ForumDenizi.Com

ForumDenizi.Com (https://www.forumdenizi.com/)
-   Üye Günlüğü (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/)
-   -   Börü Tonga'nın Otağı (https://www.forumdenizi.com/uye-gunlugu/18225-boru-tonganin-otagi.html)

Farkedmez 06 July 2019 09:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Bu filmin bir ve üçüncüsünü (üçüncüyü az çok) hatırlıyorum da bu ikinciyi hatırlamıyordum. Zevkliydi. Olaylar silsilesini iyi yapmışlar. Birbiri ardına dizi gibi çekilmesi de harika olmuş. Üçüncüyü de başka zamana bırakayım öyle izlerim :)

Farkedmez 06 July 2019 09:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Harry Potter Evreninin Adamlık Müessesesi Remus Lupin'in Kurtadam Olma Hikayesi
Lupin'i Harry Potter serisinde genel olarak James Potter'ın arkadaşı ve Harry'nin üçüncü sınıftaki Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocası olarak biliyoruz ancak babası ve kurtadam olma hikayesi de oldukça trajikmiş. Ek olarak Rowling bu karakteri, bayağı güzel bir amaçla yazmış.


rowling'in karakteri yaratırkenki motivasyonu gerçekten takdire şayan
rowling lupin'i yazarken hiv/aidsle yaşayanların maruz kaldıkları ayrımcılık ve stigmadan ve toplum eliyle zorla itildikleri yalnızlık ve dışlanan olma halinden etkilendiğini söylüyor. tıpkı bir hiv+ gibi lupin de dışlanma korkusuyla tıbbi durumunu (harry potter evreninde likantrofi bir çeşit enfeksiyon gibi tarif ediliyor) gizlemek, iş bulamadığından yeteneklerinin çok çok altında işlerde çalışmak zorunda kalıyor. dahası, kurtboğan iksiri gibi bir tedavi yöntemi keşfedildiğinde, tıpkı antiviraller ilk keşfedildiğinde hiv pozitiflere olduğu gibi tedavi masraflarını karşılayamıyor bile. öte yandan kendine şans verildiğinde bütün öğrencilerin sevdiği bir öğretmen olabiliyor. durumu ortaya çıktığında ise toplum, başarısını ve yeteneklerini göz ardı edip onu istifaya zorluyor. en güzeliyse karşısına konan fenrir greybeck gibi bir psikopatla insanların karakterlerinin tıbbi durumla alakalı olmadığı, bir kurtadamın da tıpkı herkesin, tıpkı hiv pozitiflerin de olduğu gibi, iyi ya da kötü olabileceğini gösteriyor.


lupin'in kurtadam oluşunun öyküsüne dönersek
baba lupin, dünya çapında tanınan bir sihirli yaratıklar uzmanıdır. voldemort'un yükselişte olduğu ve adam topladığı dönemde sihir bakanlığı büyülü yaratık ve varlıkların politik duruşlarını öğrenmek ister ve uzmanların görüşlerine başvurur. bu sırada öldürülen iki muggle çocuğu konusunda greybeck'in ifadesi alınması söz konusu olur. ifade alınırken lupin de hazır bulunacaktır. greybeck'in lupin'e hakaret etmesi üzerine baba lupin bütün kurtadamların canavar olduğunu ve öldürülmesi gerektiğini söyler. bu kendi görüşleri değil toplumun genel görüşüdür; ancak bunu sinirle söylemiştir. daha sonra greybeck duruşma salonundan kaçar ve lupin'in söylediklerini diğer kurtadamlara bildirir. birkaç gece sonra da o sırada beş yaşlarında olan remus'u ısırarak babasına verebileceği en ağır cezayı verir.


babası ömrünün geri kalanında sözlerinden pişman olur ve uzun yıllar oğluna bunu anlatamaz. aile remus'un durumunu gizlemek için kaçak göçek bir hayat yaşamaya başlar. hogwarts'a gelene kadar remus'un hiç arkadaşı olmaz. daha sonra da arkadaşlarını teker teker kaybedecek, tam evlenip baba olduğundaysa öldürülecektir.

remus'un acıklı hayatının en kötü yanıysa karısı tonks ile birlikte harry potter evreninin en sikindirik ölümüne kurban gitmeleridir. oldukça önemli bu karakterlerin off-screen öldürülmesi bence bir ayıptır. tonks ve lupin'i kimin öldürdüğünü bile rowling özel olarak açıklayana dek bilmeyişimiz (sırasıyla bellatrix lestrange ve antonin dolohov) kabul edilebilir bir şey değildir.


remus lupin standart bir acıların çocuğu değil, derin bir karakterdir ve bu kadar sevdiğim birinin hiv+lerin yaşadıklarını yansıtmak niyetiyle yazılması da beni ayrı bir mutlu etmiştir. pottermore'da verilen bilgilerle hikayesini tam anlamıyla öğrendiğimiz ve rowling'e duyulan saygının kat kat artmasına sebep olan adamın dibidir lupin.

Farkedmez 06 July 2019 09:15

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Tüm seriyi baştan izlemek aşırı keyifliydi. Filmde bi hata yakaladım ama o kadarı da olur aslında. Clara Clayton adlı kadın doktorun mezar taşını yaptırıyor not düşüyor yaptıran clara clayton diye. Sonra marty geçmişe gidiyor o ara at arabasından kadının uçuruma düşmesini engelliyorlar. Bir bayan öğretmen ordan uçtuğu için adı clayton uçurumuymuş. Ama madem uçtu doktorla nasıl tanıştı da o yaşarken mezar taşını yaptırdı ? O kadar gelecek-geçmil olaylarından sonra bu atlanmış sanırım ama harikaydı. Her karakterin özdeştiği sahnelerin olması da iyiydi. Biff mesela her defasında tezeklerle doluyor, marty her bayıldığında anne kötü bir kabus gördüm diyip kabus olmadığını anlıyor..Zamanının da ötesinde bir film serisi olmuş..Her film baştan çekilirken bunun da çekilmemesi büyük hata!

