın çaresiz koşuşturmasını farketmesi sonrası yerini, tarihte eşine benzerine zor rastlanan ve insanlık namına büyük yankılar uyandıracak bir harekete bıraktı. ona toplama kamplarındaki dramı, çağ dışı zulümleri ve yapılan “özel muamele”leri anlatınca oskar, plazow kampındaki yaklaşık 1100 kadar işçiyi, yine bağlantılarını ve yüksek ikna kabiliyetini kullanarak oradan çıkarmayı başarmıştı. bu, sadece onları oradan çıkarmak değil, zalim komutan amon goeth’in elinden almış, kısacası bir nevi canlarını kurtarmıştı.

nazi almanyası’nın savaşı kaybediyor oluşunu anladıktan ve kabullendikten sonra adolf hitler, kamplarda yahudilere uygulanan işkence ve esaretin dozajını artırmış ve gördükleri muamele artık soykırım halini almaya başlamıştı. bu hırçın ve insanlık dışı politika, etkilerini elbette oskar’a da hissettirmişti ve bu ona elindeki 1100 yahudiye mal oldu. insani yönünün ağır bastığını söylediğimiz oskar, işte bu sebeple o meşhur ve yahudilerin bugün hala var olmasının en büyük sebeplerinden biri olan listesini oluşturmaya başladı; schindler’in listesi’ni… oskar’ın öncelikli hedefi, o yahudileri öldürülmeden, dezenfekte edilmek için sokuldukları gaz odalarında zehirlenmeden ve daha sonra insafsızca yakılmadan nazilerin elinden kurtarmak oldu. ve bu liste, aynı zamanda, ona tam anlamıyla bir servete mal oldu. kamptan aldığı her yahudi işçi başına amon goeth’e para ödeyen schindler, amon’un göz bebeği helen hirsch’i de, zalim komutanla yaptığı kağıt oyununda onu alt ederek elinden aldı. yalnız, listede oluşan karışıklıktan dolayı, 700 yahudi grossrosen’e, 300 tanesi de auschwitz’e gönderilmişti. schindler, yine zamanında bir hamle yaparak onları tekrar trenlerle memleketine, zwittau’ya getirtti.

elindeki yaklaşık 1300 yahudiyle tekrar işe koyulan schindler, ayrılmış olduğu eşi emilie’nin de ona katılmasıyla tekrar eski günlerine döndü. işçileri tekrar kamplardan çıkarmasının gerekçesi olarak savaş malzemesi, havan topu, top mermisi yapacağını söyleyen schindler’in fabrikasından çıkan hiç bir mermi, nazi ordusunun standartlarına uygun değildi ve dolayısıyla değersizdi. zaruri işçi olarak gösterdiği yahudilerin fabrikada kalmasını sağlamak ve aynı zamanda para kazanmak imkansızdı. ve biliyordu ki, üreteceği mermilerin saplanacağı bedenler, onu para kaybetmekten daha fazla üzecekti ve schindler, bunun doğrultusunda mermileri başka fabrikadan alıp, “biz yaptık” diye alman ordusuna satmaya başladı. elbette kâr marjı oldukça düşük olan bu ticari süreç, yavaş yavaş oskar’ı, iflasın eşiğine getirmişti.




savaş sona erdiğinde ve sovyet birlikleri zwitlau’ya ulaştığında, oskar ve emilie oradan çoktan ayrılmıştı. çünkü artık, sovyetler tarafından aranan ve kölecilikle suçlanacak olan bir savaş suçlusuydu. daha sonraları birkaç iş girişiminde büyük hüsranlar yaşadı fakat yahudi dostları ona her zaman koltuk çıktı, destekledi.

oskar schindler, en sonunda çareyi buenos aires’e yerleşmekte buldu ve insanlık tarihi boyunca görülmüş-görülecek en büyük, en yürekli ve aynı zamanda en şeytan insan, 9 ekim 1974 tarihinde de hayata gözlerini yumdu.

Farkedmez 05 July 2019 22:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
1066'da İngiltere'nin Kaderini Kökünden Değiştiren Olay: Hastings Muharebesi
Fransız Normanlar ve Anglo-Sakson İngilizler arasında 14 Ekim 1066'da gerçekleşen Hastings Muharebesi, bir nevi "İngiltere'nin Malazgirt'i".


aslında savaşa neden olan, daha doğrusu savaş gerekçesi hem harold'ın hem de fatih william'ın ingiliz tahtında hak iddia etmesiydi. sebebi ise alıştığımız senaryolardan farklı olarak, ingiltere kralı dindar edward'ın çocuksuz bir şekilde ölmesiydi. bu da tahtın yasal bir varisinin olmadığı anlamına geliyordu ki, böyle bir durum çok daha kötü bir neticeyle sonuçlanabilir, belki de ingiltere'yi 5-6 parçaya bölebilirdi.

neyse ki tahtın üzerinde güçlü 2 rakip çıktı. birisi 1022 - 1066 yılları arasında yaşamış, kont godwin'in oğlu olan 2. harold; diğeri ise normandiya dükü 1. robert'tan gayrimeşru bir şekilde doğma bir çocuktu. bu sebeple piç william lakabını aldığı da bilinmektedir.

ordu kıyaslamalarına geldiğimizde harold'ın ve william'ın ordularında teknolojik olarak neredeyse hiç fark yoktu. ancak harold komutası piyade gücünde daha verimli ile normanların atlılarının veriminin yüksek olduğu söylenmektedir. yine iki birlik de kılıç, balta ve ok kullanmaktadır.

asker sayıları da hemen hemen aynı olup 7.000-10.000 arasında gösterilmektedir, ancak william, harold'a göre biraz daha az sayıda askere sahiptir.


1066 yılının önemi ingiliz tarihinde büyüktür. savaş senlac tepesi'nin civarlarında gerçekleşmiştir. harold'ın orduları senlac tepesinin üzerinde kurulduklarında büyük bir avantaja sahiptiler. william'ın ise engebe aşağı bir şekilde teknolojik bakımdan ve asker sayısı bakımında hemen hemen eşit güçteki ingiliz ordularına karşı zafer kazanma şansı hiç yoktu. ya hızlı bir darbe indirecekti, ya da ingilizleri bir şekilde senlac'tan indirecekti.

önce hızlı ve çabuk bitirmek istedi. william'ın sol kolu bretonlardan, orta hattı normanlardan ve sağ kolu frenklerden oluşuyordu. bu süvarilere ani bir şok darbesi için emir verdi; ama piyadeler karşısında başarılı olamayıp neredeyse bozguna uğrayan süvariler, dağılmış bir şekilde geri döndü. bunları tekrar düzenleyen william bu kez sahte ricat emrini verdi. ingilizler bir önceki çarpışmanın zaferle sonuçlanmasının ardından bir sarhoşluğa kapılmış gibiydiler ve moralman yüksek olduklarından kendilerine güvenler tamdı. yaklaşan süvarilerin üstüne gittiler ancak bu süvariler aniden geri döndü ve ingilizlerde şaşkınlık yarattı bu durum. harold şaşkınlığının ortasında ordusunun sağ kolunun tuzağa düştüğünü fark etti ve sağ kolu topyekün imha edildi. artık savaş üstünlüğü william'a geçmişti. william ise askerlerini cesaretlendirmek için miğferini çıkararak askerlerine moral konuşması yaptı ve son darbeyi indirmek için yüklendi. atlılar ve okçular ingilizleri artık etkisiz hale getirdi ve taç sahibi harold gözüne isabet eden bir okla hayatını savaş alanında kaybetti.

bu anı özetleyen bayeux duvar halısı, bu savaşın neredeyse bir özetini içermektedir:


savaş sonrası ise az çok bellidir artık; birkaç yıl içinde william bugünkü ingiltere'nin büyük bölümünü fethetmiştir ve hastings'ten sonra "fatih" unvanını alarak fatih william sıfatına kavuşmuştur.

Farkedmez 05 July 2019 22:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Bugün İsveç Olarak Bildiğimiz Medeniyetin Eski Adı: İsveç İmparatorluğu
İsveç'in 1611-1718 yılları arasındaki adı İsveç İmparatorluğu'ydu ve İsveç, o dönemlerde dünyanın en önemli güçlerinden biri olarak kabul ediliyordu.


isveç imparatorluğu, isveç'te "stormaktstiden" olarak bilinen bir dönem. pek bilinmez ama bu dönemde (1611-1721) isveç devlet-i âliyye ve lehistan ile birlikte avrupa'nın sayılı süper güçlerinden idi. imparatorluk hüviyetini otuz yıl savaşlarından sonra aldı. isveç ordusu, protestan alman prenslerinin talepleri üzerine harbe anti-habsburg tarafında iştirak etti. almanya'nın güneyine kadar ilerlediler ve her yeri yakıp yıktılar. otuz yıl savaşlarında almanya nüfusunun 3/1'i ziyan oldu, şehirler yerle yeksan edildi. bunun baş müsebbiblerinden bir tanesi isveç idi. üstünlük katoliklerin elinde iken ve protestanlar perişan bir vaziyetteyken isveçliler 1630'da geldi ve her şeyi altüst etti. öyle ki artık protestanların harpten muzaffer ayrılamaları vaziyet-i muhtemeldi. lâkin, lützen muharebesi esnasında hiç beklenmedik bir hadise yaşanır. isveç'in kralı ve aynı zamanda ordunun başı olan ii. gustav adolf (latince gustavus adolphus magnus) hava muhalefeti (çok yoğun sis ve barut dumanı) sebebiyle yolunu kaybeder ve düşmanların arasına dalar. hemen oracıkta düşmanları tarafından öldürülür (kral tek başına direnmiş ama nafile). evvela bunu kimse fark etmez ve savaşmaya devam ederler, hattâ isveç ordusu muharebeyi kazanır, fakat sis ve duman kalktıktan sonra kralın öldüğü anlaşılır. bu hadiseden sonra işler protestanların istediği gibi gitmez, zira protestanların başı ölmüştür. savaş sonunda nihayete erer, westfalya antlaşması imzalanır ve artık avrupa'da yeni bir süper güç zuhur eder; isveç imparatorluğu. isveç aynı zamanda protestanların hamisi vasfını da alır. ayrıca günümüz almanya ve polonya sınırları dahilinde olan pomeranya bölgesi ile almanya'nin kuzeyinde bir kaç şehir isveç'in eline geçer. bunun sayesinde isveç'in kutsal roma imparatorluğu dieti/meclisinde rey kullanma hakkı oldu. westfalya antlaşmasından sonra isveç yeni ülkeler ilhak etmeye devam etti. meselâ 1638'de amerika'daki delaware bölgesinde yeni isveç isminde bir koloni kuruldu (uzun ömürlü olmadı, 1655'de kaybedildi). bu kazanımlara ilaveten, gustav adolf döneminde (1611-1630) livonya ve baltık denizi etrafında birtakım şehirler (memel gibi) isveç idaresine girdi.

1655 senesine gelindiğinde ikinci kuzey harbi (farklı kaynaklarda ismi değişebilir) patlak verir. isveç, brandenburg-prusya, litvanya, kazaklar, erdel ve boğdan ile beraber danimarka-norveç, lehistan, rusya, habsburg, kırım ve hollanda ittifakına karşı savaştı. aslında isveç ordusu tek başına savaştı ve gayet başarılı oldular. öyle bir sür'atle lehistan'ı işgal ettiler ki bu olay leh tarihinde "potop szwedzki" (ingilizce the deluge) yani isveç tufanı olarak anılır. isveç ordusu lehistan-litvanya birliğinin kuzey ve batı kısmını, rus ordusu (ve don kazakları) ise doğu kısmını işgal etti. isveçliler lehistan ile uğraştığı esnada danimarkalılar fırsattan istifade ederek isveç topraklarına saldırdı. bu sebeple isveç ordusu lehistan'ı terk edip danimarka'ya hücum etti ve kısa bir sürede, riskli olmasına rağmen donmuş denizin üzerinden kopenhag'a varıp danimarka ordusunu mağlubiyete uğrattı. danimarkalılar roskilde muahedesini imzalamak durumunda kaldılar. isveç askerî ve coğrafî mânâda artık zirve noktasına ulaşmıştı, durdurulamaz bir güç idi. lâkin etrafı düşmanlarla doluydu ve müttefiği kalmamıştı, zira zirve demek, yalnızlık demektir.

1658'de imzalanan roskilde antlaşması gereği danimarka'nın vermekle mükellef olduğu haracı ödenmemesi, yine mezkûr muahedeye göre isveç ordusunda vazife yapması lâzım gelen 2 000 danimarkalı askerin silah bırakıp kaçması sebebiyle danimarka ve isveç arasında yeni bir savaş vuku buldu (sene 1659). isveç ordusu her zamanki gibi pomeranya'daki ordusunu danimarka üzerine sürdü. danimarka'da çoğu yeri ele geçirdiler, fakat bu sefer kopenhag'daki danimarkalılar teslim olmadı. bu da yetmezmiş gibi avusturya, lehistan, brandenburg ve hollanda'dan müteşekkil bir koalisyon danimarka, pomeranya, güney baltık denizi ve livonya'da mevcut olan isveç idaresi altında olan toprakları işgal etti. yine de pes etmeyen isveç kralı xx. şarl gustav, danimarka'da savaşmaya devam etti. isveç ordusunun bu harpten galip ayrılamayacağı gayet aşikâr idi, lâkin kral yine de sulh yapmaya yanaşmıyordu. bu vaziyet, kralın hastalanıp öldüğü 1660 senesine kadar devam etti. oliva antlaşması imzalandı ve savaş netice buldu, tröndelag (trondheim), lehistan'ın kuzeyinde bulunan birkaç şehir ve yeni isveç kolonisi hariç savaştan önce isveç idaresinde olan topraklar iade edildi. aynı şekilde isveç ordusunun savaş esnasında işgal ettiği mıntıkalar iade edildi. ikinci kuzey harbi lehistan için sonun başlangıcı oldu zira rus ve isveç işgali sebebiyle halkın neredeyse 3/1'i ölmüştü. fakat isveç için de olumsuz bir tesiri oldu. evvela isveç'in kendine olan güveni zedelendi. aynı zamanda bu savaş hasebiyle daha fazla düşman kazandı, müttefik kaybetti, yalnız kaldı. ama dominius marici baltis (baltık denizini domine etme) siyasasını muhafaza etti. isveç imparatorluğunun sonunu getiren âmiller de yalnız kalması ve baltık denizini "isveç gölüne" çevirme isteği olacaktı.

1660 ilâ 1700 senelerini kapsayan dönemde bir tane harp (scania harbi) hariç askerî mânâda hareketlilik olmadı. 1674'te fransa krali xiv. louis'nin arzusu üzerine isvec ordusu brandenburg'u istila etmeye başladı, fakat işler istedikleri gibi yürümedi. evvela brandenburg ordusu tarafından bir mağlubiyet tattılar, daha sonra almanya'daki toprakları (pomeranya ve bremen) brandenburg, avusturya ve danimarka tarafından işgal edildi. hattâ danimarka-norveç ordusu harbi skåne, jämtland ve bohuslän'e, yani isveç anavatanına taşıdı (norveç ordusu jämtland ve bohuslän mıntıkalarından çekilmek mecburiyetinde kaldı). harp burada "stalemate" şekline girmişti, yani ne danimarkalılar ne de isveçliler üstünlük kurabiliyordu. bu vaziyet böyle devam etti, ta ki isveç'in müttefiği fransa mes'eleye el atana kadar. fransa'nın zorlamasıyla danimarka çekildi, ayrıca savaş esnasında avusturya, danimarka ve brandenburg tarafından işgal edilen yerler tekrar isveç'e iade edildi (sene 1679).

1700'de tahta yeni oturan xii. şarl, rusya, danimarka ve lehistan'ın harp ilânıyla karşı karşıya kaldı. danimarkalılar büyük britanya, hollanda ve isveç'in baskılarından sonra pes etti, sulh yapmaya zorlandı. isveç ordusu daha sonra narva'da rusları mağlubiyete uğrattı. lehistan tehlikesini bertaraf etmek maksadıyla ordu leh ii. augustus'a müdahele etti. zaten müşkül bir vaziyette olan kral, kendisine sunulan şartları kabûl etti. bunlar olup biterken ruslar baltık denizine doğru ilerledi. şarl buraya müdahele etmek yerine doğrudan moskova'ya doğru hücum etti, ama hava muhalefeti ve rusların klasik yakıp yıkmak taktiği sebebiyle fazla ilerleyemediler ve istikameti ukrayna'ya doğru çevirmek mecburiyetinde kaldılar. poltova'da ruslarla karşılaşan isveç ordusu ağır bir hezimet yaşadı (1709). zar zor kurtulan xvi. şarl devlet-i âliyye-i muhammediyye'de bulunan bender şehrine iltica etti. sultan ahmed-i salis han hazretlerinin ruslardan gelen "şarl'ı bize teslim edin" talebini reddetmesi sonucu meşhur prut harbi başladı (1710-1711). osmanlı ordusu rusları yendi ve kral şarl ile karolinleri (isveç ordusunun askerleri) bir müddet devlet-i âliyye'de misafir olarak kaldı, masrafları devlet tarafından karşılandı, bender şehri civarında onlara mahsus "karlstad" diye bir köy kuruldu (hattâ ruslar tarafından esir tutulan isveçli kadınlar ve çocuklar osmanlı tarafından satın alındı ve isveçlilere teslim edildi). bundan dolayı xii. şarl "demirbaş" lakabını aldı. bender'de bulunan halk ve yeniçeriler bu vaziyetten memnun değildi ve bu yüzden demirbaş şarl'ı alıp başka bir yere nakletmek istediler. kralı almak için gittiklerinde bir arbede yaşandı, ancak demirbaş şarl herhangi bir zarar görmedi. bu hadise isveç'te "kalabaliken i bender" olarak bilinir. bu arbededen sonra demirbaş şarl kostantiniyye'ye nakledildi, bir süre tevkif edildi ve nihayet ülkesine dönmeye ikna oldu. iki hafta gibi kısa bir zamanda isveç toprağı olan pomeranya'ya vardı. kralın kendi beyanına göre devlet-i âliyye'deki günleri "lathundsdagar" yani keyfî bir hayat sürdüğü, pek meşgul olmadığı bir dönemdi. ülkesi için reformlar düşünebilme imkânı mevcuttu. yanındaki adamlara osmanlı'daki sistemi tetkik ettirdi, suriye ve mısır'a kadar adam yolladı ve bizzat osmanlı bahriyesindeki gemilerin çizimini yaptı. osmanlı'dan isveç'e birçok reform ve fikir götürdü, ama imparatorluğun akıbeti pek açık değildi.

demirbaş şarl, karolinler ve rivayete göre sultan ahmed-i salis han tarafından krala refakat etmesi için tahsis edilen 100 osmanlı askeri (bir diğer rivayete göre kral xii. şarl bu askerlere isveç'te askersund diye bir şehirde yaşamalarına müsaade etmiş, ama bu rivayet pek sıhhatli değil) onbeş gün içinde isveç toprağı olan pomeranya'ya ulaşır. isveç'e ulaşan kral ülkesini şiddetli bir harbin içinde bulur (bu aslında 1700'de başlayan büyük kuzey harbinin devamıdır). doğuda ruslar isveç hâkimiyeti altında olan finlandiya'yı işgal etmiş, kara yoluyla başkent stockholm'e ilerliyordu. batı'da danimarka-norveç krallığı skåne ve başka mıntıkaları işgal etti. isveçliler evvela danimarkalıları saf dışı etmek için oslo'ya saldırdı. büyük bir dirençle karşılaşan isveçliler çekildi. bu sefer fredriksten kalesine (norveç'teki halden şehrinde bulunuyor, norveç danimarka'ya bağlı olduğu için buraya saldırı gerçekleştiriliyor) hücum ettiler ama nisbeten daha güçsüz kaldıkları için yine çekildiler, ama pes etmediler, takviyelerle birlikte mezkûr kaleyi bir daha muhasaraya aldılar. teftiş için hendeğe inen xii. şarl kafasından vurularak öldürülür (sene 1718). bu hadisenin faili, onca tetkik ve araştırmaya rağmen hâlâ meçhul. kimilerine göre karşı mevziden gelen bir kurşunla ölür, kimilerine göre savaşmaktan artık bıkan isveç askerleri tarafından öldürülmüştür. isveç ordusu ağır zaiyatlar vererek bulundukları yeri terkeder. ince giyinmiş askerler, omuzlarında xii. şarl'ın cenazesiyle, şiddetli soğukta ilerleyerek isveç' e doğru yol aldı. birçok asker donarak öldü. bu vaka isveç tarihinde, "karolinernas dödsmarsch" (ingilizce carolean death march) yani "karolinlerin ölüm yürüyüşü" olarak geçer. danimarka ile bir antlaşma yapılır ve iki devlet arasında sulh sağlanır. fakat büyük kuzey harbi bitmez. doğuda ruslar hâlâ savaşmaktadır ve isveçliler pes etme niyetinde değildiler. lâkin bu beyhude bir direniş idi, zira artık karşılık veremeyecek hâldeydiler. rus donanmasındaki kalyonlar başta uppland (stockholm'un da dahil olduğu vilayet) ve södermanland vilayetlerinde olmak üzere bazı şehirlerde (södertälje, nyköping, norrköping, umeå ve piteå) taaruzda bulundu. isveçliler nihayet sulh yapmaya yanaşır ve nystad antlaşması imzalanır. bu antlaşma ile birlikte isveç pomeranya'nın bir kısmı ile livonya ve estonya gibi mıntıkaları kaybeder. fakat topraklar haricinde protestanların hamisi vasfı ile imparatorluk/büyük güç statüsünü/hüviyetini kaybederler. artık isveç tarihinde yeni bir devir başlar...