Farkedmez 06 July 2019 09:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Al Pacino'nun bu filmini daha önce duymamıştım. Bence bu da efsaneydi. Ne kadar da dürsüt olmaya çabalasa çevresi bırakmıyor. Giriş var çıkış yok bunun için söylenmiş demek. Sean Penn'i öyle görmek şaşırttı hatta posterde ismi var ama kendi nerde diye filmin ortasında googleden arattım meğersem gözümün önündeymiş :) İzlenebilecek Al Pacino filmlerinden.

Farkedmez 06 July 2019 09:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Tek tük ismi duyuyordum ama bi kahraman olarak düşünüyordum. Meğersem bir kahramanlar grubunun ismiymiş. Jeffrey dean morgan'ı kötü rolde ve az sahnelerle görmek iyi değildi ama yine içinde bulunması dahi yeterdi. Konusu ve ilerleyişi ile harika bir filmdi! Karakterlerin tek tek filmleri olabilir özellikle Rorschach'ın. Bir kaza birini hulka dönüştürür bir başkasını dr. manhattan'a :) Rorschach için ayrı bir film keşke olsa..

Farkedmez 06 July 2019 09:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Robert De Niro'nun bu tarz değişik yaşlıların işin içinde olduğu filmlerini beğeniyorum. Farklı bir içerik olsa da harika ilerleyip harika bitiriyor. Daha fazlası olsa keşke dedim. İmdb puanından fazlasını hak ettiğine eminim.

Farkedmez 06 July 2019 09:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Bir Robert De Niro filmi daha..İki üstadı aynı filmde görmek güzeldi ama gönül isterdi ki aynı tarafta olsunlar. Soygun işinde usta olan Neill (RDN) kadrosuyla soygun işleri yapmakta ve yabancı birini aralarına alıp soygunu gerçekleştirirler ama yeni eleman sorun çıkarır iş başarılı olsada ilk lastik patlaması gibi araç savrulmaya başlar :) Artık Vincent (Al Pacino)'nun dikkatimi çekmiştir ve peşini hiç bırakmayacaktır. İkisi de işlerine bağlılıklarından dolayı birbirlerini taktir etmekte ama ikiside vazgeçmemekte. İyi bir kadro iyi bir senaryo iyi bir film ama gereksizce uzun yapmışlar izlerken koptuğum noktalar oldu. Ayrıca Robert De Niro'ya top sakal hiç yakışmamış.

Farkedmez 06 July 2019 09:16

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
1 Maçlık Kariyeriyle Premier Lig'i Trolleyen Efsane Futbolcu: Ali Dia
Ali Dia isimli, daha önce hiç adı sanı duyulmamış bir futbolcu, 1996 yılında Premier Lig ekiplerinden Southampton forması giyerek büyük bir başarıya imza atar.


ali dia, premier lig'in tarih boyunca gördüğü en büyük skandallardan birisidir.

1996 yılında -ki kendisi 31 yaşında bir amatör futbolcudur- bu futbolcunun menajeri, graeme souness'i arayıp "merhaba, ben george weah. benim bir kuzen var, süper oynar kendisi, dene pişman olmazsın. paris saint germain'de oynamışlığı var, 13 defa da milli oldu kendisi." demiştir. souness da, "oha lan süper adam bulduk sudan ucuz, oh oh." diye göbek atmıştır muhtemelen. fakat bu göbek atışı sırasında, ki yaşlı da adam yani, kafayı çarptığı için 3 haftalık bir geçici aptallık haline bürünecektir.


daha bir kere topa vurduğunu görmediği ali dia adlı şahıs, 23 kasım 1996'da oynanan leeds united maçının 33. dakikasında oyuna girer ve de aynı maçın 85. dakikasında oyundan alınır. rivayetlere göre kendisinin top kontrolü bir fil gibidir ve bir sinek gibidir (hayır hızlı değil, ölü). 1 aylık kontratı anında feshedilir, bir daha da kendisinden haber alınamaz.

souness ise bu olaydan sonra torino'ya kaçar, oradan kovulur benfica'ya gider, 2 sene hiçbir şey yapamaz; "akdeniz havası çarpıyor lan beni" sonucuna varıp blackburn rovers'a döner.

Farkedmez 06 July 2019 09:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Amerikada meydana gelen 2008 mortgage krizinin nasıl geldiği ve piyasanın nasıl bunu daha önceden farketmediğine dair yapılan bir film. Terimleri daha iyi anlayabilmek için ünlülere basit örneklerle açıklandırma bile yapmışlar düşünceliydi. Christian Bale ve Brad Pitt farklı tipte rolleriyle bence filmde güzel yer edinmişler. Ryan Gosling ise saçını çok siyah yapmış garip duruyor :D Kapitalist sistemin nasıl işlediğine dair eğitici filmdi.

Farkedmez 06 July 2019 09:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Rusya'yı Sıfırdan Yaratarak Yeni Bir Güç Yapan İsim: I. Petro
Osmanlıların Deli Petro da dediği I. Petro Rusya'ya ne gibi yenilikler getirmiş, bakalım.


- "büyük" petro, 1678'de tahta geçtiğinde rusya, avrupa'da hiçbir ağırlığı olmayan sıradan bir devletti.

- 10 yaşında preabrazenskoye köyüne sürgüne yollandığında latince, almanca ve flemenkçe öğrendi. batı medeniyetine hayranlık duymaya başladı.

- 1697'de kendisini topçu mihaylov adıyla gizleyerek yanında 200 kişiyle avrupa'ya gitti.

- almanya'yı ve hollanda'yı gezerek amsterdam ve zaandam tersanelerinde birkaç ay kaldı. bir işçi gibi çalışarak köningsberg'de topçuluk, amsterdam'da marangozluk ve londra'da gemi inşası eğitimi aldı.

- avrupa'yı tümüyle inceledi ve örnek modeller hazırlattı.

- geri döndüğünde başa geçerek askerliği zorunlu hale getirdi ve rusya'nın ilk milli ordusunu kurdu.

- ateşli silahların kullanılmasını yaygınlaştırdı.

- kara ve deniz orgusunda ağır silahları kullanabilecek kadroları yetiştirmek için akademiler kurdu.

- baltık denizi ve karadeniz'de rusya'nın ilk limanlarını kurdu.

- osmanlı imparatorluğu'ndaki yeniçeriler'e benzeyen ve sürekli problem çıkaran strelitz'leri yok etti.

- iktidarının ilk yılları rusya ekonomisinin en geri olduğu yıllara rastladı. durumu düzeltmek için geniş çaplı bir reform hareketi başlatarak lonca sistemini geliştirdi ve sanati sektörlerini devlet tekeline aldı.

- tahta çıktığında 21 olan mal çeşiti öldüğünde 200'e çıkmıştı.

- ülkenin ticaret hacmini 7 kat arttırdı, rus takvimini avrupa'ya uygun hale getirdi.

- slav alfabesinde köklü değişiklikler yapıp modernleştirdi.

- st. petersburg kentini inşa etti ve 1724'te bilim ve sanat akademisi'ni kurdu.

- batı dillerindeki birçok kitabı rusçaya çevirtti, eğitim sistemini laikleştirdi, ortodoks kilisesini devletin kontrolündeki bir kurum haline getirdi, eğitimi yalnızca soylulara sunulan bir şey olmaktan çıkarıp köylüleri destekledi ve avrupa'ya çok sayıda öğrenci yolladı.

- 17. yüzyılın başlarında rusya'nın osmanlı imparatorluğu ile avrupa dışına çıkarılması önerilirken 18. yüzyılın başlarında rusya avrupa'da son kararı veren güçlerden olan bir "imparatorluk" haline geldi.

Farkedmez 06 July 2019 09:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
3700 Yıl Önce Lut Gölü Civarına Düşüp Tüm Yaşamı Yok Eden Meteor
MÖ 1700 civarında Lut Gölü olarak bildiğimiz Ölü Deniz'in hemen kuzeyine dev bir meteor düşmüş ve 500 kilometre karelik bir alanda büyük tahribat oluşturmuş.


milatta önce 1700 yılı civarında, ölü deniz'in (bkz: lut gölü) hemen kuzeyinde gerçekleştiği artık kesinleşmiş bir hadisedir.

buluntulara ve bilimsel kanıtlara göre, yüzeye meteor düşmemiş ancak sibirya'daki tunguska olayı'nda olduğu gibi havada infilak etmiştir. 500 kilometre kare kadar bir alanda çok büyük tahribat olmuş, bereketli toprak örtüsü bile yok olmuştur. bölgede bulunan toprak kapların yüzeyleri camlaşmış, toprağın içinde bulunan zirkon elementleri gaza dönüşmüştür.


bu kanıtlar sebebiyle patlama sırasında ortaya çıkan ve yüzeyin maruz kaldığı sıcaklığın 4.000 santigrad derecenin üzerinde olduğuna kesin gözüyle bakılıyor. çok yüksek ihtimalle bölgede bulunan her insan, hayvan, bitki ve diğer canlılar sadece bu sıcaklık yüzünden bile anında ölmüştür. olayın gerçekleştiği bölgenin bugünkü ismi tall el-hammam'dır.

bu olayın kutsal kitaplarda alatılan sodom ve gomore şehirlerinin tanrı tarafından yok edilmesi hikayesinin kaynağı olduğu düşünülüyor.

Bilim insanları bu olayı nasıl açığa çıkardı?
tall el-hammam'da bulunan 3700 yıllık çömleklerde ilginç bir durum fark edilmiş. çömleklerin dış yüzeyi cam haline gelmiş durumdaymış. yine çömleğin içinde kullanılan, zirkon isimli bir değerli madde de aşırı ısı dolayısıyla gaz haline dönmüş. bunun gerçekleşmesi için aşağı yukarı 4000 santigrat derece sıcaklık gerekli. bu ani sıcaklık artışı anlık bir olaya benziyor, yani sıcaklık sürekli devam etmemiş. bundan mütevellit bu çömlekler yanıp kül olmamışlar ve bugüne kadar ayakta kalmışlar.

asteroidin çarpması sonrası bir tsunami da yaşanmış olabilir diyor araştırmacılar. bunun sonucunda hala hayatta olan insanlar bölgeyi tamamen terk etmek zorunda kalmışlar. lakin bu durum sadece söz konusu bölgeyi ilgilendiriyor. tall el-hammam'ın batı, doğu ve kuzeyinde olan şehirler varlıklarını sürdürmüşler.


söz konusu bölgenin incil'de anlatın sodom ve gomore hikayesinin geçtiği bölge olabileceğini söylüyorlar. biz bu hikayeyi "lut kavmi'nin helakı" olarak biliyoruz. konu ile alakalı birtakım ayetler yazıyorum:

"ne zaman ki emrimiz geldi, o ülkenin altını üstüne getirdik ve üzerilerine istif edilip pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık." (11:82)

"hem o lût kavminin bulunduğu şehir harabesi bir yol üzerinde bulunmaktadır." (15:76) (tall el-hammam olabilir mi acaba?)