Farkedmez 05 July 2019 22:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
IŞİD'e sızıp yüzlece saldırıyı önleyen kahraman subayın sonu acı oldu

Şimdi okuyacaklarınız Vatanım Sensin ya İçerde dizilerinden etkilenilmiş bir hikaye değil. IŞİD'le mücadelede gelinen noktada önemli bir payı bulunan Irak'lı subayın gerçek hayat hikayesi bu.

Harit el-Sudani Irak ordusuna mensup bir yüzbaşıydı. Irak ordusunun terörle mücadele birimi olan FALCON İstihbarat Birimi mensubuydu.

https://storia-prod-be.akamaized.net...eg/resize/760x

Yüzlerce saldırıyı önledi

Vazifesi gereği gerçeği ailesinden bile saklayarak cihatçı bir militan gibi IŞİD saflarına katıldı. 16 ay boyunca kaldığı IŞİD saflarında önce kendini sevdirdi, sonra topladığı istihbaratları üstleriyle paylaşmaya başladı. Bu süre içinde ailesi perişan oldu. Ancak kahraman yüzbaşı çok büyük işler başardı.

Harit el-Sudani Türkiye'de Suriye'de saklanan IŞİD'in üst kademelerinden 5 ismin öldürülmesini sağlayan kişi. Yüzbaşının verdiği istihbaratlarla tam 30 intihar saldırısı önlendi ve 18 canlı bomba ölü ya da diri ele geçirildi. Ayrıca Bağdat'ta gerçekleşecek olan yüzlerce kanlı eylemi de verdiği bilgilerle önledi.

Bunlar olurken IŞİD kendisinde şüphe duymaya başlamıştı elbette. Kahraman subay açığa çıkma korkusuyla ve engel olamadığı eylemler sebebiyle çok yıpranmıştı.


Casus kendini kabul ettiriyor

Aslında Harit'in IŞİD'e sızması kolay olmadı. Kendisi bir Şii'ydi ve IŞİD'in inanç argümanlarına çok hakim değildi. Ancak bir sünni kasabası olan Ramadi'de yaşadığı için jargona hakimdi. IŞİD'in yaptıklarını dayandırdığı ayetleri öğrendi ve IŞİD'e katılmak için görüşmelere başladı.

Birkaç küçük görevle kendini kabul ettirdikten sonra çok önemli bir vazife almayı başardı. “Ebu Şuayb” lakabını alan casus subaya cihatçıların verdiği vazife şuydu: Canlı bombaları şehirler arasında taşımak.

Açığa çıkmadan canlı bombaları devre dışı bırakıyor

Ebu Şuayb, canlı bombaları patlayacakları yere taşımadan önce Irak ordusuna haber uçuruyor. Bomba patlamadan önce Irak ordusu jammer ile gelip bombanın patlamasını engelliyor. Ya da casus subay bir bahaneyle canlı bombayı araçtan indiriyor ve açık hedef haline getiriyor. Iraklı keskin nişancılar da canlı bombayı etkisiz hale getiriyor.

Irak ordusu, yüzbaşının deşifre olmaması için, önlediği her canlı bomba saldırısında sahte haberler yayınlatıyordu.

Tüm bunlara rağmen subay hakkındaki şüpheler gittikçe artıyordu. Birçok kişi onun ajan olduğunu düşünse de üstlerine bunu kanıtlayamıyorlardı.

Kahraman subay 16 ay boyunca sayısız başarıya imza attı ancak 2017'nin ocak ayında açığa çıkıp İŞİD tarafından öldürüldü. Olay şöyle gerçekleşti:

Harit el-Sudani bir görev için Termiye şehrindeki bir çiftliğe gönderildi. Irak ordusu bunun bir tuzak olabileceğini fark etti ve görevi bırakmasını tavsiye etti ancak o bunu dinlemeyerek çiftliğe gitti. Aslında IŞİD'liler onu bir casus olduğunu anlamış ve onu katletmişlerdi.

Irak güvenlik güçleri çiftliğe ertesi gün bir kurtarma operasyonu gerçekleştirdi ancak Sudani'den iz yoktu. 6 ay kadar Irak ordusu casus subaydan bir iz aradı ancak bulamadı. Altıncı ayda IŞİD'in yayınladığı bir infaz videosunda kahraman yüzbaşının infaz edildiği görüldü.

Harit el-Sudani'nin casus olduğunu bilmeyen, IŞİD'e katıldığını sanan eşi ve çocukları da şu an hem onun kahramanlığıyla gurur duyuyor hem de üzülüyor. Karısı "Keşke bana söyleseydi ama endişeleneceğimi de bilirdi. Çocuklarımız için üzülüyorum" dedi.

Kaynak: The New York Times

Farkedmez 05 July 2019 22:20

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Sonu Hüsranla Biten Bir Savaş Hikayesi: Çocuk Haçlı Seferleri
Kudüs'ü geri alma seferi için 1212 yılında yola düşen 8-14 yaşları arasındaki 50 bin çocuğun seferi tamamlayamadan nasıl da hüsran bir hikayeye kurban gittiklerine bakalım.


kudüs'ün selahaddin eyyubi tarafından ele geçirilmesinden sonra üst üste yapılan haçlı seferlerinin amacından saparak, papanın mersine götürmeye çalıştığı haçlı ordusu venedikliler sayesinde tersine gitmiş ve istanbul'da son bulmuştu. haçlı seferleri hareketini papalığın tarihi bir misyonu olarak gören papa ııı. ınnocentius (1198-1216) bu yüzden doğu'ya yeni bir sefer daha yapılabilmesi için ısrarla faaliyetlerine devam etmiş ve vaizler avrupa'nın her tarafını dolaşarak halkı yeni bir haçlı seferine katılmaya davet etmişlerdi. işte çocuklar da avrupa'da yıllardan beri durmadan devam eden bu çağrıların etkisinde kalıp 'kutsal toprakları kurtarmak' iddiasıyla harekete geçince, 1212 yılı 'çocukların haçlı seferi' adıyla tarihe geçen olağanüstü şaşırtıcı bir olaya sahne oldu.

mayıs 1212'de, st. saint-denis'de on iki yaşlarındaki etienne adında bir çoban çocuk, hazreti isa'nın kendisine görünerek onu haçlı seferlerini vaaz etmekle görevlendirdiğini ve tıpkı hz. musa'nın kızıldenizi ortadan ikiye ayırdığı gibi kendilerine de denizin açılacağı ve kolayca kudüs'e ulaşarak kutsal toprakları kurtaracağını söylüyordu. pek çok çocuğu hatta bazı büyükleri bile ikna eden çocuk fransa içerisinde yayılarak gönüllüler toplarlar. ve çocuklar vendôme şehrinde toplanarak harekete geçerler.


çocuk ''haçlı ordusunun'' içinde ailelerinin gönderdiği çocuklar, evlerinden kaçan asilzade çocukları, yaşlı hacılar vardı. sayıları yaklaşık 50.000 civarı olan bu ordunun çoğu yazın kurak geçmesinden dolayı daha marsilya'ya ulaşamadan açlıktan ölmüş, bazıları ise evlerinin yolunu tutmuşlardır. marsilya'ya ulaştıklarında ise çocukları kandıran tacirler çoğunu müslümanlara köle olarak sattılar. gemiye binen bazı çocuklarsa gemilerinin batması sonucu hayatlarını kaybettiler.

aynı yıllarda almanya'da da daha büyük bir çocuk haçlı seferi gerçekleşti. nikolaus önderliğinde gerçekleşen bu sefere katılım daha büyüktü ve asiller çoğunluktaydı. bu çocukların amacıda aynıydı ancak onların sonu daha hazim olacaktı. çocukların çoğu alplerde soğuğa teslim olurken yalnızca 3'te 1'i cenova'ya ulaşabildi. ancak bu çocuklardan bir daha haber alınamadı. ancak nikolausun bu gemilere binmediği ve yanındaki az sayıda çocukla papayı görmeye gittiği bilinmektedir.

Neoma 05 July 2019 22:52

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Gusel paylasimlar (:

Farkedmez 05 July 2019 22:55

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Alıntı:

Hesnâ Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 70092)
Gusel paylasimlar (:

Teşekkürler hanfendi ;dis;

Farkedmez 06 July 2019 09:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Tarihin Efsaneleşmiş En Büyük Facialarından Biri: Franklin Expedition
AMC'nin 2018 yapımı dizisi The Terror'un da konusu olan Franklin Expedition, tarihin en ilginç vakalarından biri.


efendim, bir kısmınızın bildiği üzere şu sıralar(2018 ilk yarısı) yabancı film pörtföyü arasıdan sıyrılan the terror adında bir dizi var. abc yapımı ve aynı adlı kitaptan uyarlama. her ne kadar kitapta fantazi kurgular yer alıyorsa da olay, tarihi gerçeklere dayanmaktadır ve bununla da kalmayıp, tarihin en vahim keşif girişimi ve bir facia olarak kayıtlara geçmiştir.

bir ekşi sözlük geleneği olarak, çayınızı kahvenizi kapıp gelin, ben de size tarihe "franklin expedition" olarak geçen bu olayı öncesi ve meydana geliş sebepleriyle anlatayım.

malumunuz, kristof kolomb'un 1492'de kazaran amerika kıtasına ayak basması dünya denizcilik tarihinde önüne geçilemez bir keşif furyasının doğmasına vesile oldu. magellan'ın dünya etrafında dolanmasıyla bu furya hızlanmaya başladı. hemen ardından hernan cortez'in aztek imparatorluğu'nu, francisco pizarro'nun da inka imparatorluğu'nu yıkmasıyla ortamda buldukları binlerce ton altın ve mücevher taşa ek olarak değerli ne varsa, amerika kıtasından ispanya hazinesine akıtmaları bir anda ispanya'yı dünyanın en zengin imparatorluğu haline getirdi ve bir patlama yaşattı. e hal böyle olunca da donanması olan tüm ülkelerin, tabiri caizse gözü döndü. takip eden yıllarda portekiz hindistan'a yerleşti. bir yüzyıl sonra da hollanda, güney afrika ve endonezya'ya kapak attı.

yıllar 1700'lere geldiğinde, bu “dünyayı keşif furyası” en parlak çağını yaşamaya başladı. 1700'lerin ikinci yarısında dünya'da hala bilinmeyen birçok fenomen, ve bu fenomenlerden türetilen efsane ve olasılıklar, insandan insana doğruluğu bilinmeden dedikoduyla grip gibi yayılıyordu. herşey varsayımdı, ama olabilme ihtimali de vardı.

mesela 1700'lerin dünya haritalarında uzak doğu asya kıyıları kesin olarak bilinmelerine rağmen, bu kıyıların ötesinde ne olduğu bilinmiyordu. pasifik okyanusu'nun olduğu yerde kocaman bir boşluk bulunuyordu. hollandalı abel tasman, bu boşlukta ne olduğunu öğrenebilmek için endonezya'dan pasifik okyanusu'na açılmış ve kurak ve dev bir kıyıyı takip ederek önce tazmanya adasını keşfetmiş, yoluna devam ederek başka bir büyük kara parçasına denk gelmiş ancak buranın yerlilerinin adamlarını vahşice öldürmesi sonrasında geri çekilmiştir. tam da bu noktada ingilizler, pasifik okyanusu'nun tam ortasında abel tasman tarafından rapor edilen kıyıların, pasifik okyanusu'nun "kocaman bir boşluk" olarak göründüğü haritalardaki henüz keşfedilmemiş dev ve zengin bir kıtaya ait olduğunu konuşmaya başladılar. o kocaman boşluğun ortasında, amerika gibi dev bir kıta, ve o kıtanın zenginlikleri, altınları, gümüşleri, değerli taşları ve ilginç havyanları ile bitkileri olmalıydı. bu teorik kıtaya, terra australis adını vermişlerdi: great south continent(büyük güney kıtası). bu sadece bir varsayımdı ve bu kıtayı bulmak için gönderdikleri kaptan james cook, tüm bu hayalleri boşa çıkarttı ama ingiltere topraklarına önce yeni zelanda, sonra avustralya, en son olarak ta kanada’nın batı kıyıları olan british columbia'yı kattı.

1800’lü yıllara gelindiğinde ingiltere, çin ile çok sıkı bir ticaret içindeydi ve çin'e ulaşabilmek için afrika'nın tamamından dolanıp üstüne hindistan ve endonezya'dan geçmek, aylar hatta yıllar alan süren çok masraflı bir süreçti. ingilizlerin çin'e ulaşmak için bir kısayol'a ihtiyaçları vardı. yine tam da bu sıralarda, bir başka dedikodu yayıldı: amerika'nın kuzeyinden dolanarak çin'e mesafeyi yarısından da fazla kısaltacak bir denizyolu, "kuzeybatı geçidi" olmalıydı. ya da ingilizce'deki adıyla, "northwest passage".

kanada zaten artık ingiliz sömürgesiydi ve grönland ile beraber doğu kıyılarının haritaları çizilmişti. alaska ise ruslar ve bizzat kaptan james cook tarafından en küçük girintisine kadar haritalanmıştı. işte tam da bu ikisinin arasında, haritada "bilinmeyen" bir boşluk vardı. ve herkes de, bu boşlukta yazları buzlarının eridiği bir deniz geçidinin varlığından emindi. onlara göre, bu geçit sadece keşfedilmeyi bekliyordu.

keşif furyası, 1800'lerin başlarında tropikler dahil dünyanın ikliminin sıcak ve ılıman olduğu tüm yerleri haritada bulmuştu. geriye sadece insan yaşamına tehlike oluşturan aşırı soğuk iklimin hakim olduğu kutuplar kalmıştı.

antarktika'nın ötesinde herhangi birşey olmadığı, 1839-43 arasında james clark ross önderliğinde 4 yıl süren ve "ross expedition", yani "ross keşif seferi"nde kesinlik kazandı. yine de bu keşif ile manyetizma, gökbilim, buzulbilim, biyoloji, botanik ve jeoloji gibi birçok bilim dalına çağının ötesine sıçrama yaptıracak bilimsel veriler toplanmıştı.

james clark ross'un bu seferinden sonra dünya üzerinde haritada geriye bilinmeyen tek bir şey kalmıştı: kuzey kutbu. ve kuzey kutbu söz konusu olunca da, ister istemez herkesin aklında sözde hala keşfedilememiş olan "kuzeybatı geçidi" geliyordu.

işte bizim hikayemiz, tam olarak buradan başlıyor. ingilizler için geriye keşfedilecek, dünya tarihine adlarını bir kez daha yazdıracakları son bir büyük keşif şansı kalmıştı. kuzeybatı geçidi, artık keşfedilmeliydi.

bu işe aşırı derecede büyük bir ciddiyetle eğildiler. bu son büyük ve onurlu görev için ellerinde ne varsa çekinmeden öne sürecekler, en büyük masraftan dahi kaçınmayacaklar ve yine bu görev için, en iyinin en iyisini seçeceklerdi.

james clark ross'un çığır açan antarktika seferinde kullandığı 2 savaş gemisi vardı. hms erebus ve hms terror. bu ikisi aslında birer kıyı bombardıman gemisiydi ve erebus, terror'dan biraz daha büyüktü. ingilizler bunları aldı ve tarihte bir ilk olacak şekilde kutupların sert şartlarına ellerinden geldiği kadar dayanabilecek şekilde modifiye ettiler. gemilerin teknesinin deniz seviyesindeki kısmını metalle sardılar ve buzu kırabilsin diye de burunları özellikle güçlendirildi. hms erebus ve hms terror, tarihte ilk kez hem yelkenli olup hem de buhar motoruyla pervane itişi sistemine sahip olan gemiler oldular. bu pervaneler çalıştırıldığında, buhar motoru gemilerin her birini 4 knot hızında ilerletebiliyordu ancak bu sistem sadece çok ihtiyaç duyulduğunda kullanılmalıydı. bunun sebebi de gemilerin alabilecekleri toplam kargo ve ağırlıktı. yani bu buhar motoru için bulundurabilecekleri kömür, çok fazla olamazdı. çünkü gemilerin bu destansı seferinin ne kadar süreceği öngörülemediğinden, her iki gemide toplam 135 kişilik mürettebatı 3 yıl doyurabilecek kadar gıda stoklanmıştı.

teknolojik olarak imkanın elverdiği en son teknoloji ile donatılan bu gemiler hazırlandıktan sonra iş, bu gemileri layıkıyla yüzdürecek en iyinin en iyisi olan personeli seçmekti. işte burası, ipin ucunun kaçtığı ve herşeyin sapa sarmaya başladığı nokta oldu. kraliyet donanması bu iş için önce en ünlü ve başarılı olan soylulardan başladı, ki bunlara james clark ross da dahildi. ancak hepsi ardı ardına bu teklifi reddetti. james clark ross'un nedeni, karısının artık başka bir sefere çıkıp hayatını riske atmasını istememesiydi. hal böyle olunca da donanma, seçeneklerini ve tercihlerini mecburen aşağı çekti ve bulabileceğinin en iyisiyle yetinmeye karar verdi.

bulabildiklerinin en iyisi, daha önce kanada'da keşif seferi yapmış olup an itibarıyla tazmanya valisi olan yüzbaşı sir john franklin'di. hms erebus'a kaptanlık yapacak john franklin'in komutasında, hms terror'e kaptanlık yapacak isim konusunda ise aslında pek de istemedikleri bir adamı kabul etmek zorunda kaldılar. james clark ross'un en iyi arkadaşı olup, antarktika'daki o ünlü seferde yine hms terror'un kaptanlığını yapmış olan francis crozier. francis crozier aslında hiç istenen bir adam değildi çünkü ingiliz değildi. normal bir aileden gelmiş bir irlandalı idi. yani “üstün ırk”tan değildi. yine bu seferde yer alacak bir başka subay da, soysuz bir aileden gelmesine rağmen son derece karizmatik ve eğitimli olan ve soylu bir ailenin evlatlık olarak yetiştirdiği james fitzjames'ti.

neyse, efendim bu adamlar 19 mayıs 1845 günü yola çıktılar ve önce grönland'a vardılar. john franklin, mürettebatı tarafından çok sevilen bir adam olmasına rağmen disiplini herşeyin önünde tutuyordu ve küfür ve sarhoş olmayı yasaklamıştı. yasaklarına uymayan 5 kişiyi grönland'da gemilerden indirip ingiltere'ye geri göndermekte tereddüt etmemişti. velhasıl o 5 kişi, o an aslında ne kadar şanslı olduklarını ancak yıllar sonra anlayabileceklerdi.

10 tane öküz kesilip grönland'daki soğuk havada etleri doğal bir buzluktaymış gibi istiflendikten sonra 2 gemi hareket etti ve en son temmuz 1945'te, balina avcıları tarafından baffin körfezi'nde görüldüler. bu andan sonra da, tıpkı kuzeybatı geçidinin kendisi gibi haritadan ve tarihten kayboldular. temelli...

birden yokolmuşlardı.

2 yılın ardından ingiltere ardı ardına keşif seferleri düzenlemeye başladı. artık amaç kuzeybatı geçidini değil, kaybolan mürettebat ve gemileri bulmaktı. ilerleyen yıllarda, bu seferlerin her birinden birçok akıl almaz derecede farklı ipucu ele geçirildi; ancak tam olarak ne olduğu asla anlaşılamadı. sanki ortada devasa bir yapboz vardı ve kuzey kutup dairesinde tüm parçalarına dağılmıştı, ve bulunabilen az sayıdaki küçük parçaları da birleştirildiğinde tüm resmi göstermekten çok uzaktı. gizem asla çözülemedi. ta ki 2000'lere kadar...

aradan geçen 150 yılda hem denizden hem karadan yapılan birçok sefer akabinde bulunan binbir türlü eşya, mesaj ve gömülmüş cesede ek olarak inuit(eskimo) sözlü geleneklerinde yer alan anlatı ve hikayeler kayıt altına alındı ve en nihayet önce 2014'te hms erebus, ardından da 2016'da hms terror'un enkazlarının nunavut eyaletindeki king william adası körfezinin 30 metre altında batmış halde keşfedilmesiyle büyük resim, çok şaşırtıcı ve sürpriz dolu olaylar içeren bir şekilde ortaya çıktı.

olaylar gerçekten çok ilginçti. ve bir o kadar da vahim. daha kutup dairesine girer girmez mürettebatın bir kısmı tüberküloz'a yakalanmış ve 3 kişi ölmüştü. ancak faciaya yol açan esas unsur, bundan sonra john franklin'in takip ettiği rotaydı. mesele şu ki, franklin "peel sound" adı verilen bir kanaldan ilerlemişti. işte başını belaya saracak olay da buydu: özellikle bu viktoryen dönemde ingilizler kendilerini dünyanın en üstün ırkı olarak gördüklerinden, yerli inuit avcılarla iletişime geçme gereği duymamışlar ve onları vahşi, yabani ve barbar varlıklar olarak görüyorlardı. eğer ki konuşsalardı, buzların erimiş olduğu bir dönemde geçtikleri peel sound'un aslında kuzey kutup dairesindeki en kaotik noktalardan biri olduğunu öğreneceklerdi. çünkü peel sound kanalı buz tuttuğu zaman aşırı derecede sert ve kalın tutuyordu ve tüm o buzların altında, ilk bakışta deniz değil de kara olduğu izlenimi veriyordu. ve o buz da, tam da hms erebus ve hms terror tam ortasından geçerken öyle bir tuttu ki, iki gemi de buza saplandı. saplanış ki ne saplanış, sanki kazık sokularak kayaya gömülmüşlerdi.

facia böylece başlamış oldu. 1800'ler, bilenler için "küçük buzul çağı"(little ıce age) denen bir dönemdir. özellikle 1815'te patlayan tambora yanardağı, 100 yıl boyunca dünya iklimini birkaç derece düşük tutmuştu. dolayısıyla buzun içine saplanıp kalan gemiler, takip eden dönem ve yıllarda, buzulların kendi hareketleriyle sürüklenmeleri haricinde kıpırdayamadı. ilk başta manzara korkutucu değildi. gemilerde 3000 kitap vardı ve tüm kamaralar ısıtma sistemiyle donatılmıştı. 3 yıl yetecek gıda vardı. fakat zaman ilerledikçe, bambaşka bir sorun belirdi ve büyüyüp bu koskoca seferi temelinden sarsarak yokoluşa götürdü.

insanlarda baş ağrılarını takip eden fonksiyonel bozukluklar, ve en son olarak delilikle son bulan ölümler belirmeye başlamıştı. insanlar ruh ve zihin sağlıklarını kaybederek ölmeye başlamıştı. bunun sebebi, yedikleri konservelerdeydi.

1980'lerde bulunan cesetlerden alınan saç ve doku örneklerinde, normal bir insan bünyesinin kaldırabileceğinin nerdeyse 10 katı kurşun saptanmıştı. yani bu adamlar, kurşun zehirlenmesinden ölmüştü. ilk önce dokuları kararmış, sonra dökülerek tarif edilemez acılar yaşatmış ve tüm bunlar zihnin sağlığını yitirmesiyle ölüm şeklinde son bulmuştu.

bulunan konserve örneklerinden bir gerçek ortaya çıktı: konserveleri hazırlayan 2 firmadan biri, londra'ya yerleşen bir macar'ın kurduğu bir firmaydı ve bu macar beyefendi, sırf işi alabilmek için fiyatı düşürdükçe düşürmüş ve en sonunda ihaleye konmuştu. ancak işin aciliyeti olduğu için konservelerin kapaklanıp mühürlenmesi işlemi baştan savma olmuş ve bu işlemde kaynatıcı olarak kullanılan kurşun, zaman içinde konservenin içindeki yemeğe karışmıştı. ve insanlar da bu konserveleri tüm yolculuk boyunca ve buza saplandıkları andan itibaren düzenli öğünlerle yemişti.

ingiliz hükümeti, kayıp keşif grubunu veya en azından gemileri bulana 20.000 sterlin, yani günümüz parasıyla 2 milyon sterline yakın bir ödül koydu. e haliyle, aralarında james clark ross’un da olduğu birçok kişi kurtarma seferlerine çıktı ancak bulunanlar ilk ölen 3 kişinin gömülü donmuş mumyaları ve küçük alet edevat oldu. inuit’lerin anlattığı hikayeleri ise kaale almıyorlardı. ama başka elementler de vardı: 1848'de peel sound'un girişine gelen bir arama gemisi, peel sound'a bakıp "john franklin bu buz yığınının içine yüzmüş olamaz" deyip aramasını sonlandırmıştı.

1859’da yola çıkan bu keşif seferlerinden biri, teğmen william hobson öncülüğünde taşların üst üste konulmasıyla oluşturulmuş bir zaman kapsülü(time capsule) buldu. bu, muazzam bir keşifti. çünkü o zamanlar, sefer yapan gemilerin tümünün yakın oldukları karaya bir zaman kapsülü içinde rapor bırakması kuralı vardı. böylece kaybolsalar bile akıbetleri hakkında bir tahmin yapılabilecekti.

zaman kapsülünün içinden bir mektup çıktı. ilki, 28 mayıs 1847 tarihliydi ve kaptan franklin öncülüğünde, herşeyin kusursuz şekilde ilerlediği ve buzların erimesini beklediklerini yazıyordu. ancak mektubun kenarlarında ikinci bir mesaj daha vardı ve bu mesaj okunduğunda, tüm resim birden karanlık hale geldi: ikinci mesaj tam 1 yıl sonra 1848 mayıs’ında yazılmıştı ve franklin ile beraber 9 subayın da olduğu 24 mürettebatın ölmüş olduğunu ve komuta kademenin francis cozier tarafından yürütüldüğünü yazmakla kalmamış, buza saplandıkları ilk kıştan itibaren buzların hiç erimemiş olduğunu ve 1 santim bile ilerleyemediklerini anlatmıştı. facia büyüyordu.

1860 ve 1869’da charles hall öncülüğündeki 2 keşif, bilgi edinmek için daha çok inuit’ler üzerinde yoğunlaştı ve ilk defa, yabani ve barbar olarak gördükleri halktan çok ciddi bilgiler edinmeye başladılar. ilk önce king william adası’nda içinde çok fazla sayıda ekipman olan bir kayık ve içinde 2 ceset buldular; fakat bir sorun vardı: kayık, gemilerin olduğu yöne yönlendirilmişti. daha sonra da yine inuit’lerin yardımıyla birçok cesedin kalıntılarına ulaşıldı: bu cesetlerden biri de, zamanının en parlak beyinlerinden olan tıp uzmanı harry goodsir’e aitti.

charles hall, inuit’lerle iletişime geçerek hikayenin aydınlanmasındaki en büyük unsuru, “tanık hikayelerini” devreye sokarak çığır açtı. birçok inuit, olanlara tanık etmişti ve bu beyaz adamlara dair anlatacak, kendilerine ilginç gelen birçok anıları vardı.

francis crozier ve adamları 1848 yazında, charles hall’ın 1869’da bulduğu kayığı, gemide çikolataya kadar ne kadar yaşam desteği ünitesi varsa doldurarak çok büyük bir partiyle güneye doğru yürüyüşe çıkmışlardı. ancak mesafe çok uzundu ve bu adamların her tarafı, inuit’lerin dediklerine göre şişlik ve yara içindeydi. hepsi hastaydı. birçoğu yavaş yavaş c vitamini eksikliğinden kaynaklanan iskorbit hastalığından çürüyor, geri kalanı ise yıllar içinde hem konservelerden hem de gemilerin içindeki su sistemini yayan boruların kurşun kaynaklı olmasının da etkisiyle, kurşun zehirlenmesiyle yavaş yavaş acı içinde eriyorlardı. güneye yürümüşler, ancak bir noktada pes ederek geri dönmeye karar vermişlerdi. yürüyüş umutsuzlukla sona ermişti ve hepsi, “ev” olarak bildikleri tek yer olan gemilere dönmeye karar vermişlerdi. buzların erimesi, tek umutlarıydı.

2 eskimo, charles hall’a tanık oldukları hikayeleri kronolojik olarak anlatırken hikaye gittikçe daha da karanlık ve insanlık dışı bir hal aldı. 1850 yazına gelindiğinde bir partiyle karşılaşmışlardı ve partide 30 kadar adam vardı, açlıktan kırılıyorlardı. başlarındaki uzun boylu bir adam, inuit dilini bilmemesine rağmen kendilerine gelip aç olduklarını yalvarırcasına el işaretleri ve seslerle anlatmaya çalışıyordu. ınuitler için bu adamlar garipti: çünkü 4 yıldır burdaydılar ve hala bir fok bile avlamayı bilmiyorlardı, öğrenmemişlerdi. bu beyaz adamlar nasıl bu kadar cahil olabilirdi? buna rağmen adamlara yardım edip ellerinde istifledikleri etleri verdiler, ancak ertesi sabah hemen sıvıştılar: 2 inuit, 30 adamı doyuramazdı.

yine başka bir inuit, aynı yılın kışında gemilerin kendi kendilerine olduğu bir gün, boşaltılmış olduğunu düşünüp içinde kullanışlı birşey bulabilir miyim diye girdiğinde karşılaştığı manzarayı anlatır: içerde bir sürü adam vardı ama hepsi hareketsizdi ve hastaydı: hepsinin yüzleri, elleri derileri, tüm vücutları simsiyahtı. hem kurşun zehirlenmesi, hem iskorbit, hem soğuk yanmasından kangren hem de açlık, tüm vücutsal fonksiyonlarını yoketmişti ve artık ölmeyi bekliyorlardı. kendisi gemiden çıkacakken bu adamlar birden dirilmiş ve onu gitmekten alıkoymak istemişlerdi. tam o sırada yine uzun bir adam gelip inuiti kurtarmış, ve kamarasına çekerek el işaretleriyle birkaç yüz metre ilerdeki başka bir kampa gitmemesi konusunda kendisini uyarmıştı.

bu uzun adamın sözkonusu inuit’e gitmemesi için uyardığı kamp hakkındaki fikirler, ancak yüzyıl sonra toplu bir halde bulunan kemiklerin incelenmesiyle ortaya çıktı.

tüm gıda tükenmişken ve avlanmayı bilmiyorken, mürettebatın bir kısmı yamyamlığa başlamıştı ve muhtemelen çok büyük bir kavga sonunda gemiden uzaklaştırılmışlardı. bulunan tüm kemiklerde belli birkaç detay vardı: tüm el ve kafalar ayrı bir noktada gömülmüştü ve geriye kalan tüm diğer kemiklerde, derin bıçak izleri bulunmuştu. bu izler, etin kemikten sıyrılma işleminden kalan izlerdi. anlaşıldığı üzere, dışlanan adamlar aralarından biri öldüğü zaman kendisini “insan” yapan görsel unsurları gözden uzaklaştırmak için el, ayak ve başlarını kesip başka bir yere gömüyorlardı. geriye kalan gövde ise bir karkas muamelesiyle işlenip yeniyordu.

en son inuit hikayesi, 1851 yazına dairdi. gemiler artık bomboştu ve bir inuit, gemilerden dışarı doğru karda az sayıda ayak izi görüp onları takip ederek 4 adama ulaşmıştı. bu adamlar kendisinden yardım istedi ve takip eden kış boyunca, bu inuit onlarla yaşayacak ve onları doyurup, avlanmayı öğretecekti. bir sonraki baharda yollarını ayırmışlar, ve bu 4 adamdan aralarındaki en uzun olanı, inuit’e minnettarlık hediyes olarak bir kılıç hediye etmişti: kılıcın üstünde yazan isim, bu uzun adamın kimliğini ve karakterini ne iyi anlatabilecek isme aitti: james fitzjames. 4 adam, güneye doğru yönelerek ufukta kayboldu ve bir daha kendilerini gören olmadı.

tarihin son büyük keşif girişimi, tarihin en trajik faciasıyla son bulmuştu. 129 adamdan geriye 1 tane bile kurtulan olmamış, ve tüm bu mürettebat sadece soğuk değil, açlık, hastalık, ölüm, yamyamlık, umutsuzluk ve kutup karanlığı ile tam 6 yıl boyunca mücadele etmişti. kaçamamışlardı, bulundukları kuzey kutup dairesi, medeniyete olabilecek en uzak noktalardan biriydi ve zamanında, günümüzde mars’ın bize olduğu kadar “uzaylı” bir ortamdı.

gemilerin kaderine dair ne olduğu ancak 2010’lu yıllarda ortaya çıktı. 2 gemi de, king william adası’nın güneyinde suyun 30 metre altında keşfedildi. ikisi de, yıkılmış direkleri haricinde el değmemiş kadar iyi bir durumdaydılar. bulundukları ortam o kadar “uzaylı” idi ki, haritada bilinmeyen bir boşluk olan bu bölgedeki king william adası’nın ada olduğunu bilmiyorlar, anakaranın bir uzantısı olarak gördükleri “king williamsland” adını verdikleri bir kara olduğunu sanıyorlardı. bölgeye, bu kadar yabancıydılar.

inuit'leri vahşi olarak görmeyip, o 6 yılda onlardan kutuplarda yaşamanın sanatını öğrenmiş olsalar belki aralarından bir kısmı kurtulabilecekti. ama ingiliz kibiri, tarihin efsaneleşmiş en büyük facialarından birinin doğmasına sebep oldu. 2 gemi enkazının ingiliz hükümeti tarafından hediye edildiği kanada bunun farkına varmış olacak ki, 1990’da nunavut bölgesini inuitlerin özerk bir eyaleti haline getirdi ve “eskimo” terimi, rafa kaldırıldı.

Farkedmez 06 July 2019 09:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Nazilerden Kaçan 791 Kişiye İstanbul Açıklarında Mezar Olan Gemi: Struma
II. Dünya Savaşı esnasında Nazi zulmünden kaçan yaklaşık 800 kişi (785 Yahudi, 5 Bulgar, 1 Macar) Romanya'dan kalkan ve İstanbul üzerinden Filistin'e gitmek üzere yola çıkan Struma adlı gemiye biner. Sonrasında ise İstanbul açıklarında yıllar geçse de unutulamayacak bir insanlık ayıbı yaşanır.


12 aralık 1942 yılında romanya’nın köstence limanından ayrılan yaklaşık 770 yahudiyi ölüme taşıyan geminin ismidir struma.

gemideki her bilet o zamanın parasına göre gerçekten hatr-ı sayılır bir ücret olan 1,000 dolara satılmıştır. yolcuları taşıyan gemi normalde de seyahat gemisi olarak tasarlanmayan bir yat gemisidir, ancak yolcular queen mary gemisinin resimleriyle kandırılmışlardır. gemiyi hayal ettikleri gibi görmeyen yahudiler, 2.sefer de "bu gizli bir planın parçası, asıl gemi 10 mil ötede bulunuyor" yalanına inanıp, büyük umutlar içersinde gemiye binmişlerdir.

açlık ve sefalet içerisinde geçen onlarca günün ardından bir de geminin motoru istanbul’a yaklaşırken bozulmuş, bir ayakkabı tamircisinin uzun uğraşları sonunda çalıştırılıp, istanbul’a varılması sağlanmıştır, ancak dönemin başbakanı olan refik saydam "türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlar için vatan hizmeti göremez." diyerek gemiden kimsenin inmesine izin vermemiştir.

vehbi koç’un uzun uğraşları ve bakanın da yardımıyla mobil oil’in romanya temsilcisi olan martin segal ve ailesine istanbul’a giriş izni verilmiş, bundan kısa bir süre sonrada gemi bir römorkor tarafından karadeniz’in açıklarına çekilerek ölüme terk edilmiştir.

24 şubat 1942 tarihinde de karadeniz’de yabancı bir gemi istemeyen sovyet denizaltısı sc 213 tarafından, o kadar insana acımadan batırılmıştır.


geminin türkiye'den geçiş yapıp ingiltere'ye gitmesini engelleyen kararı ingiltere dışişleri bakanı vermiştir. ingiltere'nin tutumunun sebebi ise, orta doğu'daki çıkarlarını ve özel olarak da filistin'deki denetimini sarsabilecek istikrarsızlıkları önlemekti. bu gemiye geçiş izni verildiğinde, gemiler dolusu museviliğinin filistin'e gitmeye çalışacağının ve oradaki istikrarını bozacağını düşünmüşlerdi.

1: Struma'nın ilk demirlediği yer.
2: Struma'nın batırıldığı yer.
büyük britanya'nın sömürgeler bakanı lord moyne, 1944 yılında struma faciasındaki sorumluluğu nedeniyle bir suikast sonucu öldürülmüştür. b

u yolculuğu düzenleyenler 1942 yılında ölüme sebebiyet vermekten romanya'da yargılanmışlar fakat geminin batma sebebinin bir denizaltı olması nedeniyle beraat etmişlerdir.

bu olay birçokları tarafından türklerin yahudi soykırımı olarak addedilmeye çalışılır. fakat işin gerçek yüzünün çok başka olduğu belgelerle kanıtlanmıştır.

Farkedmez 06 July 2019 09:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Fikirleri Uğruna Canını Veren İngiliz Düşünür: Thomas More
Pek çok insanın "Ütopya" kitabından aşina olacağı, 1478-1535 yılları arasında yaşamış olan İngiliz düşünür Thomas More'un hayatının kısa bir özeti.