Farkedmez 06 July 2019 09:17

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
1908'de Dünya'nın Manyetik Alanının Değişmesine Neden Olan Gizemli Olay: Tunguska
1908'de Sibirya'da meydana gelen ve sırrı hala çözülemeyen Tunguska Olayı'na biraz yakından bakalım.


30 haziran 1908 tarihinde sibirya'nın tunguska taygası üzerinde büyük bir patlama oldu. patlamadan 20 milyon km2'lik bir alan etkilendi, onmilyon ağaç yok oldu, yüzbinlerce hayvan öldü. dünyanın manyetik alanında değişiklikler saptandı.

1927' de bölgede yapılan ilk incelemede herhangi bir meteor izine rastlanmadı. patlamaya ilişkin anti madde çarpışması, kara delik ya da nükleer enerjiyle çalışan bir uzay gemisi varsayımları bugüne kadar çözülemedi.


danimarkalı araştırmacılar, 1908 yılında sibirya üzerinde meydana gelen ve 500 hektar ormanı yok eden patlamaya, dünya yakınlarından geçen bir kuyruklu yıldızdan kopan büyük bir parçanın yol açmış olabileceğini açıkladılar. kopenhag’daki ulusal müze ve danimarka yerbilim araştırmaları kurumu’nun karbon–14 ölçüm laboratuarı’ndan kaare lund rasmussen ve ekibi, bu sonuca bölgeden aldıkları bir yüzyıl yaşındaki turba örneklerini inceleyerek varmışlar. turba, çürüyen bitkilerden oluşan bir tür yer kömürü.

araştırmacılara göre "tunguska olayı" 1-10 milyon ton ağırlığında bir buz kütlesinin orman üzerinde patlamasıyla meydana gelmiş. rasmussen, buz kütlesinin, her 3,3 yılda bir dünya’nın yanından geçen encke kuyrukluyıldızı’ndan koptuğu görüşünde. olay tarihinde bölgede bulunan çoban ve göçebeler, 30 haziran 1908 günü patlamadan hemen önce gökten parlak bir cismin düştüğünü söylemişlerdi.

hiroşima’ya atılan atom bombasından 650 kat daha güçlü olan patlama 1000 km uzaktan duyulmuştu.

patlamanın yol açtığı şok dalgası, merkez bölgesinin yarıçapı dışındaki 20 km genişliğinde bir çember içindeki tüm ağaçları devirirken, merkezdeki ağaçlar ayakta kalmış, ancak tüm yaprakları dökülmüştü.

bugüne değin tunguska üzerinde patlayanın büyük bir meteorit olduğuna inanılıyordu. ancak rasmussen, bir meteorit patlamasının yol açması gereken kraterin ne bölgede yapılan araştırmalarda, ne de uydu görüntülerinde saptanabildiğine işaret ediyor. danimarkalı araştırmacı, "patlayan cismin, yüzde 99,5’i donmuş su ve metandan oluşan bir buz parçası olduğunu düşünüyorum" diyor. rasmussen, şaşırtıcı bir başka bulgunun da inceledikleri turbanın 1908 yılına ait katmanlarında pek az iridyuma ve karbon-14 izotopuna rastlanması olduğunu söylüyor. iridyum, meteoritlerde bulunmasına karşın dünya’da çok az rastlanan bir element. buna karşılık dünya atmosferine giren buz parçasında büyük ölçüde normal karbon-12 ve özellikle karbon-13 izotopu bulunuyormuş
.

araştırmacıya göre turba örneklerindeki iridyumun çeşitli karbon izotoplarına oranı ve bir takım başka özellikler, düşen cismin bir kuyrukluyıldızdan geldiğini kanıtlıyor. rasmussen ayrıca, düşen buz parçasının milyarlarca yıl önce oluştuğunu belirtiyor. kanıt, yarılanma ömrü 5730 yıl olan karbon-14’ün hemen tümüyle yok olması.

olayla ilgili izlediğim belgeselde ortaya atılan iddialar; meteor, top şimşek, tektonik faaliyetler, kuyrukluyıldız ve asteroid şeklinde sıralanıyordu. 1990lardan günümüze özellikle bir grup italyan bilimadamının düzenli yaptığı araştırmalar sonucu diğerlerinden ayrışan en güçlü iddia asteroid taklidi yapan kuyrukluyıldız çarpmasıymış. güneşten uzaklaşıp aktifliğini kaybeden kuyrukluyıldız dünyaya yaklaştıkça sürtünmeden dolayı sibirya semalarında patlamış, aynı zamanda hızını alamayıp bir de 5.5 şiddetinde deprem meydana getirmiş.


bu şekilde yörüngeden çıkan kuyrukluyıldızlar yapısındaki önemli gazları kaybettiği için asteroide benzerlermiş, yoksa tam gaz bir kuyrukluyıldız çarpsa tüm gezegen yok olurdu görüşü zaten çoktan kabul edilmiş.

yine en fazla itibar gören iddia bu oluyor, çünkü tunguskadaki ağaçlardan alınan örneklerde dünyamızda bulunmayan bir karbon izotopuna rastlanmış ki, bu türden karbon yapısı zaten asteroid ve kuyrukluyıldızı oluşturan maddelermiş.