1478-1535 yılları arasında yaşamış, hem düşünce sistemlerinin hem de ölüm sebeplerinin az çok benzer olması sebebiyle döneminin sokratesi sayılan, en meşhur eseri "nowhere" anlamına gelen utopia olan ingiliz filozof: thomas more.

utopia kitabında her ne kadar devlet adamlarını saray kuklaları diye nitelendirse de, hiç istemeyerek ilk olarak lord chancellor (başyargıç) olarak görevlendirilmiş, yaptığı işler ve verdiği kararlar ile toplum nezdinde çok büyük popülariteye sahip olmuştur. daha sonra kendi döneminin kralı olan henry viii tarafından lord high chancellor (başbakan) olarak görevlendirilmiş, birkaç yıl bu görevi ifa ettikten sonra henry viii ile bir takım konularda uzlaşmasının mümkün olmayacağını düşündüğü için sağlık durumlarını bahane ederek görevden çekilmeyi talep etmiş ve kabul edilmiştir. ancak o dönemde öngördüğü sorunlar sonradan ölüm sebebi olacaktır.

aşırı dindar olduğu bilinen thomas more her ne kadar rönesans ve hümanizm hareketlerini destekleyip önderlik bile etmiş olsa da reform hareketlerinin bir o kadar karşısında durmaktaydı. dinin/kilisenin reforme edilmesi ona göre dinde ve toplumda bölünmelere yol açacak ve onarılamaz yol ayrılıklarına düşülecekti (nitekim öyle de oldu). bu görüşleri uğruna dönemin kralı henry viii'e karşı durmuş, bir nevi vicdan özgürlüğü uğruna ölmüştür. o dönemde ispanya kraliçesi aragonlu catherine ile evli olan kral henry viii anne boleyn'e aşık olmuş ve eşinden boşanmak istemiş, boşanmaya katı bir şekilde karşı olan ve boşanma kararlarını onaylayan papa bunu reddetmiş, o zaman siyasi anlamda çok güçlü olan ispanya ile ters düşmek istememiştir. bunun üzerine henry viii papalığı tanımadığını ve ingiliz kiliselerinin başında kralın olması gerektiğini savunmuş ve parlamentosunda bunu kabul ettirmiştir. zaten reform akımlarının etkisinde olan avrupa'da ingilitere bu olayla nasibini almış ve daha sonra anglikan kilisesi olarak anılacak mezhebin temelleri atılmıştır. katolik kilisesine aşırı bağlı olan thomas more'un lord high chancellor'luk görevinden çekilmesine sebep olan temel sorun kilisenin parlamento kararı ile krala bağlanmak istenmesi olmuştur. kral henry viii parlamentoda bu doğrultuda aldığı kararları herkese kabul ettirmeye çalışmış ve kanaat önderlerinin de herkesin önünde yemin etmelerini istemiştir. thomas more bu olaylara sessiz kalarak işten sıyrılamamış, ingiliz toplumu üzerinde büyük bir etkiye sahip olması sebebiyle kral tarafından ant içmeye zorlanmıştır. aşırı dindar olan thomas more "tanrı tanrı değildir diyemeyen parlamento, kral'ı da kilisenin başına geçiremez" diyerek kralın bu uygulamasını vicdani olarak reddetmiş ve tabii ki ölüm cezasına çarptırılmıştır. kral'ın aşkı yüzünden kilise bölünmüş ve thomas more da öldürülmüştür. çok şakacı olduğu bilinen more kafasının kesileceği sırada sakalını kenara çekmiş "sakalım bir suç işlemedi" diyerek son anlarında da espri yapmayı ihmal etmemiştir. trajik olan bu olay daha sonraları trajikomik bir hal almış, kral kendine ihanet ettiğini düşünerek biricik aşkı anne boleyn'i de idam ettirmiştir. uğruna dinin bölündüğü, thomas more ve daha bir çok insanın ölümüne sebep olan kadın idam edilmiştir.

thomas more utopia kelimesini ve fikrini ilk kullanan kişidir. utopia isimli eserinde ideal devleti ve toplumu bir ada üzerinde betimlemiştir. sosyalizm üzerine kurulu bir sistem tasarlamıştır. çalışma saatleri, kadın erkek ilişkileri, yerel yönetimler, idare, bürokrasi, aile, mülkiyet hakkı, dinler, savaş ve daha birçok konuda bugün bile etkileri hissedilen görüşler ortaya koymuştur. yakın dostu erasmus'un da desteklediği idam cezasının uygulanmasının çok ağır suçlarda gerçekleşmesini(hatta kaldırılmasını), ortak mülkiyet hakkını(sosyalizm), dinlere eşit mesafede durulması ve devlet yönetiminde dinlerin olmaması gerektiğini yani sekülarizmi, ailenin yapısının korunmasını, eğitimin önemini ve sanatın belirli bir zümreye değil herkese ait olmasını ve demokratik seçim sisteminin uygulanması gibi konuları "ütopia"sına işlemiştir.

eflatun gibi ateistlere çok sert ifadeler kullanmış, tabiri caizse "allah korkusu olmayan adam ahlaktan yoksun olur, toplum düzenini bozar, devlette görev alamaz ama ateist olduğu için de kimseye bir şey yapamayız" demiştir. tasarladığı toplum aile (karı-koca) ilişkilerinin koruyan, demokrasiyi uygulayan ve sınıfsal ayrımı sonlandıran more, bu görüşleriyle ise eflatundan ayrılmaktadır.

utopia'da diğer devletlerin borç ile kontrol altında tutulduğu, bunun savaş zamanlarında önemli bir politik koz olarak kullanılabildiği anlatılmıştır. savaş olursa borçlu olan devletlerden askerler alınıp düşman devlete karşı savaş açılır ya da para ile düşman devletten bürokrat, asker satın alınıp devlete karşı savaş açılır. bu yöntem günümüzde de "adi ingiliz politikası" olarak uygulanmaya devam etmektedir.

yaşadığı çağın çok ilerisinde görüşlere sahip olan more, meşhur bir çok sosyalist düşünürün ve liderin fikir babası olmuştur.

Farkedmez 06 July 2019 09:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Soğuk Savaş Döneminde Pasaport Zımbasından Ajan Yakalayan Ruslar
Soğuk savaş dönemindeki o meşhur ajan furyalarında adamlar öyle bir şey keşfetmiş ki şu anki teknoloji yetmez. Çünkü tamamen ilkel ama akılcı. Ruslar, Amerika’yı yine onların bir üretimiyle enselemiş.


rus pasaportundaki zımba kolay paslanır türden olmasına karşın amerikalılar paslanmaz çelik zımba teli kullandıklarından pasaportun sahte olup olmadığı ortaya çıkıyormuş. yazılı olmayan bu püf noktayı bilen bazı rus yetkililer yüzlerce amerikan ajanının kodese tıkmış sayın seyirciler.

amerikalılar da olayı çözemediklerinden "lan nası anladılar olm yav? adama yüzbinlerce dolar harcadık, özel bir kampta büyüttük, ingilizce bilmiyor anadili bile rusça oldu, özel eğitimlerde yıllarca eğittik gönderdik daha moskova havaalanından otele gidemeden enselendi şşş canıtın? sen rus ajanımısın lan yoksa? hepsinin adını mı veriyosun adamlara düdük?" diyorlardır. eheheh!

Farkedmez 06 July 2019 09:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
İnanışa Göre Adem'in, Havva'dan Önceki Eşi: Lilith
Hristiyanlık ve Musevilik inançlarına göre Adem'in, Havva'dan önce Lilith adında bir eşi daha vardı. İnsanlık tarihinin ilk feministi olarak da adlandırılan Lilith'in hikayesi.


insanlık tarihi âdem ve esi havva ile başladığı sanılır. oysa bir yahudi efsanesine göre ise tanrı, havva’dan önce lilith'i yarattı. ancak lilith, âdem’e itaat etmediği ve onu terk ettiği için lanetlenmiş ve bir şeytana dönüşmüştü.

efsaneye göre tanrı, topraktan âdem ile lilith'i yaratır. mutlu mesut yaşasınlar diye onları cennetine yerleştirir. ama her çift gibi huzuru bulamazlar. âdem, ilişkide söz sahibi olmak yani tam hakimiyet ister. ancak lilith buna karşı çıkar.

cinsel ilişki sırasında lilith, âdem’in hep üstte yer almasını aşağılayıcı bulur ve itiraz eder. kendisinin de âdem gibi topraktan yaratıldığını, eşit olduklarını savunur. âdem tavrında ısrar edince lilith, birlikte yaşamalarının zor olacağına karar verip, tanrı’nın söylenmesi yasak olan adını anarak göğe yükselir. cenneti terk eden lilith'in yeri artık dışlanmışların arasındadır. çevresindeki cinler ve cinlerin kralı samael yani şeytan ile ilişkiye girer ve onlardan çocuklar doğurur.

cennette yalnız kalan âdem, tanrı’ya dua eder ve lilith'i geri ister. tanrı; sanvai, sansanvai ve semangelof isimli üç meleği geri çağırması için lilith'e gönderir. meleklere, dönmediği takdirde her gün 100 (yüz) çocuğunun öldürüleceğini söylemelerini emreder. ama o kesinle dönmeyeceğini bildirir ve tanrı buyruğunu yerine getirir.

lilith, duyduğu acıyla bundan sonra bütün hamile, lohusa kadınların, bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder. erkek çocukların doğduktan sonra ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içerisinde canını alacaktır. sadece yakınında bu üç meleğin ismi ya da şekli bulunanlara dokunmayacaktır.

yenilgiye uğramış olan âdem’e tanrı başka bir hediye verir ve kaburga kemiğinden havva’yı yaratır. bu yeni kadın adem'den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacaktır. ta ki malum elma hadisesine kadar! kabalah’cılar için lilith temiz olmayan, fahişe bir kadını simgeler. kabalah'daki bir paragrafta, ayrıldıktan sonra âdem’i yeniden baştan çıkardığı şu şekilde yer almaktadır:

"işlediği günahtan dolayı âdem, 130 yıl cinsel perhizle yaşar. âdem, bir daha bu olayı yaşamamak için dikenlerle sarılı bir şekilde uyur. lilith, âdem’in üstüne çıkarak, onu uyarır ve boşalmasını sağlar. lilith, bundan sonra insanlığa ceza olarak adlandırılan yaratıkları dünyaya getirir. kabalah'in başka bir yerinde ise, lilith en sonunda orada burada dolaşarak insanlara sarkıntılık eder ve kendi kendilerini kirletmelerini sağlar ve ismi 'tohum hırsızı'na çıkar."

lilith adı, ilk iki semâvi din ve ortadoğu coğrafyasındaki bütün kavimlerde sekli şemalı ya da hikâyesi farklı da olsa geçmektedir. özellikle, yahudilik öncesi ve sonrası yahudi mitolojisinde de lilith'in önemli bir yeri vardır. bir tek islam kaynaklarında kendisine rastlanmamıştır

Farkedmez 06 July 2019 09:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


İlk filmden daha iyi olmuş. Özellikle luis'in sahneleri :) Renk katmış. Daha çok kuantum olaylar daha çok aksiyon tadında olmuş. Bu tarz filmlerin ikincisinde genelde çuvallarlar (mesela deadpool 2) ama bunda olmamış..

Farkedmez 06 July 2019 09:08

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
1814'te Londra'da Gerçekleşen ve 8 Kişinin Ölümüne Sebep Olan İlginç Olay: Bira Seli
Evet, yanlış duymadınız. 17 Ekim 1814 yılında Londra'da Meux and Company adlı bira fabrikasında bir depo patlıyor ve litrelerce bira sokaklara yayılıyor.


bir bira deposunun patlaması sonucu 610 m³ birayla başlamış, sonra diğer depoları da yıkarak 1470 m³'ten fazla biranın sokaklara taşmasıyla gerçekleşmiş.

2 tane evin tamemen yerle bir olmasına, bir çok insanın ölmesine sebep olmuştur. özellikle bodrumlarda bulunan insanlardan 8'i buralara bira dolmasıyla boğulmuştur. 1 kişiyse alkol zehirlenmesi geçirip ölmüştür.



bir barın duvarı yıkılmış, barda çalışan bir kadınsa saatlerce yıkık duvarın altında mahsur kalmıştır.

civardaki bira kokusunun geçmesi haftalar sürmüş. mahkemeyse olayı mücbir sebep kararına bağlayıp kimseyi suçlu bulmamıştır.

Farkedmez 06 July 2019 09:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Ayasofya'nın Duvarını Süsleyen Dünyaca Ünlü Deisis Mozağinin Anlamı
Ayasofya'da bulunan ve Doğu Roma resim sanatında rönesansın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis mozaiği neyi tasvir ediyormuş, kısaca bakalım.


deisis şefaat anlamına gelen bir kelime ve deisis sahnelerinde kıyamet günü hz. isa'dan insanlık ve ümmet için merhamet dilenmesi anlatılıyor. 13. yüzyıldan kalma ayasofya'daki bu mozaikte de meryem ile vaftizci yahya'nın hz. isa'dan af ve merhamet dilemesi gösterilmiş.

isa'nın eli baş parmağı ile yüzük parmağı birleşecek şekilde duruyor. baba, oğul ve kutsal ruhu temsil eden takdis, yani kutsama işareti bu. yüzük parmağından kalbe uzanan bir damar olduğuna inanılıyormuş eskiden. baş parmağı ile yüzük parmağının birleşmesiyle ise kalbe uzanan o damar yolu kapanıyor ve böylelikle "kalbimden geleni değil, tanrı'nın sözlerini söylüyorum" anlamına ulaşılıyormuş.

Farkedmez 06 July 2019 09:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Aslen 4. Haçlı Seferi Olarak Başlamış ve Konstantinopolis'in Canına Okumuş Olay: Latin İstilası
Latinler ve Bizanslılar arasında çıkan olaylar sonrası yaşanan bu istila öyle büyük çaplıymış ki olay sonrasında İstanbul'un 1200 yılındaki halinden eser kalmamış denebilir.

latinler ile bizanslılar arasında kavganın kökenleri çok eskiye dayanır.

şöyle başlayalım: imparator konstantin roma imparatorluğu'nun başkentini, roma'dan istanbul'a (bkz: konstantinopolis) taşıyınca ve burada ikamet etmeye başlayınca, imparatorluğun ağırlık merkezi de doğuya kayıyor.

konstantin, hristiyanlığı devletin resmi dini olarak kabul ediyor ve önemli hristiyanlık merkezlerine psikoposlar atanıyor. bunlardan roma, konstantinopolis (bkz: istanbul), antioch (bkz: antakya) damascus (bkz: şam), alexandria (bkz: iskenderiye) en önemlileri olarak öne çıkıyor. fakat hepsinin içinde yine de en önemlisi roma ve papa. buraya kadar sorun yok.

theodosios tahta çıkıyor ve diyor ki; ben istanbul'da oturuyorum. saray da burada, benim yanımdaki din adamının yetkisi az, roma'dakinin fazla; böyle olmaz, o zaman ben istanbul patrik'ini de seviye olarak roma'ya eşitliyorum.


işte dananın kuyruğu burada kopuyor. sonrası nefret, kin, ihtiras, kan
sıkıntı yüzyıllar sürüyor. batıdaki latinler, roma bölünüp de batı roma tarihe karışınca ve bizans (doğu roma) tarih sahnesinde yükselince iyice kuduruyorlar.

1054 yılında papa elçilerini gönderiyor. istanbul patrik'ini aforoz ediyor. "ben dünya hristiyanlarının tek lideriyim seni tanımam" diyor. patrik de "ben de seni tanımam. ben de seni aforoz ediyorum o zaman!" diyor. olay iyiden iyiye ciddiye biniyor.


zaman geçiyor papa değişiyor, patrik değişiyor; kin ve nefret bitmiyor
sonunda haçlı seferleri başlıyor. papa tarafından yönlendirilen avrupa kralları, şövalyeler ve haçlı birlikleri akın akın doğu'ya geliyor. istanbul'un zenginliklerinin ve o dönemin en medeni, modern şehri olduğunun farkına varıyorlar. eller ovuştuluyor.

sıra ıv.haçlı seferine geldiğinde olay kopuyor. venedik dükası henricus dandolo yönetiminde latinler "bırakın şimdi kudüs'ü kutsal toprakları, istanbul çok güzel gelsenize" diyor. 1204'te şehre zorla giriyorlar. yağma, tecavüz gırla... her türlü saygısızlık. patrik'in ana ikametgahı ve şehrin kalbi ayasofya talan ediliyor. içinde her türlü rezillik yapılıyor. (bkz: seks) (bkz: hırsızlık) (bkz: vandalizm)

velhasıl 1261'de nihayet işgal bitiyor. fakat bizans geriye bir enkaz devralıyor. yine de bizans'ın bu hengamede yok olmaması bile büyük bir şey. bizans prensleri çeşitli illere kaçıp oradan örgütlenmişler.

Farkedmez 06 July 2019 09:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Dünyada Devlet Hizmetlerinde En Üst Rütbeye Yükselmiş At: Incitatus
Roma İmparatoru Caligula'nın en sevdiği atı olan Incitatus'a dair birkaç bilgi.


incitatus, roma imparatoru caligula'nın sevgisini ve güvenini kazanmak için çoğu politikacının aksine gerçekten büyük çaba sarfetmiş, çalışmış didinmiş bir attır.

imparator olduktan ve defne yapraklarıyla çelenklendikten sonra caligula, imparatorluk yıllarına spektaküler bir açılış yapmak için togasının kollarını sıvar. bir görüşe göre pers kralı xerxes'in çanakkale boğazı'nı at sırtında geçmesine nazire olsun diye, diğer bir söylenceye göre ise imparator tiberius'un kahini thrasyllus'un kendisiyle ilgili "bu adamın imparator olma ihtimali baiae körfezini atla geçme ihtimali kadar" şeklindeki kehanetini boşa çıkarmak için baiae körfezi'nde gemileri birbirine bağlatıp baiae'deki yazlık sarayından iki mil ötedeki puteoli limanına kadar uzanan bir köprü yaptırır. üzerinde büyük iskender'in zırhı bulunduğu halde incitatus'a atlayan imparator körfezi sağ salim geçer.

caligula'nın hizmetinde uzun yıllar başarıyla çalışan incitatus için yükselmenin önü açılmıştır artık. imparator tarafından senatör olarak atanmasının yanında konsüllük için düşünülür. diğer kıskanç konsüller tarafından bu göreve getirilmesi son anda engellenen incitatus tüm tepkilere rağmen senatörlük görevini başarıyla sürdürür.

öte yandan imparator, atının ruhen incitilmesini kabullenemez. böylece kendisini rahip yapar, 18 köle ve cariyeyle tam teşekküllü bir ev, som mermerden bir ahır, altın bir yalak ve pırlantalarla, zümrütlerle süslü bir yular yaptırıp atına hediye eder. penelope adlı bir güzelle de (at) başını bağlar.

incitatus, rahiplik görevini imparator caligula'nın öldürülmesine ve kendisinin de kesilip sucuk yaptırılmasına kadar sürdürür. görev bilinci, sağduyusu ve ("tezcanlı" anlamındaki adına uygun olarak) hızlı gittiğinde bokunun seyrek düşmesiyle tüm roma halkının gönlünde "apayrı" bir yere oturur.

Farkedmez 06 July 2019 09:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Sanatçı Olmak İsterken Mecburen Roma'ya İmparator Olan Neron'un Dramatik Hayatı
Gerçek adıyla Lucius Domitius Ahenobarbus, sonradan edindiği adıyla Nero Claudius Caesar Drusus Germanicus ve bizim bildiğimiz adıyla Roma İmparatoru Neron'un hayatı.