Farkedmez 06 July 2019 09:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Baltacı Mehmet Paşa, Rus Çariçesi I. Katerina'yla Birlikte Oldu mu?
İki kez Osmanlı Sadrazamlığı görevini üstlenen Baltacı Mehmet Paşa, Osmanlı'nın en büyük dedikodularından birinin kurbanı oldu.


baltacı mehmet paşa hakkında yapılan 1. katerina muhabbeti tamamen yalandır. bu yalanı atanlar neredeyse 300 senedir "hacı adam kadın için satmış savaşı." diyerek sağda solda gezerler ancak bu konu hakkında en ufak bir bilgileri bile yoktur. fakat olayın aslı şudur:

osmanlı ordusu, rus ordusunu bataklığın birinde kıstırmıştır. osmanlılar, sayıca üstün olmalarına rağmen teknoloji olarak ruslardan bir hayli geridedirler. misal olması açısından şunu diyebilirim: osmanlı ordusunun topları 300 metre menzilli ve yivsizken, rus topları 2 km menzilli ve yivli toplardır. yani osmanlı neredeyse 150-200 yıl önceki teknolojiye sahiptir diyebiliriz.

bir de işin asıl can alıcı noktası şudur: osmanlı ordusunun içinde tarihçi raşid isminde bir vakanüvis vardır. bu adamlar, padişahlar sefere çıkmayı bıraktıktan sonra orduyla sefere giderler, ne görürlerse yazarlar, hatta gizli toplantılara dahi girebilirlerdi. daha sonra bu yazılanlar istanbul'da divan-ı hümayun'da okunur ve eğer paşanın bir hatası varsa gereği yapılır, başarısı varsa ona göre mükafatlandırılırdı. bir nevi padişahın gözü kulağıydı vakanüvisler.

şimdi savaşa dönelim. neyse komutanlar toplanır, ruslara saldıralım, onları imha edelim derler ve saldırır osmanlı. fakat ruslar, saldırıyı hiç zorlanmadan püskürtür. tarihçi raşid şöyle yazar "allah'tan ikindi vakti hücum ettik, hava karanlık olduğu için ruslar tüm osmanlı ordusunu değil, yalnızca ordunun bir kısmını geri püskürttüklerini sandılar. yoksa halimiz duman olurdu." bu sırada çariçe katerina, rus ordusuna katılır. askerlerin ellerindeki altın gümüş vs. ne varsa vermelerini ve bunu osmanlıya vereceklerini söyler. dediği yapılır, her şey eritilip baltacı mehmet paşa'nın önüne getirilir. şimdi baltacı'nın ne düşündüğünü tahmin etmek çok kolay; adam duruma bakınca şunları görüyor:

1. adamlar zaten senden güçlüler. birde kaçacak yerleri olmadığı için ölümüne savaşacaklar.
2. yeniçeriler durmadan huzursuzluk çıkarıyor.
3. adamların çariçesi ayağına altınlarla, hazinelerle gelmiş ve sunacağın her türlü şartı kabul edecek.

baltacı da tabii ki anlaşma yoluna gidiyor. yaptığı anlaşmada rus ordusunun silahlarını bırakması maddesini koyuyor ve istanbul'a dönüyor. istanbul'a dönüldüğünde baltacı'nın ayağını kaydırmak isteyen bir kısım devlet adamları şu meşhur "çadırda seks" yalanını ortaya atıyorlar. divan-ı hümayun toplantısında tarihçi raşid'in yazdıkları okunuyor ve baltacı mehmet paşa haklı bulunuyor. tabii adamın o sırada yaşının 90'ın üzerinde olduğunu söylemek gerekir. ama tabii bizim milletin kafası hep bel altına çalıştığından nedense gerçeğe değil de 1 günde çürütülen fakat 300 yıldır tekrarlanan iftiraya inanmayı tercih ediyorlar.

Farkedmez 06 July 2019 09:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Dokuz Sene Roma'ya Hükmetmiş İmparator Justinus'un İlgi Çekici Hayatından Kısa Bir Özet
Sözlük yazarı "kase", imparatora ait ilginç hayat hikayesini anlatmış.


518-527 arasında hüküm süren bizans imparatoru. dardania'lı (günümüzde balkanlar), okuma yazma bilmeyen fakir bir trak-roma köylüsüydü ve asıl mesleği domuz çobanlığıydı.

balkanlar'da barbar istilası başlayınca justinus, köyden iki arkadaşıyla kaçıp konstantinopolis'e sığınır. o kadar fakirlerdir ki, üzerlerindeki eski püskü giysiler ve yolda azık olarak yanlarına aldıkları bir torba ekmekten başka hiç bir varlıkları yoktur. justinus bizans ordusuna yazılır ve yeteneği sayesinde orduda yükselip general rütbesine kadar ulaşır. imparator 1. anastasius öldüğünde, justinus saray muhafızlarının komutanı olarak nüfuzlu bir konuma sahip durumdadır.

şehirdeki bütün askerlere komuta ettiği ve askerler tarafından sevildiği için justinus, ordunun da desteğiyle geride varis bırakmayan anastasius'un yerine imparator olur. tahta oturduğunda neredeyse 70 yaşındadır ve okuma yazması yoktur.

justinus asker olduğundan devlet işlerinden anlamadığının gayet farkındadır, bu yüzden devlet işlerinde yardım etmeleri için o devirde mümkün olan en kaliteli eğitimi alan yeğeni justinianus başta olmak üzere çevresini muteber danışmanlarla doldurur. çocuğu olmayan justinus, yeğeni justinianus'u daha sonra evlat edinip yerine varis olarak hazırlar.

justinus, aristokrat sınıfın alt sınıflardan kişilerle evlenmesini yasaklayan kanunu kaldırarak o devrin toplumunda büyük skandala yol açar. bu kanun kaldırılınca, imparatorun yeğeni ve varisi olan justinianus hafifmeşrep bir erotik tiyatro oyuncusu olan theodora ile evlenip bütün aristokrasinin ağzını beş karış açık bırakır ve devrin en büyük sansasyon konusu olur. 527 yılında justinus ölünce, justinianus tek varis olarak tahta oturur.

balkanlar'da fakir bir domuz çobanıyken, üstündeki paçavra gibi kıyafetlerden başka bir şeyi olmadan sığıntı olarak geldiği konstansinopolis'te imparator olarak tahta çıkan bir adamın hayatının kısa özetini okudunuz efendim.

Farkedmez 06 July 2019 09:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Filme bakınca kadro bir kere on numara! Kevin Spacey, Russel Crowe Guy Pearce..Guy Pearce ilk bana monte cristo kontunda ki rolünü aklıma getirdi ama bakınca iron man 3'de ki kötü adam da oymuş. Filmlerini aslında takip etmeli. Russel Crowe'un en güzel yılları..Kevin Spacey'e laf yok zaten Kirli polislerin içinde herkes kendi yolunu bulmaya çalışıyor bir türlü. Kimi fırsatları kullanıyor hem adalet hem kar elde edebiliyorlar. İçeri atılan organize suç örgütünün liderinin yerini doldurmaya çalışanlarla polisin çekişmesini harika anlatıyor. Kirli polisler olunca kime nasıl güveneceğin büyük bir muamma oluyor..He bir de söylemeden edemicem film de The Mentalist'in baş rolü de oynuyor. Hani Patrick Jane adlı sarışın medyum. Gençliği ile renk katmış. Tanıdık simaları görünce insana film daha güzel geliyor..Birde şöyle bir şey var Russel Crowe kadınlara şiddet uygulayanlara karşı sert olan bir polis..Çok hoşumuza gidecek bir davranış ama bir sahne de kendisi de şiddet uyguluyor. Artık hayal kırıklığı mı dersiniz ani refleks mi bilemicem ama garip geldi karakterin yaptığı..Mutlaka izleyin..Özellikle polisiye filmleri seviyorsanız..

Farkedmez 06 July 2019 09:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Robert De Niro'nun bu filmini çok meth ettiler. Oyunculuğuna zaten laf söylemek düşmez. Karakterimiz içine kapanık,yalnız ve pek konuşmayı sevmeyen bir tip. Biraz da takıntılı. Takılacağı vakit geçireceği bir bayan arkadaş arıyor. Ama cinsel anlamda değil. İlkin de bocalıyor..Sonra hayatı tepetaklak gidiyor diyebiliriz. Kendini öldürmek için birilerini vurma girişimleri planlıyor gerekli veya gereksiz. Hayattan sıkıldığı için öyle yaptığını tahmin ediyorum. İyi filmdi ama açıkçası fazla da tatmin etmedi beni.

Farkedmez 06 July 2019 09:18

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
https://i.resimyukle.xyz/WQOdBO.jpg

Simpson'lar Sinema Filmi

Şu efsane çizgi filmin bölümlerini hiç izleyemedim. İlk bölümünü izlemeye başladım ama devamlı izlemek sarmıyor.Sinema filmi güzeldi beğendim eğlendiriciydi. Baba-oğul arasındaki eğlendirici anlar harikaydı. Kubbe konulduktan sonra ekranda konuşma yapan adam nasıl da günümüzü açıklıyor, kubbeyi yapan benim firmam demesi güzeldi :) Siyasi göndermeleri her zaman iyiydi..

Farkedmez 06 July 2019 09:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 


DC karakterlerinin sinemada izlenebilecek en güçlü ve tek karakteri bana kalırsa Süperman. Hatta tüm süper kahramanların en güçlüsü. Thanos'u bile alt ederdi. Animasyonu harika yapmışlar insan bir solukta izliyor. Yaptıkları filmlerden daha güzel olmuş bana kalırsa. DC sinema işinde pek becerikli ve sabırlı değil. Sadece Superman ile de götürürler ama kafa yok. Animasyon efsane olmuş. Süperman'in çaresizliği diğerlerinin hemen yıkılması..Animasyon seviyorsanız mutlaka izlemelisiniz.

Farkedmez 06 July 2019 09:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Umudun İnsan İçin Ne Kadar Önemli Olduğunu Kanıtlayan 1957 Tarihli Fare Deneyi
Hem umut etmenin önemini hem de hayvanların da umut edebileceğini kanıtlayan enfes bir deney.


amerikalı psikobiyoloji uzmanı dr.curt richter 1957 senesinde john hopkins üniversitesinde bulunan laboratuvarında asistanlarıyla beraber ilginç bir deney üzerinde çalışıyordu. deneyin amacı su sıcaklığındaki değişimlerin canlıların vücut dirençleri üzerindeki etkisini ölçmekti.

deney için bir grup deney faresi içinden tırmanıp kaçamayacakları uzunluktaki cam tüpler içine yerleştiriliyor ve suyun üstünde ne kadar süre yüzebilecekleri ölçülüyordu. farelerin su üstünde hareketsiz kalıp dinlenmelerine engel olmak için durdukları zaman üzerlerine su sıkan ve yeniden yüzmeye başlamalarını sağlayan özel bir mekanizma da geliştirilmişti.