17 yıl sonra nero claudius caesar augustus germanicus (neron) adıyla roma imparatoru olacak olan lucius, italya'nın porto d'anzio kentinde 37 yılında (bir tuhaf sanki böyle iki haneli yıllar, alışmamışız) dünyaya gözlerini açar.

lucius'un aslında hiç de imparatorluk sürmek gibi bir gayesi yok iken, oğlunun sonradan öldürteceği annesi agrippina, onun imparator olması için, çağdaşlarını büyüleyen güzelliği başta olmak üzere tüm kozlarını ortaya koyarak, lucius'un babasının ölümünden sonra, kendisinden 25 yaş büyük olan olan roma imparatoru claudius ile evlenir. claudius'u lucius'u evlatlık almaya ikna ettiği yetmezmiş gibi, claudius'un "benim kendi öz oğlum dururken ne diye senin oğlunu imparator yapayım be kadın" diye serzenişine kendi elceğiziyle yaptığı mantarlı yemeğe zehir katarak yanıt verir. ortada bir adet ölü imparator ve de bir adet canlı lucius kalmıştır. roma büyükleri toplanır. "claudius yiğidine bunu yapan bize nice etmez sayın milletvekilleri" diyerek lucius'u yukarıda andığım ve de bir daha yazmaya üşendiğim isimle (bundan sonra senatonun izniyle sadece nero diyeceğim) 54 senesinde romalılara yeni imparator ilan ederler.

ancak bu işler olurken kimse lucius'a gidip de, "genç seni imparator yapacağız koçum, ne dersin?" diye sormamıştır. zaten, erk de imparatordan çok anne agrıppina, stoacı filozof seneca ve başka bir sayın cevizkabuğu burrus namlı bir şahsiyetten oluşan bir üçlünün elindedir. bunlar, artık nero adıyla tanınan lucius'u o yana da dönder sar beni, bu yana da dönder al beni tadında evirip çevirip ülke yönetmektedirler ve hala hiç bir allahın kulu sormamaktadır ki, "oğlum nero, ne ayaksın sen?"

oysa ki nero'nun içinde çok daha farklı bir aşk çoktan filizlenip kök salmıştır. imparatorluğu falan iplemeyen bu gencimiz sanatçı olmak istemektedir. deliler gibi tiyatro izlemekte, sarayda provalar yapmakta ve bu büyük yeteneğini seyircilerle de paylaşmak için yanıp tutuşmaktadır. fakat tahmin edeceğiniz üzere yukarıda anılan üçlü, "manyak mısın oğlum sen, otur oturduğun yerde paşa paşa. roma'ya imparator oldun leen tey, tey, tey" diye bağırıp çağırmaktadırlar.

içinde yanan bu sanat aşkının sanat düşmanı bu üçlü tarafından bastırılmasına çok içerleyen nero, hepsini tek tek bertaraf eder. ilk sırayı, onu zorla imparator kılan valide hazretleri agrıppina alır. araya bir kız meselesi de girmiştir. nero, üvey kızkardeşiyle mecburen evli olmasına rağmen, güzeller güzeli bir romalı hatun olan poppaea sabina'ya (bu ne işimdir, bu ne karizmadır ya jüpiter, breh, breh) vurulur. fakat zırt, pırt oğlunun yaşamına karışmış ve karışmakta olan agrıppina "oğlum ne yapacaksın o geçkin karıyı, ben sana hamamda mis gibi bir kızoğlan kız beğendim, augustusgillerden oy ki oy" deyince ipler kopar. nero, annesinin gemisini gizlice batırır, annesi yüzer, kıyıya çıkar, kurtulur. bakar ki gizlice olmuyor, bizzat emir vererek öldürtür.

bu cinayet, roma halkının nero'ya olan nefretinin ilk taşını kor. her ne kadar roma'da günbegün örülen entrikalarla sürekli birileri zehirlenerek, emniyet binasının üçüncü katından kendini atıp intihar ederek, veya fazla uzatmadan hemen oracıkta öldürülse de anne katıllığı tüm toplumlarda olduğu üzere roma'da da hiç tasvip edilmeyen bir olgudur. ancak seneca'nın çenesi öyle kuvvetlidir ki, bir takım uydurma komplo teorileriyle bir şekilde bu eylemin haklılığını roma halkına kabul ettirir.

ceviz kabuğu burrus'a nero'nun bir şey yapmasına gerek kalmaz, ecel nero'dan vekalet alıp burrus'u ilerleyen yaşında hakkın (hak da yokmuş daha o zamanlar gerçi ama) rahmetine (e, rahmet hiç olmaz o zaman?!) kavuşturur.

kendisini sınırlayan bu üçlünün son üyesinden de 65 yılında seneca'ya kendisini öldürmesini rica ederek kurtulan nero'ya nihayet sahne ışıklarının yolu açılmıştır: 65 yazında roma'da tiyatro seyircilerinin önüne çıkarak ne mi yapar? şimdi düşünün ki, sayın cumhurbaşkanımız, (efendim geçmiş kabotaj bayramlarını da bilahare kutluyorum buradan, severek izliyoruz ailecek, hani entry bir yerimize kaçmasın diye yapılan bir yağcılık asla olamaz!) sahneye çıkmış, sesini inceltmiş, kadın elbiseleriyle kırıta kırıta bir kralın kızını oynuyor. evet, oldukça cesaret isteyen bir rol. nero da aynen bunu yapmış efendim. ne mi olmuş? aradan 2000 yıl geçmiş toplum hala hazır değil, 65 yılında toplum buna nasıl hazır olsun arkadaşım? en hafif tabiriyle, nero tüm roma'ya maskara olmuş, kendini rezil-i rüsva etmiş, sevilmezliğinin derecesini bir kat daha yükseltmiş. soylular "rezil etti bizi pezevenk" diye küfürler etmişler (tabii ki içlerinden). avam takımı da "imparatorun kase de fena değilmiş hani!" diye mırıldanmış. sonrası (mecburen) alkış, alkış, alkış...

bu alkışlarla iyice coşan nero ertesi sene yunanistan'a gidip ordaki geleneksel tiyatro yarışmalarına sırayla katılarak hepsinden (yetenekten mi, imparator olmaktan mıdır bilinmez) birincilikle çıkar. fakat bu arada roma kaynamaktadır. soylusu olsun, "soysuz"u olsun "yetmedi, bizi bir de yunanlara rezil ediyor pişekar kılıklı herif" diye açık açık konuşmaya başlamış, askerler arasında isyanlar patlak vermiştir. sanatsal üretiminin zirvesinde olan nero tüm bu olanlara aldırış etmeden, zafer kazanmış bir komutan edasında roma'ya geri döner. ancak günleri sayılıdır. senato, nero'yu eylediği "rezillik"lerden ötürü tahttan indirir ve vatan haini ilan eder. bunun üzerine, 68 yılında boynuna bir hançer saplayarak intihar eden nero'nun son sözleri "qualis artifex pereo" (nasıl da bir sanatçı ölüyor benimle) ölmüştür.

yaşarken tanınmış bir sanatçı olmanın sefasını sürememiş bu bahtsız ve zoraki imparator, ölümünden sonra üzerine en çok film çevirilen roma imparatoru olması, ve de ağırlıklı olarak müzik ve film dosyalarının yazıldığı bir bilgisayar yazılımına ismini vermesi yoluyla, biraz dolambaçlı bir biçimde de olsa, o çok özendiği apollon'un sanına kavuşmuş görünmektedir.

dipnot: diyeceksiniz ki, nerede roma yangını? roma'da, 64 yılının temmuz ayında. ancak bunun nero'yla hiç ilgisi yok. çünkü, imparator o sırada roma'nın 50 km dışında küçük bir kasabada bulunmaktaymış ve de yangından kendi mülkleri de büyük zarar görmüş. büyük ihtimalle roma çarşısındaki bir dikkatsizlik sonucu çıkıp tüm kente yayılan bu yangın, hiç sevilmeyen bu imparatorun üstüne atılmış. o da bakmış üzerine kalacak, hristiyanların üstüne atmış suçu gerçi ya, neyse...

Farkedmez 06 July 2019 09:09

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Arap Bir Gezginin 10. Yüzyılda Yaşayan Türklerin Hayatına Dair İlginç Gözlemleri
10. yüzyılda yaşamış bir Arap din bilgini ve gezgini olan İbn Fadlan, o dönemde henüz İslamiyeti kabul etmemiş olan Oğuz Türklerinin yaşadığı Orta Asya'yı ziyaret eder ve gördüklerini "İbn Fadlan'ın Seyahatnamesi" adlı kitabına yazar.


Öncelikle İbn Fadlan Seyahatnamesi hakkında kısa bir bilgi
10. yüzyılda (921) bağdad'dan, itil bulgar kaganı yıltavar'a, yıltavar'ın halifeden istediği din adamı ve bir miktar paranın ulaştırılması için hareket eden heyette katip olarak çalışan ahmed ibni fadlan'ın (ibni fadlan) er-rıhle adıyla kaleme aldığı seyahat notlarıdır. türk tarihi hakkında çok kıymetli bilgiler verir ve bugün, ortaçağ türk tarihi hakkında daha fazla şey bilmemizin müsebbibidir ibn fadlan seyahatnamesi.

bu seyahatname, iran'ın meşhed kentinden zeki velidi togan tarafından bulunmuş ve almanca neşredilmiş, türkiye'de ise hocam ramazan şeşen tarafından bedir yayınları arasında çıkmıştır. sadece tarihle ilgilenenler değil, kültür ile ilgili (karşılaştırmalı türk-arap kültürü) olanlar için de zevkle okunacak kitap. bugün, ortaçağ türk tarihi hakkında söz söyleyeceklerin başvuru kaynaklarında ilk sıradaki eserdir.

Gelgelelim İbn Fadlan'ın bu seyahatnamede Türkler hakkında yazdıklarına
“… bu dağdan geçtikten sonra oğuzlar diye bilinen bir türk kabilesinin bulunduğu yere ulaştık. onlar, kıl çadırlarda oturan ve konup göçen yörüklerdi. göçebelerde âdet olduğu gibi, sık sık yer değiştirdikleri için yer yer onlara ait çadırlar görülüyordu. çok güç şartlar altında yaşıyorlardı.

bunlar yolunu kaybetmiş eşekler gibidirler. bir dine inanmazlar, işlerinde akıllarına başvururlar. hiçbir şeye ibadet etmezler. aksine büyüklerine rab derler. içlerinden biri reisine bir şey danışırsa, ona ‘ey rabbim, bu hususta ne yapayım?’ der.

aralarındaki işleri meşveretle hallederler. bununla beraber bir şeyde ittifak edip onu yapmaya karar verirlerse, içlerinden en aşağı ve en değersiz olan biri gelip ittifaklarını bozabilir. allah’a inandıkları için değil de, sırf yurtlarından geçen müslümanlara yaranmak için aralarında ‘lâ ilâha illâ allâh’ diyenleri gördüm.

içlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse başını semaya kaldırıp ‘bir tanrı!’ der. bu türkçe ‘bir allah’ demektir. zira türkçe’de ‘bir’ vâhid ve ‘tengrî’ ise allah demektir.

küçük ve büyük abdestten sonra temizlenmezler. cenabetten ve diğer hususlardan dolayı yıkanmazlar. bilhassa kışın su ile hiçbir ilişkileri yoktur. kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. aynı şekilde, kadın, vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez.

kadınları, ne kendi erkeklerinin ne de yabancıların yanında peçe kullanıyor; vücutlarını da örtmüyorlar. bir gün bir oğuz'un evinde oturuyorduk. karısı da yanımızdaydı. biz konuşurken kadın bir ara vücudunun görünmemesi gereken bir tarafını açıp kaşıdı... hepimiz gördük. hemen ellerimizle gözlerimizi kapatıp, 'allahım, sen bize günah yazma.' diye yakardık. kocası güldü, çevirmenimize şunları söyledi: 'sizin, önünüzde açılmamızın nedeni, gördüğünüz halde kendinizi tutmayı öğrenesiniz diyedir. çünkü ulaşamazsınız; böyle olması, gizli olup da elde edilebilir olmasından daha iyidir.'

zina diye bir şey bilmezler. böyle bir suç işleyen birini ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler. şöyle ki: bu kimseyi iki ağacın birbirine yaklaştırılmış dallarına bağlarlar. sonra, bu dalları bırakırlar. dalların eski durumuna gelmesi neticesi, o kimse iki parçaya bölünür.

bir türk’ün yurdundan, tanımadığı bir kimse geçip ona ‘ben senin misafirinim. develerinden, hayvanlarından ve parandan şu miktara ihtiyacım var’ derse, türk istediklerini ona verir. eğer tacir bu yolculuğu esnasında ölür ve kafile geri dönerse, türk, kafiledekilere, ‘benim misafirim nerede?’ diye sorar. ‘öldü’ derlerse kafilenin yüklerini indirtir. içlerinde en akıllı tanıdığı tacire vararak yüklerini onun gözü önünde çözer. bir zerre fazlasız, ölen tacire verdiği kadar, bu tacirin paralarından alır… aynı şekilde, bu tacirin develerinden ve hayvanlarından, verdiği miktarı da alır.

oğlancılık onlar arasında çok büyük suçtur.”

kaynak: ibn-i fadlan seyahatnamesi, 10. yüzyıl

Farkedmez 06 July 2019 09:10

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Hayatından Satır Başlarıyla: 9. Başbakan Adnan Menderes'i İdama Götüren Süreç
27 Mayıs 1960 darbesiyle görevden alınan ve 17 Eylül 1961'de idam edilen 9. Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'i idama götüren süreç neydi?

adnan menderes; 1899 aydın doğumlu, cumhuriyet tarihinde idam cezası uygulanan en yüksek makam sahibi kişidir
kurtuluş savaşı'na iştirak etmiştir ve istiklal madalyası sahibidir. savaş öncesi izmir'de top koşturmuştur. soner yalçın efendi, kitabında kendisinin kenardan kıyıdan sabetayist olduğunu iddia etse de net bir şey yoktur. zaten aynı kitapta türkiye'nin yarısı sabetayisttir.

1931'de cumhuriyet halk partisi'nden aydın milletvekili seçilmiştir. ismet inönü'nün toprak yasası ile toprak ağası formunu kaybedeceğinden itiraz etmiştir.

1946'da celal bayar, refik koraltan ve fuat köprülü ile birlikte demokrat parti'yi kurmuşlar ve 1950 seçimlerini kazanarak iktidar olmuşlardır. anlatılana göre kendisi başbakanlık beklemediği ve fuat köprülü'nün başbakanlığı alması için görüşmeye gittiğinde bayar tarafından başbakanlık teklif edilmiştir. sebebi de celal bayar'ın menderes'i daha idare edilebilir bir kişi olarak görmesidir.

"yeter söz milletindir" diyerek 1950-1960 arasında 10 yıl 3 gün başbakanlık yapmış olan menderes, 5 hükümet kurmuştur. en önemli icraatleri

- baskıcı rejime karşı çıkmış, üniversitelere özerklik demiş, köy enstitülerini sovyet yanlısı bulmuştur. (gerçi inönü de öyle bulmuştur.)

- milli korunma kanunu kaldırmıştır ama sonradan dara düşünce bir daha çıkarmıştır.

- nato'ya girebilmek için feza uzaklığındaki koreye asker yollamıştır. avrupayla ilişkilerini iyi tutmuş, beş sene sıcak para akışı sağlanmıştır. (türkiyenin ilk görece refahı)

- marshall planı çerçevesinde yardımlar alınmıştır. tabii ilk 4-5 sene için geçerli bir konu bu.

- sanayi ve tarımsal gelişmeler için hamleler yapılmıştır.( tarımsal olarak dikkat çeken değişiklikler belli başlı şeyler zaten. tarımda makineleşme, ilaç uygulamaları, kredi sağlama bilmem ne ama en dikkat çekici özellik, ithal tohum alımlarında ülkedeki fiyat farkı halka yansıtılmamış, tmo tarafından aynı fiyatla verilmiştir. tabii aradaki fark banka kredisiyle karşılanmıştır ama aslına bakarsanız karşılanamamıştır. borç büyüdükçe büyümüştür.)

şimdi buraya kadar aslına bakarsanız bir sıkıntımız yok. 54-55 yılları sonrasında sıkıntılarımız başlıyor

- üniversite özerklik işi yalan edilmiştir.

- basın özgürlüğü kapsamında çok söylemler söylenmiş ama basın özgürlüğü bırakın arttırılmayı daha da berbat bir hale sokulmuştur. hele ki bir basın kanunu var bu dönemde, araştırın enfes maddeler bulacaksınız. (bebek olayıyla ilgili temiz bir maddeyle atıf yapılmış)

- tarım ve sanayi politikaları ülkeyi bir yere kadar götürmüş ama sonra büyük kaynak sıkıntıları çekilmiş ve zart zurt değiştirilmiştir.

- daha dikta bir sisteme geçilmiş. darbe yapılacağı iddiasıyla komutanlar tutuklanmış (asparagas), basın özgürlüğü denilen şey sadece kavramsal bir hale gelmiş. (gazeteler boş çıkıyordu, düşünün) siyasi tutuklamalar (osman bölükbaşı) artmıştır.

- amerikan yardımları bıçak gibi kesilmiştir artık. ülkedeki görece refah bir anda tersine dönmüştür. ithal bir ton makine almışız, araba, otobüs, traktör, tramvay, iş araçları bilmem ne ama araçlar hareket etmiyor. yanlış anlamayın benzin sıkıntısından değil, benzin bolcana var. yedek parça yok, o yüzden.

- bu yüzden iktidara geçerken en çok çemkirilen konulardan bir tanesi hayata tekrardan geçirilmiştir. milli korunma kanunu

- menderesi'n en büyük sıkıntısı, bütçe açığı olmuştur bu dönemde. 1958 yılında baktığımızda 55 milyon küsür dolar bütçe açığı var, bir sene sonra yani 1959 yılına baktığımızda bütçe açığı, 266 milyon küsür dolara çıkıyor.

- üst maddede gözüken uçurumun ana bir sebebi var. 4 ağustos 1958 yılında çıkan istikrar kararları. imf, dünya bankası ve oecd birleşerek türkiye için kararlar alıyorlar, daha doğrusu biz istiyoruz ve bu kararları kabul ediyoruz. devalüasyon yapılarak paranın değerini düşürüyor ve katlı kur sistemine geçiyoruz ama aslına bakarsanız geçemiyoruz, bize geçiriyorlar.

- ilginç bir olay ise 1960 yılında yaşanıyor. darbe zamanlarına yakın bir süreçte bütün ülke kazan kaldırmış bir hale gelmişken, merhum menderes hala bir yerlerin açılışını yapıyor.(yanlış hatırlamıyorsam otel yapımıyla ilgili bir konuydu) buradan çıkaracağımız şey ise, hükumet ve menderes hala darbe yapılacağı ihtimalini düşünmemiş ve bununla ilgili bir önlem hazırlamamıştır.

- örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek.

- 6-7 eylülde azınlıklara yapılan saldırılardan haberi olduğu halde müdahelede bulunmaması.

- devlet radyosunu siyasi çıkar için kullanmak.

- 1954 seçimlerinde demokrat parti'ye oy vermeyen kırşehir'i ilçe yapması.

- tahkikat komisyonu kurup olağanüstü yetkiler vermesi. 15 kişilik komisyon 15 dp'li vekilden oluşuyordu. hem suçlama hem yargılama yetkisine sahipti.

- chp mallarına haksız yere el koydurmak.

- 4 yılda 240 yazarı karşıt yazı yazmaktan ötürü mahkum ettirdi.


sonuç
27 mayıs 1960 günü darbe yapılıyor. darbeyi radyodan duyuran kişi ise alparslan türkeş oluyordur.(bakın darbeyi yapan değil, radyo'da duyuran, cuntanın başı türkeş değil.) bir de menderes'i astıran kişi türkeş değildir. o zaman sürgündedir kendisi.

17 eylül 1961 yılında idam ediliyor.

bu arada 27 mayıs günü ülkede hürriyet ve anayasa bayramı olarak kutlanmaya başlanıyor.(1961 anayasası) 1982 anayasında kaldırılıyor. düşünün 27 mayıs günü ülkede 21 sene bayram olarak kutlanıyor.

asker açısından önemi
darbe ve menderesin idamı ülkede büyük bir sivil otorite boşluğu çıkarıyor. sonraki dönemlerde artık darbeler rahat rahat yapılmaya başlanıyor. "şartların olgunlaşmasını bekle ve darbe yap. hatta yapma, muhtıra yayınla; zaten hükümet kaçar" anlayışı ortaya çıkıyor.


günümüze etkisi
hiçbir zaman bir başbakanın idam edilmesi doğru değildir. bir halepçe katliamı ya da holocaust gibi bir şey yoksa bir başbakanı idam etmek demek otorite boşluğu ortaya çıkarır ve kişiyi kahramanlaştırır. biz şu an bunu yaşıyoruz. adnan menderes kötü bir siyasetçiydi demeye getirmiyorum; aksine, bakarsanız siyasetçinin tam olarak ansiklopedik karşılığıydı ama hiçbir zaman tayyip erdoğan'ın kullandığı bir tabirle "demokrasi kahramanı" değildi. aslına bakarsanız 1954'ten sonra menderes'in demokratlığı, sadece parti ismiyle alakalı bir hal almıştır. bu yüzden tarih bileceksek, nutuklardan değil, belgelerden bilmemiz lazımdır.

Farkedmez 06 July 2019 09:10

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Moğol Hükümdarlığının Yıllarca Deneyip Hiçbir Zaman Başarılı Olamadığı Japon İşgâlinin Hikayesi
Moğolların 13. yüzyılda başlayıp yıllarca, farklı hükümdarlarla devam eden Japon işgali sevdası hiçbir zaman tam anlamıyla başarılı olamamış ve hatta Kamikaze tayfunu gibi efsanelere sahne olmuş.


moğol hükümdarı cengiz han‘ın 1227’deki ölümünden sonra yerine geçen oğlu ögeday han önderliğindeki moğol imparatorluğu ilk iş olarak çin’in başındaki song hanedanlığı ile müttefik olarak ortak düşmanları olan curçen tehdidini birlikte yok ettiler, 1234 yılında da jin hanedanlığı‘nı bölüp aralarında paylaştılar. fakat bu ittifak uzun sürmedi ve ögeday’dan sonra yerine gelen yeğeni möngke han, song hanedanlığı’na savaş ilan etti. fakat göçebe moğolların süvari taktikleri, song’un güçlü deniz kuvvetinin manevra kabiliyetlerine işlemiyordu. yüksek surlarla çevrili çin şehirleri de moğol saldırılarına karşı koymakta etkiliydi. hatta 1259’da diaoyu kalesi‘ndeki çatışma, möngke’nin ölümüyle sonuçlandı. böylece kardeşi kubilay han, bütün itirazlara rağmen 1264’de kağan ilan edildi ve savaşı kazanmak adına alternatif fikirler ortaya sundu. song yanlısı güçlü derebeylerini taraf değiştirmeleri için ikna etmek ve deniz ticaretine bağımlı song ekonomisini dize getirmek üzere kore ve japonya başta olmak üzere ticaret yaptığı devletler üzerindeki baskıyı arttırmayı planlıyordu.

kore’deki goryeo krallığı da song ile benzer bir şekilde moğol istilacılara karşı sıkı bir direniş içerisindeydi. krallığın defakto yöneticisi olan choe ailesi, moğollara biat etmek istemiyordu. cengiz de ögeday da defalarca kore’ye sefer düzenlemiş, fakat bu direnci bir türlü kıramamışlardı. sonunda möngke’nin generallerinden calaertay korçi, korelileri bastırıp veliaht prens wonjong‘u esir olarak getirmeyi başarmıştı. kubilay da hakan olduğunda wonjong’u goryeo’ya geri gönderip tahta oturttu. üstüne bir de kızı kutluk kelmiş‘i wonjong ile evlendirerek goryeo krallığı’nı, moğol imparatorluğu’nun -ya da yeni adıyla yuan hanedanlığı‘nın- kuklası hâline getirdi.


hâlihazırda japonya’nın vasalı ve en önemli ticaret ortağı olan olan goryeo krallığı’nda yaşananlar ve yuan hükümranlığının ortaya çıkması japonya'daki kamakura hükümetini doğal olarak rahatsız etti. shogunluk, yuan tehdidinin giderek yaklaşmakta olduğunun farkındaydı. shogunluk hâlâ japonya içerisindeki meşruiyet sorunları ile uğraşıyor ve giderek özerkleşen bukelerin sadakatlerini garantileyecek politikalar üretmeye uğraşıyordu. kubilay’ın ardı ardına gönderdiği elçiler ve giderek artan savaş ihtimali, ülkedeki dengeleri daha kırılgan hâle getiriyor ve yönetici sınıfın kafasını karıştırıyordu. kubilay karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği konusunda ortak bir karara varılması zor görünüyordu. ayrıca japonya’ya has imparator-kanpaku-shogun-shikken ve hatta münzevi imparatordan oluşan yönetme ve karar alma durumu da kubilay’ın ısrarlı taleplerine net bir cevap verilmesini güçleştiren sebeplerin başını çekiyordu. ilk yuan elçileri japonya’ya 1267 yılında ulaştılar.

kubilay, “japon ülkesinin kralına” ithaf ettiği mektubunda asırlardır japonya’nın çin’e elçiler göndermiş olmasına rağmen kendisine henüz kimsenin gelmediğini belirtiyor ve goryeo’yu örnek göstererek diz çökmek üzere huzuruna bir japon heyeti davet ediyordu. shogunluk cevap vermiyordu, zira ülke ilk defa bir dış tehditle karşı karşıyaydı ve shogunluk böylesine önemli bir tehdit karşısında ne yapılması gerektiğini bilemiyordu. yuan hanedanı’na biat ederek vasal olmayı kabul ettikleri takdirde kubilay’ın japonya’nın iç işlerine karışacaklarını ve tıpkı çin ve kore’de olduğu gibi rakip klanları kullanarak ülkede zar zor kurulmuş dengeleri bozma ihtimalinin olduğunu biliyorlardı. fakat taleplerini reddetmek de henüz bir savaş hazırlığı yapmadan moğolları öfkelendirmek anlamına geliyordu. bu yüzden japonya kesin bir cevap vermeyerek zaman kazanmaya çalışıyordu. yuan elçilerin kyushu adasındaki yerel yönetim merkezi dazaifu‘dan ileri gitmelerine izin verilmiyor, birkaç ay bekletildikten sonra da herhangi bir cevap verilmeden geri gönderiliyorlardı. her ne kadar japonya’nın bu tutumu moğolları öfkelendirmiş olsa da, kubilay hemen hemen her yıl yeni bir elçi heyeti göndermeye devam etti. yine de hiçbiri heian’daki saraya da kamakura’daki shogunluğa da kabul edilmedi. hatta bazıları japonya’ya dahi ayak basamadan kore ile japonya arasındaki tsushima adasından geri çevrildi. japonların yuan ile iyi ya da kötü herhangi bir ilişki kurmak istemedikleri barizdi. böylece kubilay sefer hazırlıklarına başladı.

1274 yılında kubilay’ın moğol, çinli ve curçenlerden oluşan yaklaşık 22 bin kişilik yuan ordusu, 700-800 gemilik bir filo ile fujian‘daki quanzhou limanından ayrıldı. ordu hakata körfezinde çıktığı gibi hızla ülkenin içlerine doğru ilerlemeye koyuldu. savunmacıların tek tük, düzensiz ve zayıf direnişleri onları durduramadı. japonlar tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. bu çıkartma ile başlayan saldırının boyutları, japon halkının tahmin edebileceğinin çok ötesindeydi. tarihte ilk defa yabancı bir güç, japon takımadalarını işgal etmeye çalışıyordu. grup formasyonlarıyla savaşan yuan ordusunun yöntemleri samurayların alışık oldukları düzenden çok farklıydı. geniş davulları ve gongları ile japon atlarını korkutarak kontrol edilemez hâle getiriyorlardı. generalleri yüksek yerlere çıkıp gerileme emri için davul, hücum emri için gong çalıyordu ve yuan ordusu bu işaretlere uyarak savaşıyordu.

her ne kadar genpei savaşı sırasında daha büyük gruplar hâlinde savaşma tecrübeleri olmuş olsa da geleneksel olarak samurayların teketek dövüşmeyi tercih ettiği, moğolların ise çok sayıda askerden oluşan birliklerini davul ve gonglarla manevra yaptırabilecek yöntem ve taktikleri tercih ettiği görülüyordu. ayrıca yine japonların aşina olmadığı yeni tür silahlar ve özellikle de bir tür barutlu el bombası kullanıyorlardı. yuan askerleri geri çekilirken bu el bombalarını üzerlerine hücum eden samuraylara fırlatıyor ve onları sersemletip karıştırıyorlardı. samuraylar gökgürültüsü gibi olan patlamalarla korkuya kapılıyor, gözleri görmez, kulakları duymaz ve yön duygularını kaybedecek hâle geliyorlardı.

yuan ordusu ciddi bir direnişle karşılaşmadan çok süratli bir şekilde kyushu’nun iç bölgelerine yayılmış, ancak fukuoka‘daki sawara‘ya geldiklerinde şansları bitmişti. önce akasaka savaşı‘nda kikuchi takefusa tarafından sürpriz bir saldırı ile kamplarında mağlup edilen yuan ordusu, kaçtıkları torikaigata‘da ise takezaki suenaga ve shiraishi michiyasu tarafından 3,500 kayıp vererek haşat edildiler. bu mağlubiyetler üzerine yorulan yuan ordusu gemilerine doğru geri çekilmiş olsa da, bunu gören japonlar gece saldırıları ile pek çok yuan askerini öldürdü. sonunda yuan ordusu koreli general hong dagu‘nun emriyle japonya’yı terk etmek zorunda kaldı ve genko adı verilen moğol istilalarından ilki japonya’nın zaferiyle sonuçlandı. fakat kamakura hükümeti moğolların döneceğinden emindi ve o gün geldiğinde hazırlıksız yakalanmamak konusunda kararlıydı.


kubilay ikinci saldırı için aceleci olmadı. bir sonraki hamlesi yine barışçıldı. 1275 yılında budist rahiplerden oluşan yeni bir elçi heyetini japonya’ya göndermiş olsa da, sekizinci shikken hojo tokimune buna elçileri idam ettirerek karşılık verdi. bu büyük bir düşmanlık göstergesi olup tek taraflı bir savaş ilanına denk bir davranıştı. shogunluk da bunun ve potansiyel sonuçlarının bilincindeydi ki olası bir yuan istilasına karşı çoktan hakata körfezinde çıkartma yapılabilme ihtimali olan yerlere sekirui denen iri taşlı surlar inşa ederek savunma hatları oluşturmaya başlamışlardı. yuan ordusu tarafından yıkılan hakozakigu tapınağı yeniden inşa edildi. 120 samuraydan oluşan bir gözlem birliği hakata körfezinde konuşlandırıldı. hatta hiçbir zaman hayata geçirilmemiş olmasına rağmen goryeo krallığı’na general shoni tsunesuke önderliğinde bir karşı saldırı yapılması bile gündeme getirildi. sonunda 1279 yılında, song hanedanlığı da yuan hanedanlığı tarafından dize getirildikten sonra kubilay bütün dikkatini japonya üzerinde yoğunlaştırdı. goryeo’ya 900 adet savaş gemisi inşa ettirmesi emri verildi. toplam 150 bin asker ve denizciden oluşan yeni işgal orduları toplandı.

yapılan plana göre 1281 yılı haziran ayında ıki adası üzerinde buluşan ordular hakata üzerinden japonya’ya çıkartma yapacaktı. ancak daha hiçbir şey başlamadan her şey ters gidiyordu. bazı gemiler gecikti, hakata sahillerindeki sekirui nedeniyle yuan askerleri karaya çıkmakta zorluk çekiyordu, samuraylar düman ordusunun büyüklüğünden çekinmek yerine daha gemilerinden inmeden üzerlerine hevesli bir şekilde hücum ediyorlardı ve beklenmedik bir anda aniden patlak veren ve tanrıların bir lütfu olarak görüldüğü için kamikaze (tanrı rüzgârı) adı verilen bir tayfun, yuan donanmasını denizin dibine gönderdi.


yuan ordusundaki 150 bin askerden yaklaşık 90 bin kadarı çok çabuk kaybedilmişti. samuraylar, zorla savaştırılan song askerleri hariç tayfundan sonra bulabildikleri tüm yuan askerlerini öldürmüşlerdi; song askerleri de yakalanıp köle yapıldı. kubilay bu yenilgi üzerine üçüncü bir sefer emri daha verdi, fakat bu kez kendi generallerinden ve vasallarından toplu bir direnişle karşılaştığı için japonya hayalinden tamamen vazgeçti. kubilay’dan sonra torunu temür han da 1295 yılında japonya’ya boyun eğmesini talep etmiş olsa da hiçbir zaman işgale cesaret edemedi.

Farkedmez 06 July 2019 09:10

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Bayağdır izlemiyordum dedim birde altyazılı izleyim eskiden dublaj izlerdim. Kaçırdığım noktaları birleştirdi, şimdi bunun kitabını da okumak icap etti :) Senaryo itibariyle Ezel'in ilham kaynağını anlamış bulunuyorum. Tabii o daha bi detaylı oluyor dizi olduğundan. Genç Albertı oynayan kişi tanıdık geliyordu baktım da bizim Supermanmiş :) Kaliteli bir film. Tekrar tekrar izlenebileceklerden.

Farkedmez 06 July 2019 09:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Gerçek Frankestein Operasyonuna Maruz Kalan Matthew Clysdale'in Tuhaf Hikayesi
Klasik Mary Shelley romanı Frankestein'a ilham veren ve zamanında epey yaygara koparan ünlü deney.


andrew ure, frankenstein ve elektroşok meselesi ufkunuzu açabilir
1751 yılında ingiltere, idam edilen katillerin organlarının deney için kullanmasına izin veren cinayet yasasını kabul etti. bu yasanın iki amacı vardı, birincisi dönemin anatomistlerinin elinde yeterli derecede ceset yoktu, ikincisi, ölümden sonra, vücut “parçalanmak” üzere anatomistlerin eline geçeceğinden , bu durumun bir nevi “ek ceza” olacağı düşünülüyordu.

1780 yılında italyan anatomi profesörü luigi galvani (günümüzde biyolojide halen yaygın olan) bir kurbağa deneyi yaptı. bu deney sonrasında ölü kurbağaya verilen elektrik akımlarının, kurbağanın bacağında ani kasılmalara yol açtığını kaydetmişti.


1818 yılında, sarhoşken 80 yaşındaki bir madenciyi öldüren matthew clysdale, idamından hemen sonra, galvani'den etkilenen iskoç kimyager andrew ure’nin masasında cansız ve sinir uçlarında 270 plakayla yatıyordu.

elektrik ile ilgili hiçbir tecrübesi olmayan andrew ure, glasgow üniversitesinde anatomi profesörü olan james jeffrey’nin asistanıydı.

glasgow polisi cesedi, asıldıktan sonra bir saat boyunca gevşetti, bu esnada ure (elektrik vereceği) pillerini seyreltilmiş nitrik ve sülfürik asit ile doldurmakla meşguldü. boyun, kalça ve topuklardaki insizyonlar, metal çubuklarla sarsılan farklı sinirleri açığa vurdu. ure, clysdale’in diyaframı aracılığı ile elektrik akımları gönderdiğinde, göğsünün inip çıktığını görmüş ve bu başarıyı “gerçekten harika” olarak yazmıştı.

“ölü”nün alnındaki ve kaslarındaki hareketleri, yüzündeki öfke, korku, acı ve mutluluk ifadelerini de kaydeden ure ve jefrrey’in deneyi yaklaşık bir saat kadar sürdü.

dönemin ingilteresinde halk bilimsel gelişmeleri takip ediyordu, ure ve jeffrey'in deneylerinin takipçilerden biri de frankenstein'ın yazarı mary shelley idi. 1816 yılında - kendisi de galvani'den etkilenmişti- tasarı olarak ortaya attığı frankestein’ı, ure’nin deneyi ile aynı sene, 1818 yılının kasım ayında yayınladı.

bu deney sonucunda clysdale canlanmadı, canlanmadığı gibi kamuoyu bir süre sonra ure ve jeffrey’i şeytani varlıklar olarak görmeye başladı. üstelik tüm deneyler “suçlu”lar üstünde yapıldığından, sonuçta hayata geri dönecek kişi de bir katildi. bu deneyler, halen günümüzde kullanılan defibrilasyon (elektroşok) ve resusitasyon (kalp masajı veya tıptaki adıyla cpr) yöntemlerinin önünü açtı ve gelişmesini sağladı.

o zamanın saygın ancak tuhaf bilimadamları, 200 yıldır okunan bir esere ve bugün birçok insanın hayatını kurtaracak teknolojinin gelişimine ön ayak olmuştur.

Farkedmez 06 July 2019 09:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Kapıcılar Kralı'yla İlgili Okuduktan Sonra Filme Olan Saygınızı Artıracak Bir Analiz
Kemal Sunal'ın başrolde olduğu 1976 yapımı Kapıcılar Kralı filminin geçtiği apartmandaki karakterler ve bu karakterlerin o apartmanda oturma sırası Türkiye'yi gerçekten de çok iyi bir şekilde yansıtıyor.

en üst katta tefeci-sermaye yani kapitalist oturur. kapıyı açması için güzel bir sebep lazımdır.



onun altında asker oturur ki kısa zamanda yönetimi ele geçirecektir. baskıcı yönetimi işçi sınıfına yeni çözümleri, fikirleri hayata geçirmesi için fırsat tanır.



onun altında seçilmiş yönetici oturur ki kısa zamanda baskılara dayanamayarak yönetimi seçimsiz devredecektir.



onun altında memur oturur ki yönetimle-çekişmeyle işi yoktur. tek derdi artan masrafları sineye çekip, geçimini sağlamaktır.



en altta işçi-köylü oturur ki şark kurnazıdır. çalışkanlığı, uyanıklığı ve cesareti ile kısa zamanda zengin olacaktır.



lakin ne kadına ne de eğitime saygısı vardır. varsa yoksa kazıklananacak adam, varsa yoksa karaborsadır.



film, türkiye'nin fotoğrafını mükemmel bir şekilde çekmiştir.


Farkedmez 06 July 2019 09:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


Tom Hanks yine üstadlığını konuşturuyor. Bir avukata adil yargılama için rus casusunu savunması teklif ediliyor ama kimse adil yargılanmasını istemiyor. Film gerçek hayattan alıntı olması ve dönemini iyi anlatması açısından izlenmeye değecek bir yapım olmuş. Siz ne kadar kararlıysanız o kadar iyi sonuçlar alırsınızın açıklaması olmuş. Bir de rus casusu oynayan kişi ready playe one da oynayan o oyunu yapan adamdı. Film boyunca aklıma takıldı sonuna doğru hatırladım. Konuşması çok akılda kalıcı :)

Farkedmez 06 July 2019 09:11

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Feyyaz'ın sahnesini çok izlemiştim dedim filmi de izleyim. Ali Atay iyi yönetmiş. Son yılların en iyi yerli filmlerinden olmuş. Kalite dediğin budur bence. Salt komedi yok işin içinde en azından. :) Devamı gelir umarım. Birde müzik seçimleri de güzel olmuş.

Farkedmez 06 July 2019 09:12

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

29 Ekimde iş olmamasına rağmen patron şirkette bizi dikince bir film izleyim dedimdi :) Çok dolu dolu bir film değil. Doyurucu da değil ama güzel bir yapım olmuş. Senaryo daha sağlam olabilirmiş ama bu da idare eder. O kadar büyük hayvan avlamaya kendini küçük hayvanlarda bile kanıtlamamış bir çocuğu götürmeleri bana kalsa saçmalıktı. Eskiden Atalarımız çocukları daha bebeyken eğitirmişler. Ama adam 16-18 yaşına gelmiş filmde ateş yakamıyor. Velhasıl film güzeldi :)

Farkedmez 06 July 2019 09:12

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Bu kadar eski filmleri izlemek adetim değildir. Hem yengemin faslı olması hemde filmin kalitesinin yıllardır anlatılmasından dolayı izledim ve hayran kaldım. Bu tür eski filmleri daha çok izlicem gibi.