deneye maruz bırakılan farelerin su üstünde kalma süreleri incelendiğinde dr.richter’in ilgisini çeken garip bir durum ortaya çıktı. buna göre farelerin büyük çoğunluğu on beş dakika kadar su üstünde kalmaya çabaladıktan sonra pes ediyorlar ve kendilerini suyun içine bırakarak batıyorlardı. dikkat çekici olan azınlıkta kalan bir grup fareydi. bu fareler bırakın on beş dakika dayanmayı tam altmış saat boyunca olabilecek tüm güçleriyle suyla mücadele ediyorlar ve ancak tüm güçlerini tükettiken sonra suya batıyorlardı.

büyük bir kısım fare on beş dakika bile suyun üzerinde kalmakta zorlanırken az sayıda farenin tam altmış saat boyunca su üstünde kalmayı başarması son derece merak uyandırıcıydı. dr.richter bunun sebeplerini araştırmaya başladı. her iki grup farenin içinde bulunduğu deney şartları tamamen aynıydı. farelerin biyolojik özellikleri de tamamen birbirine benziyordu. bütün bu benzerliğe rağmen iki grup farenin aralarındaki performans farkı inanılmaz ölçüdeydi.


dr.richter bu ilginç problem üzerinde çalışırken asistanlarının birinin aklına deneyin yapılış şeklinde ufak bir değişiklik yapmak geldi
buna göre fareler iki gruba ayrıldı. birinci grup daha önce yapıldığı şekilde kafeslerinden çıkarılır çıkartılmaz su dolu tüplerin içine atıldı. ikinci grup farelerse kafeslerinden çıkarılıp bir anda su dolu tüplerin içine atılmak yerine önce büyükçe bir kutunun içinde bir araya kondular. bu kutunun içinde bir süre bekletildikten sonra su dolu tüplerin içine atıldılar. tüplerin içinde beş dakika bırakılan fareler daha sonra çıkartılarak tekrar kutunun içine kondular. burada bir süre bekletildikten sonra tekrar tüplerin içine atıldılar. bu işlem birkaç kere tekrar edildikten sonra tüplerin içine son kez atıldılar ve artık sudan çıkartılmadılar.

deneyin sonuçları son derece ilginçti. buna göre kafeslerinden çıkarıldıktan sonra hemen suya atılan birinci fare grubunun büyük çoğunluğu daha önce olduğu gibi en fazla on beş dakika dayanabilmişler ve ancak birkaç tanesi uzun süre suyun üstünde kalmayı becerebilmişti. kafeslerinden çıkarıldıktan sonra hemen suya atılmayıp bir kutunun içinde bekletilen ve daha sonra atıldıkları suyun içinden çıkartılan ve bu işlem birkaç kere tekrarlandıktan sonra suyun içine tamamen bırakılan farelerin hepsi de maksimum altmış saat rekoruna ulaşmayı başarmıştı. bu farelerin içinden bir tanesi bile pes etmemiş ve tüm güçlerini tüketene kadar saatlerce suyun üzerinde çırpınmışlardı.


dr.richter bu deneyi defalarca tekrarlamasına rağmen hep aynı sonuç ortaya çıkıyordu
suya hemen atılan farelerin çoğunluğu kısa zaman içinde pes ediyorlar ancak suya hemen atılmayıp birkaç kere sokup çıkartılan farelerin hepsi de son güçlerine kadar saatlerce suyun üzerinde kalıyorlardı. deneyin büyük bir açıklıkla ortaya koyduğu gerçek şuydu. birinci gruptaki fareler suyun içine atıldıktan sonra oradan çıkabilme umutları olmadığı için kısa zamanda pes ediyorlardı. ikinci grup fare ise daha önce suyun içinden birkaç kere çıkartılıp kurtarılma deneyimi yaşadıkları için kendilerinin gene kurtulacağını “umut ediyorlar” ve sonuna kadar direniyorlardı.

kısacası mücadele gücü ve tam performansı kullanmanın ana faktörü umut etmekti.

bu deneyin bizler için anlamı büyüktür
eğer yaşanılan zorluklar ve karşılaşılan engeller karşısında bu olumsuz durumları aşacağımız konusunda kendimize inancımız varsa ve içinde bulunduğumuz olumsuz şartların değişeceğine dair umudumuz bulunmaktaysa başarı oranımız yükselmekte ve güçlerimizin tamamını kullanarak mücadele etme azmimiz artmaktadır. eğer zorluklar ve engelleri aşamayacağımızı düşünüyorsak ve içinde bulunduğunuz kötü şartların hiçbir zaman düzelmeyeceğine inanıyorsak kısa sürede pes ediyor ve aynen suyun dibine kendisini bırakarak pes eden fareler gibi kaybediyoruz.

kendimize ve geleceğe dair umutlu bir tutum içinde olmak başarının en büyük sırlarından birisidir.

Farkedmez 06 July 2019 09:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Kyle MacDonald'ın Kırmızı Ataş Takasıyla Başlayan Hikayesinin Çılgın Tekliflerle Vardığı Nokta
Kanadalı blogger Kyle MacDonald, 2006 yılında kırmızı, oldukça sıradan bir ataşı takas etmek ister. Başka bir Kanadalının kalemle başlattığı bu takas hikayesi uçak biletlerine, radyo programlarına kadar giderek ilginç bir hal almaya başlar.

bu kyle kardeşimizin elinde kırmızı renkli bir ataş var, hani şu kağıtları tutturduğumuz ufak tel parçası



kyle macdonald, internette bir blog açar ve elindeki bu ataşı herhangi bir şeyle takas etmek istediğini söyler. talebine kanada'dan iki kız olumlu dönüş yapar. kyle, elindeki ataşı, kızların elindeki balık şeklinde bir kalemle takas eder. kısa bir süre sonra da, balık şeklindeki kalemi garip bir oyuncakla değiş tokuş yapar başka biriyle. devamında ise, bu saçma sapan oyuncağı eski bir mangalla değiştirir. eski mangalı jeneratöre, jeneratörü bira fıçısına, bira fıçısını küçük bir kar aracına dönüştürür kısa süre içerisinde. işler bundan sonra daha da renkli bir hal alır. zira, son takasını bir talk show programcısıyla yapar ve bu takas onun medyada vs. de tanınmasını sağlar.