Farkedmez 06 July 2019 09:12

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Alice Seeley Harris'in, Kızının Kesik El ve Ayağına Bakan Adamın Fotoğrafıyla Dünyayı Değiştirmesi
Zamanında kauçuk üretimi için Kongo'yu sömüren Belçika kralı II. Leopold'ün nasıl bir insanlık suçuna imza attığını ortaya çıkaran misyoner Alice Seeley Harris'in hikayesi, fotoğrafın nasıl bir güç olduğunun ilk defa anlaşıldığı hayret verici ve bir o kadar da üzücü bir öykü.

alice seeley harris, kurduğu sömürge imparatorluğuyla 10 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olan belçika kralı ikinci leopold'ün kongo'da yaptığı zulmü fotoğraflayarak bu insanlık suçunun tüm dünya tarafından öğrenilmesini sağlamış olan ingiliz misyonerdir.

alice harris'in dünyayı fotoğraflar aracılığıyla aydınlatması kitlesel iletişim ve medyanın gücünü ortaya koyan en çarpıcı örneklerdendir ve bir ilktir. ilk oluşuyla da dünyayı değiştirdiği söylenebilir.


alice harris 1870 somerset, ingiltere doğumlu. 1898'de john harris ile evlenir ve ardından birlikte misyoner olarak çalışacakları kongo'ya (congo free state) giderler
o dönem kauçuk görece yeni geliştirilmiş ve sanayinin gelişmesiyle müthiş talebi olan bir ürün. kongo ise milyarlarca kauçuk ağacını barındırmasıyla en büyük hammade sağlayıcı ülke konumunda. kauçuk ağaçlardan damla damla edinilen toplanması zahmetli bir madde. kongo'yu sömürgesi haline getirmiş olan leopold ii belçikası ise askerleriyle kongo yerlilerini köle gibi çalıştırmaktadır. çalıştırılan her yerli kendisine atanan günlük kotayı doldurmak zorundadır. kotayı doldurmayanın ölümle ya da işkenceyle karşı karşıya kalması işten bile değildir.

birgün alice harris'in bulunduğu yere elinde ağaç yapraklarına sarılı bir şeyle nsala isimli bir yerli gelir. nsala'nın elindeki yapraklar açıldığında içinden bir çocuğa ait kesik bir ayak ve bir el çıkar. o ayak ve el nsala'nın kızına aittir. anglo-belgian india rubber company (abir/abir congo company) bünyesinde yerlileri kontrol eden nöbetçiler nsala'nın köyüne saldırmış, eşini ve kızını az önce öldürmüştür. nsala bu zulmü anlatabilmek için alice'in yanına gelmiştir. bu korkunç tabloyu gören alice nsala'yı verandaya oturtur, önüne de kızının kesik ayağını ve elini koyar; ardından insanlık tarihinin en ünlü fotoğraflarından biri olacak olan o yürek parçalayan kareyi çeker.


dünyanın taşınabilir ilk fotoğraf makinelerinden biri olan kodak brownie'si ile alice harris, belçikalıların zulmünü belgeleyen onlarca fotoğraf çekmiştir. bu fotoğraflarda çocuk yetişkin demeden elleri ya da bacakları kesilmiş işkenceye uğramış onlarca kişi vardır. leopol ii'nin zulmü on beş yılda on milyondan fazla kongo yerlisinin canını almıştır. bacakları ya da kolları kesilenleri saymıyorum bile. ezcümle insanlık tarihinin en utanç verici, en acımasız dönemlerinden biridir alice harris'in tanık olduğu.


alice'in fotoğrafları dünyaya yayılır
the harris lantern slide show kampanyası ile avrupa ve abd'de duygu yüklü metinler eşliğinde insanlara ulaştırılan fotoğraflar dünya kamuoyunun ve politik çevrelerin dikkatini çekmeyi başarır. kongo'da olanlar bir şok etkisi yaratır. dünya çapında belki de ilk insan hakları kampanya ve girişimleri o dönem başlatılır.

ünlü yazar mark twain de kongo'da yaşananlara karşı harekete geçenlerdendir; twain bu konuda bildiriler kaleme alır o dönem. twain'in 1905'te basılan king leopold's soliloquy (soliloquy=monolog) isimli kitapçığı kongo'da ikinci leopold adına yapılanları konu edinir. kitapçık isminden de anlaşılabileceği üzere ikinci leopold'un ağzından yazılmış leopold'ün bir çeşit kendini "savunmasıdır". savunma derken aslında büyük yazar bu kitapçıkla leopold'ü sıkı bir şekilde eleştirmiştir. eleştirilenler arasında "congo free state"i ilk tanıyanlardan biri olan abd başkanı da vardır.


zira kitapçıkta şöyle cümleler vardır:

"they have told how i planned and prepared my establishment and selected my horde of officials -'pals' and 'pimps' of mine, 'unspeakable belgians' every one- and hoisted my flag, and 'took in' a president of the united states, and got him to be the first to recognize it and salute it."

kitapçıkta leopold'ün fotoğraf makinesinden de "rüşvet yemeyen kodak" (incorruptible kodak) diye bahsettiği yani rüşvet verip susturamadığı tek şey olarak bahsettiği görülür. bu sözler o dönem yeni bir teknoloji olan fotoğraf makinesinin dünyayı geri dönülmez bir şekilde nasıl değiştireceğinin kanıtıdır adeta. fotoğraf makinesi kitlesel iletişim aracı olarak medyayı ve dünyayı değiştirecekti.


alice harris 1970'te yüz yaşındayken hayata gerçek bir kahraman olarak veda eder
kendisi insanlık tarihinin en utanç verici faaliyetlerinden birini dünyaya duyurarak insanlığa büyük bir iyilik yapmıştır. henüz 20. yüzyılın başında çektiği fotoğraflarla ve sömürünün işkencenin katliamın boyutlarını duyurmak için ortaya koyduğu çabayla insan hakları mücadelesinin güçlenmesine ve yayılmasına büyük bir destek olmuştur. yeterince tanınmaması ise biz insanların ayıbıdır.


alice harris fotoğraf koleksiyonundan birkaç örnek

alice harris ve kongolu çocuklar


kongolu işkence mağduru çocuklar 1


Korkunç derecede sarsıcı bir fotoğrafla bitirelim
o belçika ki, 1960'lara kadar siyahları hayvanat bahçelerinde hayvan gibi sergilemiştir.


"Siyah bir kız, 1958'de Belçika'daki insan -hayvanat bahçesi- içerisinde sergileniyor. Beyazlar onu maymunmuşçasına muz ile beslemekte."
avrupa değerleri, azınlık hakları, özgürlük...

kongo barbar, belçika çok medeni, he!

Farkedmez 06 July 2019 09:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

1940 yapımı bir Charlie Chaplin filmi. İki rolde bulunuyor ve benzeri olduğundan filmin sonlarına doğru Hitlerin yerine geçiyor. Filmde ülke isimleri ve diktatör isimleri benzerleriyle değiştirilmiş. O zamanların şartıyla harika bir film çıkartılmış. Şimdi bazı hareketler bize abartı gelebilir ama böyle bir zulüm yapan diktatör ile böyle dalga geçilirdi. Harika sahneler vardı kesinlikle imdb puanını hak ediyor.

Farkedmez 06 July 2019 09:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali: Reinhard Heydrich
Reinhard Heydrich, Yahudilere karşı gerçekleştirdiği korkunç katliamlar ve planlarla Hitler'in bile gözünü korkutan bir isim olmuş. Özellikle Çekoslavakya'daki görevi boyunca uyguladığı politikalar, acımasızlığın varabileceği en uç noktalardan. Yaşamı kadar ölümüyle de Yahudilere zarar veren Heydrich uğruna, intikam amaçlı on binlerce Yahudi katledilmiş.

1904 yılında doğan heydrich 1,82 boyundaydı. zayıf uzun bir yüze, ince bir burna sahipti. dudakları gergin ve ince, çenesi sert ve kemikliydi ki bütün bu fiziksel özellikler o’nun tipik bir kuzeyli olduğunu göstermektedir.

aslında dörtte bir yahudi kanı taşıyan bu acımasız almanın tam bir ari tipine sahip olması kafasında oluşturduğu idealleri gerçekleştirmek adına büyük şanstı. kendi doğum yılına ait kayıtlar tahrif edilmiş olduğu halde, daha sonra büyükannesinin sarah adında yahudi bir kadın olduğu belirlenmiştir. buna rağmen heydrich’in tarihin gördüğü en insafsız ve en gaddar yahudi düşmanı olması kesinlikle korkunç bir tezattır.

eski bir bahriye subayı olan heydrich, alman deniz kuvvetleri’nden haysiyet divanı ile atılmasına rağmen hiç üzülmedi çünkü naziler arasında hızla ve kolaylıkla yükselebileceğini kestirebiliyordu. işine bağlı ve örgütleyici bir adam, zeki ve acımasız bir katildi. gün gelip oklar kendini gösterdiğinde, heydrich hitler’in çılgın imparatorluğu için bulunmaz bir nimet olacaktı.

kendisini ilk keşfeden himmler onu kendi hizmetine aldı ve kendisi ilk iş olarak gizli bir haber alma servisi kurmakla görevlendirildi
hitler’i bile korkutan sd böylelikle kurul
muş oldu. zaten daha sonra hangi konuma gelecek olursa olsun sd’yi hiç bırakmayacaktı.

insan hamuruyla yoğrulmamış olan bu cani işkence ve şantajı, günlük sıradan bir iş haline getirmişti. 1934’de partinin sosyalist kanadını oluşturan ernst roehm ve ekibinin öldürüldüğü gece himmler ve goering ile birlikte kurbanların listesini hazırlamıştı.

himmler’in yardımcısı olarak sivrildiğinde, gestapo, gizli polis, arşivler ve istihbarat, kısaca rsha olarak bilinen tüm polis örgütü, terör örgütü de denebilir, himmler’in sağ kolu olarak o’nun emrindeydi, ki 6.000.000 yahudi’nin yok edilmesini sağlayan da bu örgüttü.

ancak tutkularını saklamayı çok iyi bilen heydrich’in acelesi yoktu. nazi yöneticilerin en gençlerinden olmakla beraber, en çok korkulanlarından biriydi. buna rağmen heydrich şeflerinin gerisinde sıra beklemeyi daima bilmişti.

uzun yıllar boyu emrinde çalışan ve ileride alman gizli polisi’nin şefliğine getirilecek olan walter schellenburg’un ifadesiyle, reinhard heydrich nazi rejiminin ekseni ve siyaset adamlarının gerçek efendisiydi.

hatta kendisinden “demir yürekli adam” diye söz eden hitler ve bir üst şefi olan himmler’i bile zaman zaman ürküttüğü bilinmekteydi.

bunlara rağmen reinhard heydrich nazi imparatorluğu’nun kaos ve korku dolu dünyasında bulunduğu süre içerisinde gönencinin doruğuna 1941 yılının eylül ayında ulaştı.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...1484463064.jpg
Adolf Hitler ve sağ tarafında Reinhard Heydrich

1939’da almanlarca işgal edilen çekoslovakya alman reich’ine karşı uzak duruyor ve nazi’lerle işbirliğine pek yanaşmıyordu. ülkede üretim seviyesi düşüktü, asayiş bir türlü sağlanamamıştı. hatta öğrenciler protesto yürüyüşlerinde bulunmaya bile cüret edebiliyorlardı. kukla hükümet ise bu olayları bir türlü dizginleyemiyor ve eli kolu bağlı kalıyordu. kısacası çekoslovakya kendisinden beklenildiği gibi bir uydu devlet olmuyordu.

bunun üzerine reichprotektör baron von neurath bozulan sağlığını gerekçe göstererek 27 eylül 1941’de istifa ettiğinde yerine, bohemya ve moravya protektörülüğüne reinhard heydrich getirildi. misyonu asi çekoslovakya’yı nazi dünyasının içine çekmekti.


heydrich göreve gelir gelmez kıyıcı yüzünü çeklere göstermekten hiç çekinmedi
kendisine sunulan listedeki, reich ile işbirliği yapmayı reddeden ve hapiste olan asker – sivil çek ileri gelenlerinin idam edilmesini emrederek işe başladı. daha da korkuncu ölülerin küllerini kutulara koydurdu ve üzerlerine infaz tarihi ve saatini yazdırarak ailelerine gönderdi. heydrich bu arada prag kasabı unvanını alıyor ve bu ismi hak etmek için elinden geleni ardına koymuyordu. yeni idam listeleri hazırlanıyor ve infazlar sürüyordu.

baskı ile direnenleri sindirmeyi başardıktan sonra işbirliği için insanlara teşvikler ve şirinlikler sunmaya başladı. üretimi artırmayı kafasına koyan heydrich işe tamamen maddi yolarla çözüm bulmaya kararlıydı. işçilere biraz daha fazla ter dökmeleri karşılığında daha iyi ücret ve daha iyi beslenme vaat ederek işe başladı. hatta bununla da yetinmeyerek, başarılı işçilere zamanında çek zengin ve aristokratlarının tatillerini geçirdiği otellerde aileleri ile tatil imkanı sunacağını söyledi. böylelikle 1 ay gibi kısa bir sürede özellikle savaş araç gereçleri üreten fabrikalarda büyük üretim artışları görülmeye başlandı.

bu arada heydrich’in gelişinden son derece memnun olan kukla hükümet elinden gelen tümü imkanları seferber ediyordu. prag radyosu’ndan her gün şu tip haberleri duymak mümkündü:

heydrich işçilerin dostu! heydrich ve eşi bu akşam prag’da yapılacak bir mozart festivaline katılacaklar. heydrich’e gelen sadakat mektuplarından bazıları vs. vs.


bunlarla beraber heydrich asıl bombayı ağzından çıkardı
çekoslavakya alman reich’i içinde bir otonomiyi hak ediyordu. bu kısaca şu demekti, eğer çekler uslu dururlarsa almanya’ya bağlı olmak kaydıyla kendi özerk yönetimlerine sahip olacaklardı, kendi ordularına sahip olacaklardı tabii ki almanya adına cepheye sürülmek kaydıyla.

böylece çekler direnmezlerse dost bir el altında özgürce yaşayacaklarını düşünerek günbegün nazilerin tarafına kaymaya başladılar. tabii ki sırtlarında okşayarak gezinen el, gerektiğinde gırtlaklarını sıkmaktan çekinmeyecekti.

bu gelişmeler üzerine müttefikler ve ingiltere’de yaşayan sürgünde çek ordusu’nun üst düzey komutanları, ki bu subay ve gönüllü askerler 1939’da fransa’da kurulan yeni çek ordusu’nu oluşturuyorlardı, ülkelerinin daha fazla direnemeyeceklerini anladıklarında tek bir şeye karar verdiler: heydrich ortadan kaldırılmalıydı.

bu nedenle biri slovak diğeri moravyalı iki çek paraşütçüsü jan kubis ve josef gabchik görevlendirilerek çekoslavakya’ya indirildi.

hayatının bütün kısmını oluşturan şantaj ve entrikalara alışkın olan heydrich her an tetik duruyor ve aşılması çok zor, sağlam güvenlik tedbirleri ile kendini korumayı biliyordu. buna rağmen ss’ler kendilerine fazlaca güveniyor, çekoslovakya’da bırakın kendilerine saldıracak, yüce şeflerinden birini öldürmeye teşebbüs edecek birilerinin bulunabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.

işte böyle bir ortamda 27 mayıs 1942 günü reinhard heydrich prag’daki kıtasından havalanacak uçakla berlin’e führer’i ile buluşmaya gitmek üzere, prag’a 20 km uzaklıkta bir köyde bulunan şatosundan ayrıldı.

yola çıkmadan önce 10 yıllık eşi inga heydrich ile vedalaştı. inga heydrich uzun boylu, güzel, şahane bir sarışındı. tutkulu ss subayları için iyi ailelerden ve ari soydan gelen kadınlarla mutlu evlilikler yapmaları şarttı.

her ne kadar haysiyet divanı ile ordudan atılacak kadar hovarda da olsa halk heydrich’lerin mutlu bir evliliği paylaştığını düşünüyordu. tıpkı aile dostlarının heydrich gibi bir caniyi bir müzisyen olarak düşünmeleri gibi. evet reinhard heydrich iyi bir violonistti. ara sıra müzisyen arkadaşları ile bir araya gelerek oda müziği yapmaya bayılırdı. tarihin gördüğü en büyük katillerden biri olmasının yanı sıra bu ikili kişiliği ile de psikiyatrlar için de eşsiz bir numuneydi.

işte 27 mayıs günü şatosundan ayrılan heydrich, jan kubis ve josef gabchik’in saldırısına uğradı ve aracına atılan el bombasının yakınında patlaması sonucu yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...2538366289.jpg
Reinhard Heydrich'in yaralandığı araba

aynı gün çekoslovakya’ya gelen reich’in en ünlü doktorlarının özenli tedavilerine rağmen 4 haziran 1942 günü reinhard heydrich öldü. patlama esnasında etrafa saçılarak dalak, göğüs ve diyafram bölgesinden vücuduna giren bitki lifleri, metal ve kumaş parçacıkları prag kasabı’nın vücudunda onulmaz yaralar açmıştı ve bu yaralar o’nun hastaneye yattığı 27 mayıs’tan 4 haziran’a kadar kendi kurbanları gibi inim inim inleyerek ölmesine neden olmuştur. ne mutlu ki, uzmanlık alanı olan işkence, şantaj, zulüm, entrika ve her türlü pislik her yaraya merhem olmamaktadır.


heydrich’in ölümüyle ss’ler kana susamış ve suikastla ilgisi olsun olmasın binlerce kişiyi asmış veya kurşuna dizmiştir
kukla çek hükümeti son noktasına kadar alçalarak bir limana reinhard heydrich adını vermiştir. hatta eğitim bakanı ölümler ve infazlar hakkında prag radyosu’ndan şu demeci vermiştir:

“yabancı ajanlar tarafından işlenen cinayet, ulusal varlığımızı tehlikeye atmıştır. tabii ki 7.000.000 çekoslovak ahalisinin kurtulması için 7.000 kişinin ölmesi adildir. “

bu demeçlerin ardından lidice adlı bir çek köyü suikasti desteklediği gerekçesiyle haritadan silinmiştir. öyle ki köy basılmış, erkekler anında kurşuna dizilmiş, kadınlar ve çocuklar toplama kampına gönderilmiş, binalar, evler dozerlerle yıkılmıştır. hatta gece vardiyasından dönen işçiler beklenmiş, köye adım attıkları anda kurşuna dizilmişlerdir, ormana kaçan bir işçinin başına ödül konulmuş yakalanıp öldürülmüştür. hastanede tedavi görmekte olan son lidice'li ise ekim ayında taburcu olur olmaz vurularak öldürülmüştür.


heydrich’i öldüren çek suikastçiler jan kubis ve josef gabhcik ise kendileri gibi ingiltere’den gelen beş paraşütçü ile birlikte prag’da bir kilisede saklanırken 18 haziran günü şafağında, ss’ler tarafından kuşatma altına alınmıştır. çek tarihinin en büyük yiğitliğini gösteren bu gençler direnerek ölü ele geçirilmişlerdir. ne acıdır ki sadece biri el bombası ile öldürülebilmiş, diğerleri cephanelerinin son kurşunlarını şakaklarına sıkmışlardır.

Farkedmez 06 July 2019 09:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Londralılara Uzun Yıllar Boyunca Türlü Rezillik Yaşatan Bozuk Kanalizasyon Sistemi
Şimdilerde güzelliğiyle birçok kişiyi cezbeden Londra, bir zamanlar kokudan ve pislikten yaşanamayacak durumdaymış.


foseptik sistemi uzun süre çalışmayan bir şehirdir londra. ingilizce kanalizasyon (sewer) kelimesi "seaward" manasına gelmektedir. o zamanlarki londra'nın kanalizasyon sistemi thames nehrine doğru eğimli bir şekilde giden açık kanallardan ibaretti (dolayısı ile denize doğru akan). bu kanallar devamlı olarak pislik vs. ile tıkanır ve açık oldukları için her yeri bok basardı. bütün şehir iğrenç kokardı o zamanlar.

bu yüzden 1500'lerin sonlarında 8. henry, "herkes kendi evinden geçen kanalizasyonun temizliğinden sorumlu olacak ulan" diye bir fetva yayınladı ve bu kanunu uygulasın diye de bir komisyon kurdu (comission of sewers). ama komisyona bir ödenek bağlamadığı için komisyon bir türlü çalışmadı. 1622'de bu kanuna uymayanlara ceza kesip de kendi parasını kazanmayı akıl edene dek tabii, ondan sonra da canavar gibi çalışmaya başladılar. komisyonun her gün yaptığı bütün aktiviteler yazılı olarak tutulmuştur, bu yüzden taa o zamanlardan kalan bokların hesabını verebilir ingilizler. bu kayıtlar 250 yıllık bir insanlık sefaletini ortaya koymaktadır.


18. yy'a gelindiğinde londra'da her evin altında bir foseptik tankı bulunmaktaydı (çukur mahiyetinde). en güzel malikanede bile evin içerisinde inanılmaz bir bok kokusu hakimdi. evlerdeki kokular geçsin diye türlü şaklabanlık yapan londralılar sayesinde evlerin içerisindeki bok kokusu, sokaklardaki at pisliği ve çöp kokusundan daha da kötü bir hal almıştı. burunları bu fena kokulara alışan londralılar için asıl tehlike ise geceleri şehre çöken kömür dumanı ve endüstriyel mekanlardan çıkan sülfür gazından oluşan "gece havası" (night air) idi. gece güneş battıktan sonra millet camini penceresini hava geçirmeyecek bir şekilde kapatırdı bu melun şehirde. keza o zamanlar bütün aile fertlerinin ya da sokakta yürüyenlerin esrarengiz bir şekilde sabaha havasızlıktan boğulmuş olarak bulunmaları çok sık karşılaşılan durumlardı. ölümlerin ve sakat kalmaların büyük çoğunluğu hidrojen sülfat solumaktan veya oksijensizlikten ya da metan solumaktan gelmekteydi yine bu zamanlarda londinium'da.

pek çok evde "gece toprağı" (night soil) adı verilen ve sabaha karşı bahçeden toplanan toprak, gübre olarak satılır ve para ederdi. evlerin altındaki bu foseptik çukurları devamlı olarak temizlenmek durumundaydı ve bu temizlikte genelde çocuklar kullanılırdı çünkü dar ve sıkışmış aralıklardan geçip elleri ile pislikleri temizlemek zorundaydılar. 12 ocak 1849 tarihli bu kanalizasyon komisyonunda tutulan bir kayıtta şu satırlar yer almaktadır "... havadaki koku tasvir edilemeyecek bir korkunçluktaydı. hava o kadar kötüydü ki patlamalar ve karbonik asit oranı inanılmazdı. neredeyse bütün bir grup temizlikçiyi karbonik asit zehirlenmesinde kaybediyorduk. grubun son elemanı sırt üstü kendini kaybetmiş bir şekilde, iki ayak (~50 cm) bokun içerisinden sürüklenerek çıkartılabildi ancak ...".


bu tip olaylar yüzünden kanalizasyon komisyonu bir genelge yayınladı ve şöyle dedi: "bundan sonra içerisine yetişkin bir adamın giremeyeceği kadar küçük foseptik çukuru açmayacaksınız kardeşim". ve londra işte böyle bir şehirdi. sonra harry potter geldi.

Farkedmez 06 July 2019 09:13

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
1952'de Londra'da 12 Bin Kişinin Ölümüne Yol Açan Korkunç Doğa Olayı: Öldüren Sis
Dünya tarihinin gördüğü en büyük felaketlerden biri.


literature the killer fog olarak gecmistir.

bahsi gecen yilda londra’da oturanlar ısınmak icin her zamankinden daha fazla miktarda komur yakmisti. yine ayni donemde elektrikli tramvaylar kaldirilmis, yerine benzin ve mazotla calisan binlerce otobus alinmisti. butun bunlara ruzgar akisinin azligi da eklenince ciddi bir hava kirliligi meydana geldi.


sehrin ustunu dumanlı sis bulutu kapladi ve bir haftadan fazla kaldi. yuksek ozon seviyesi kalp atislarında duzensizliklere sebep oldu; nefes alma guclugu yuzunden pek cok kisi hastanelere basvurdu.

ilk gun 135 olan olu sayisi ikinci gun 500’e cikti. ve uc hafta boyunca gunluk olu sayisi 200 kisinin altina dusmedi.


ingiliz hukumeti baslangicta olumlerin kirlilik yuzunden meydana geldiğini kabul etmek istemedi; ancak halkin baskisi ve bilimsel delillerin ortaya cikmasi sonucu hava kirliligi konusunda ciddi onlemler almak zorunda kaldi.

bu olay tum dunyanin hava kirliligine bakis acisini degistirdi. o gune kadar insanlar hava kirliligi ile oyle ya da boyle yasamaya alismis ve kabullenmisti.


Farkedmez 06 July 2019 09:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Uçuş Ekibinin İnanılmaz Hatasıyla Meydana Gelen 19 Eylül 1976 Isparta Uçak Kazası
19 Eylül 1976'da THY'nin İstanbul - Antalya seferini yapmakta olan Boeing 727 tipi "Antalya" yolcu uçağı, Isparta'da düştü. 154 kişinin hayatını kaybettiği feci kaza nasıl meydana geldi?


takvimler, 19 eylül 1976'yı göstermekte
thy’nin, tc-jbh çağrı kodlu, filoya katılalı daha henüz iki senesi dolmamış, yakışıklı boeing 727/2f2, antalya tayyaresi, yeşilköy havaalanı, eski terminal binası üzerindeki uçuş kulesinin tam önünde park halinde istanbul-antalya seferine hazırlanmakta, saatler gece 22.45 sıralarını göstermektedir.

tesadüf ya; o yıllarda yeşilköy kulede görev yapan hava trafikçi yakın akrabam, korhan akşit de o gece kulede nöbetçi ve nöbetini tamamlamak üzeredir. rahmetli celal topçuoğlu kaptan, korhan abinin kulede nöbetçi olduğunu fark eder etmez, yakın dostlukları münasebetiyle, “ korhan, hadi gel, seninle bir antalya yapıp dönelim,” der ve korhan’ı, kokpite davet eder. korhan, aldığı bu davet üzerine nöbeti arkadaşına devrederek, kule merdivenlerini dörder beşer, atlayıp koşar adımlarla aşağıya inerek park halindeki tayyareye geçer ve doğruca kokpite yönelir. yönelmeye, yönelir ama, birde ne görsün? kokpit’teki misafir koltuğunda bir şahıs oturmaktadır. merhabalaşma ve kısa süren diyaloğun ardından bu kişinin, yeşilköy dış hatlar terminalinde görevli bir gümrük muayene memuru olduğu anlaşılır. korhan, her ne kadar kaptanın misafiri olduğunu, birlikte antalya’ya gideceklerini söylese de muayene memuru, antalya havaalanı, dış hatlar terminalindeki gümrüklü yolcularda yığılma olması nedeniyle geçici görevle acil olarak antalya’ya çağırıldığını, yolcu kabininin full dolu olması nedeniyle oturacak yer bulamadığı ve başka bir alternatifi olmadığı için kokpite girdiğini söyler. bunun üzerine korhan, yapacak bir şey olmadığını anlayıp kokpitten çıkarak tayyareyi ön kapıdan tam terk etmeye hazırlandığı sırada, rahmetli topçuoğlu kaptan ile karşılaşır uçağın merdivenlerinde.

topçuoğlu kaptan sorar, “ hayırdır nereye gidiyorsun korhan?..” diye. korhan abi, bu soru üzerine, içeride oturacak yer olmadığını, kokpitte, acil antalya’ya gitmek durumunda olan bir gümrük muayene memurunun oturduğunu söyler. rahmetli topçuoğlu kaptan, bu cevap karşısında hiddetlenir ve “kimmiş o, kime sormuşlar, kimden müsaade almışlar da kokpite girmişler?..” diyerek, hemen korhan’ın koluna girer ve tekrar tayyareye sokar. birlikte kokpite geçerler, akabinde de kaptan, kokpitteki muayene memurunu emrivaki ve usulsüz bu davranışından dolayı azarlar… ancak zavallı muayene memuru, ecelin kapısını çalmakta olduğunun farkında olmadan, aynı mazereti yineler topçuoğlu kaptana. aslında korhan abi hariç, hiç kimse farkında değildir, o pazar gününün ürpertici gece karanlığında ölüm yolculuğuna çıkıldığının. topçuoğlu kaptan, her ne kadar söylense de o da anlamıştır artık yapılacak bir şey olmadığını ve istemeye istemeye rıza göstermiştir bu davetsiz misafirin onlarla birlikte ömrünün sonuna doğru ecele uçmasına… son olarak, rahmetli topçuoğlu kaptan, korhan’a dönerek, “ söz sana, bir dahaki sefere seni avrupa’ya götüreceğim, hadi çık yukarıya, bizi sen kaldır,” der ve orada vedalaşırlar. o geceki görüşmede son görüşmeleri olur zaten. korhan, kaptanın bu ricasını derhal yerine getirir ve tekrar kuleye çıkarak tayyareye kalkış müsaadesini verir. kalkış müsaadesi alan tc-jbh,(tango, charlie - julliet, bravo, hotel) uçuşla ilgili tüm prosedürleri tamamlayarak kalkış için yeşilköy rwy 06-24’e (sıfıraltı-ikidört pisti) yönelir ve kalkışını tamamlayarak gözden kaybolur.

buraya kadarki kısım, hikayenin birinci bölümüydü.


gelelim ikinci ve son bölüme
korhan abinin anlattığına göre, kalkış sonrası, topçuğlu kaptan ile tayyarenin frekanstan çıktığı, yalova’ya kadar ara, ara sohbet etmişler. orta yaşta olanlar iyi hatırlar; 70’li yıllardaki trt döneminde televizyonda bir boya reklamı vardı, “merbolin boyacının aşkı,” diye. bu reklamda, balıkçı teknesi içinde rol alan ve reklam müziğine eşlik edip şarkı söyleyen manken de, rahmetli topçuoğlu kaptanın kızıdır… o gece kalkıştan sonraki sohbette kaptan, kızının manken olması, televizyon reklamlarında oynamasından hoşnut olmadığı, ama kızına bir türlü söz geçiremediğinden yakınmıştır korhan’a, kızımla başım dertte diyerek… bu ayrıntıyı da, anlatmadan geçmek istemedim.

neyse, biz tekrar işin uçuş faslına dönelim. o gece uçağı, antalya’da teslim alacak bir de görevsiz pas ekip bulunmaktadır tayyarede. pas ekipteki kaptanlar ve uçuş mühendisi, (boeing 707,727 ve dc-10’larda pilotlara ilaveten birde uçuş mühendisi bulunurdu kokpitte.) haliyle topçuoğlu kaptanın arkadaşları olduğu için kalkıştan bir süre sonra kaptan, idareyi mesul kaptan sacit soğangöz’e, yani ikinci kaptana (f/o) bırakıp, (o yıllarda ikinci kaptanlara mesul kaptan denilirdi.) kısa bir süreliğine arkadaşlarının yanına, arka tarafa geçer. işte ne olduysa, bu dakikalardan itibaren olanlar olmaya, ecel ağlarını örmeye başlar... yerel saatle 23.11’de, yani kalkıştan tam 26 dakika sonra soğangöz kaptan, çok enteresan ve anlaşılamayan bir sebeple, daha henüz isparta semalarındayken antalya kuleyle temasa geçerek, antalya pist ışıklarını gördüğünü rapor edip, rwy 36 pist için direk yaklaşma talebinde bulunur ve akabinde de kulenin izni olmadan alışkanlık sonucu alçalmayı başlatır.

antalya kule, “ nereye alçalıyorsunuz? daha ….. dakikalık yolunuz var, sizi radarda da çıplak gözle de göremiyoruz bu bölgede!..” diyerek müdahalede bulunsa da. soğangöz kaptan, esenboğa da dahil olmak üzere, antalya kulenin tüm uyarı ve müdahalelerini, cvr, (cocpit voice recorder) / kara kutu kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, “size mi inanayım, gözüme mi?..” diyerek dikkate almayıp, kuleyi de bir güzel fırçalayarak kendisini, mürettebatını ve yolcularını ölüme götüren dönüşü olmayan yoldaki tehlikeli alçalışına ısrarla devam eder. yolu ısparta’dan geçenler iyi bilir, ısparta’da bulunan askeri birliğin hemen yanında, 4.000 metre uzunluğunda bir bulvar bulunmaktadır. bulvar, sağlı sollu, düzenli bir biçimde aydınlatıldığı ve hava yoluyla ısparta’ya yaklaşırken üzerinden geçildiği için, 4 km uzunluğundaki ısparta bulvarı’nın ışıklarını soğangöz kaptan, uzaktan pist ışıkları olarak algılamış ve güllü mahallesi üzerine 150 metre irtifaya kadar tehlikeli alçalışına devam etmiştir.

bu sırada yolcu kabininde bulunan ve erken alçalmayı fark eden topçuoğlu kaptan, derhal kokpite geçip duruma müdahale etse de karayoluna inildiği (cvr: “aaaaa, pistte kamyonlar, arabalar var!..) ve dağlar fark edildiğinde artık çok geç kalınmıştır. topçuğlu kaptanın acil tırmanışa geçip irtifa kazanmak için pratt & whitney jt8d-15 motorlara yırtarcasına verdiği tam takat, tayyarenin kargo, yolcu ve yakıt yükünün full seviyede olmasından dolayı işe yaramamış ve tayyare, içine girdiği vadinin sağ yamacına, sağ kanadından çarparak, çarpmanın şiddetiyle, vadinin sol tarafına doğru fırlayıp, karatepe olarak bilinen dağa çarparak parçalanmış ve talihsiz kazada 8’i mürettebat olmak üzere 154 kişi, feci şekilde hayatını kaybetmiştir.

bu kaza, ifr (instrument flight rules), yani alet uçuşu yapan boeing 727, thy tayyaresinin, aynı şartlarda devam etmesi gerekirken görevli uçuş ekibinin inanılmaz hatasıyla, vfr (visual flight rules) şartlarda, görerek devam etmesi ve yaklaşması sonucunda meydana gelmiştir. antalya havalimanı’na rwy36 (üç-altı pisti) yaklaşımı, dağları geçer geçmez, alçalmayı gerektiren ve çok az kullanılan bir şekildir. rwy32’nin bitiminde başlayan karanlık deniz ile ısparta şehrinin hemen arkasında başlayan karanlık dağ yapısı kanımca pilotu/pilotları yanılgıya sürüklemiş , ısparta şehrinin hemen arkasındaki karanlığın önündeki ışıklar ise rwy36 pist ışıkları olarak algılanmıştır. kazaya uçuş aletlerinin pilotu/pilotları yanıltan katkıları ya da pilotun/pilotların tayyareyi farklı bir vor’a (veryhigh omnidirectional range) yanlışlıkla bağlamış olmaları da etken olmuş olabilir tabii ki. bu da ayrı bir araştırma sebebidir…

yazar: firuz altıngöz

Farkedmez 06 July 2019 09:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Denzel Washington kaliteli bir aktör. Filmlerini genelde beğenirim burada güzel iş çıkarmış. Filmde böyle bir polis nasıl olur ? Herhalde ilerleyen sahnelerde iyiye gidecek diye düşünüyor insan. E sonunun böyle aksiyonlu olacağını tahmin etmemiştim. Harika bir filmdi. Denzel Washington'un harika oyunculuğuyla. Diğer polis yakışmamış bu filme ama olsun.

Farkedmez 06 July 2019 09:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Çok uzun zaman oldu izlememiştim. İlk defa alt yazılı izledim birde. Keyifliydi. Özellikle zenci garsona gelecekte belediye başkanı olacağını söylediği sahne etkileyiciydi. Filmin başlarında ilerleyen bölümlerde işe yarayacak ipucu bırakıyorlar. Normalde filmlerde daha az olurdu ama burada daha fazlaca yapmışlar. Annesi ile neredeyse işi pişirecek olması da harbi enteresan bir sahnelerdi. İzlemeyen yoktur herhalde ama efsaneyi izlemek gerek :)

Farkedmez 06 July 2019 09:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Animasyonları çok sık izlemem ama izlediğim zamanda çok hayran kalırım. Eğlenceli ve güldürücü oluyorlar. Çizgi filmlerden gördüğümüz kadarıyla hiç bir şey imkansız değildir. Onun için bundaki mantık hatasını eleştirmeye ve bahsetmeye lüzum görmüyorum. Herkes yemek elbette yapabilir!

Farkedmez 06 July 2019 09:14

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Marvel'ın Gerçek Hayattaki Süper Kahramanı Stan Lee, 95 Yaşında Hayata Gözlerini Yumdu

Örümcek Adam, X-Men, Thor, Demir Adam, Kara Panter ve The Fantastic Four gibi karakterlerin yaratıcısı ve sorumlusu, editör ve yayıncı Stan Lee hayatını kaybetti.
Marvel Comics'in efsanevi yazarı, editörü ve yayıncısı olan ve fantastik karakterleri seven milyonlarca insanın gerçek hayattaki süper kahramanı Stan Lee, 95 yaşında hayata veda etti.

1939'da iş hayatına başlayan ve Kara Panter, Örümcek Adam, X-Men, Mighty Thor, Demir Adam, The Fantastic Four, The Incredible Hulk, Daredevil, Ant-Man ve diğer karakterleri yaratan Lee, bugün Los Angeles'taki Cedars-Sinai Tıp Merkezi'nde yaşamını yitirdi.

Lee'nin son birkaç yılı biraz çalkantılı geçti. Temmuz 2017'de 69 yaşında vefat eden karısı Joan'ın ölümünden sonra Lee, 2001 yılında film, TV ve video oyun özellikleri geliştirmek için kurduğu bir şirket olan POW!'un yöneticilerine 1 milyar dolarlık dolandırma suçu için dava açtı. Ayrıca çalışmalarını yürüttüğü eski iş idarecisine de dava açarak çalışmalarını kısıtladı. Ve Haziran 2018'de, Los Angeles Polis Departmanı'nın kendisine yönelik büyük taciz raporlarını araştırdığı ortaya çıktı.

Jack Kirby, Steve Ditko ve diğer yazarlarla iş birliği yapan Lee, Marvel'ı küçük bir girişimden, dünyanın bir numaralı çizgi romanı ve daha sonra da lider multimedya devi haline getirdi. 2009 yılında, Walt Disney Co., 4 milyar dolar karşılığında Marvel Entertainment'ı satın alarak dünyanın en çok izlenen süper kahramanlarını bünyesine kattı.


Manhattan doğumlu Lee, Marvel'ın dizilerinin ve gazete serilerinin çoğunun sanat yönetmenliğini ve editörlüğünü yaptı. Ayrıca, “Excelsior!” İmzasıyla aylık çizgi romanlar yayınladı. Lee, sanatçı-yazar Kirby ile The Fantastic Four, Hulk, Iron Man, Thor, Silver Surfer ve X-Men filmlerinde birlikte çalıştı ve sanatçı-yazar Ditko ile, Örümcek Adam ve Doktor Strange efsanelerini yarattı. Fakat bu tür iş birliklikleri yapmak bazı sorunları da beraberinde getirdi. Lee ve Ditko'nun acımasız kavgalar ettiği ve her ikisinin de Örümcek Adam filmleri ve TV şovları için kredi anlaşmazlıkları yaşadığı ortaya çıktı.

Lee, 1998'de İnternet tabanlı Stan Lee Media'yı kurdu ve süper kahraman oluşturma, üretim ve pazarlama stüdyosunu bir yıl sonra halka açtı. Ancak araştırmacılar, ortakları tarafından yasa dışı stok manipülasyonu ortaya çıkardıklarında, şirket 2001 yılında iflas koruması istedi. 2002 yılında kendi otobiyografi kitabını yayınlayan Lee, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Geriye ise milyonlarca kişi tarafından benimsenen süper kahramanları bıraktı.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:06.

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.