elindeki kar aracını 2 kişilik kısa bir tatille değiştiren kyle durmaz. elindeki tatil kuponunu ikinci el bir kamyonetle, kamyoneti bir plak anlaşması ve gidiş-dönüş uçak biletiyle (takasın içeriği, bir stüdyoda 30 saatlik ses kaydı gibi bir şey ve bu kaydın bir iki yayın kuruluşunda da yayınlanacak olması), stüdyo anlaşması ve uçak biletlerini ise, phoenix'teki bir evde 1 yıl boyunca kira ödemeden konaklama hakkıyla değiştirir.


belki siz de fark etmişsinizdir; kyle'nin uçuk takasları medyada tanınmaya başladıktan sonra hız kazanıyor
benim anladığım kadarıyla, kyle meşhur olmaya başlayınca, insanlar da medyada yer bulabilmek için kendisiyle takas anlaşması yapmaya daha bir hevesli oluyorlar. ancak nihayetinde kyle bu takasları gerçekten yapıyor mu, yapıyor...


her neyse, tekrar konuya dönelim
kyle elindeki phoenix'te bir evde 1 yıl boyunca ücretsiz konaklama hakkını da alice cooper'la bir hafta sonu geçirme hakkıyla değiştirir. bu aşamada kyle ilginç bir şey yapar ve elindeki bu hakkı da, bir kar küresiyle takas eder. kendisine neden böyle bir şey yaptığını soranlara ise, değer kavramının göreceli olduğuyla ilgili bir şeyler söyler. bir süre sonra, elindeki kar küresini, hollywood'daki bir koleksiyoner yönetmene, bir filminde kısa bir rol karşılığında devreder.

ve son olarak, bütün bu takasları medyada takip eden, yine kanada'da saskatchewan isimli bir yerin sakinleri, mahallelerindeki kullanılmayan bir evi restore ederek, kyle'in elindeki rol karşılığında bu evi teklif ederler.


neticesinde, kyle macdonald kardeşimiz, elindeki kırmızı renkli ataç'ı, tam 14. takasta bir evle değiştirmiş olur.

Farkedmez 06 July 2019 09:19

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
1 Yıl Boyunca Sadece Et Yiyen İki Araştırmacının Vücutlarındaki Şaşırtıcı Değişimler
Vilhjalmur Stefansson ve Andersen adında iki gönüllü araştırmacı 1920'li yıllarda "1 yıl sadece et ile beslenme" olayına girişmişler. 1930'lu yıllarda da konuyla ilgili bir bilimsel çalışma yayınlanmış. Sonuçlar bir hayli ilgi çekici.


zamanında iki gönüllü; vilhjalmur stefansson ve ekürisi andersen, bu çılgın diyeti gerçekleştirmeye karar veriyorlar
sadece gerçekleştirmekle de kalmayıp üstüne bir de insanlığın bilgisine sunup bizim de fikir edinmemizi sağlıyorlar bize de bunu anlatmak kalıyor.

stefansson amca bugün ne çılgınlık yapsam bugünkü işsizliğimi nasıl gidersem diyerekten aklında bir ampul yanıyor ve protein diyetine başlıyor (gerçi protein demek ne kadar doğru onu da bilmiyorum, adam sadece et yiyor), o kadar proteini alınca vücut afallıyor tabi ve hem motoru bozuyor hem de acayip bir bulantı çekiyor. sonrasında diyor ki "yok abicim bu böyle olmaz, tamam karbonhidrat yok dediniz de yağ da mı yok kardeşim? rasim kap gel oradan yağlı bir biftek yağı bol olsun diyerekten diyetindeki yağ oranını arttırıyor.


zaten tükettiği protein ve yağa bakınca nasıl mide var arkadaş diyesi geliyor insanın

bu arada et tercihi olarak stefansson kuzu etini tercih ederken (kokmuyor mu amcacım nasıl yiyorsun o kadar) andersen sığır eti yiyor.

bu iki çılgın adam günde yaklaşık 800 gr et tüketiyorlar. gün içerisinde 100-140 gr protein, 200-300 gr yağ ve sadece 7-12 gr karbonhidrat alıyorlar. aldıkları kalorinin 15-25% protein, 75-85% yağ ve sadece %1-2 karbonhidrat.


bir de günlerini nasıl geçirdiklerine bakalım
kahvaltı: yağsız sığır eti 190 gr; yağ 100 gr
öğlen: ciğer 200 gr; yağ 75 gr
akşam: sığır eti 200 gr; ilik 70gr


1 yılın ardından
kafayı sıyırmalarını bekledim ben şahsen, insan arada çaktırmadan çuklat gömer yahu ama gavur bizim gibi değil arkadaş bilim için her şeyi feda ediyorlar. her neyse yaptıkları diyette mental ya da fiziksel anlamda herhangi olumsuz bir etkiyle karşılaşmıyorlar(hadi fiziksel tamam da mental :)) yemeyin bizi hiç mi aşermiyorlar allasen). günlük olarak bakıldığında 2000 ile 3100 kcal arasında bir tüketimleri varmış ve bu amcaların şöyle de bir diyet programları gözüküyor söylediklerine göre:

bunların dışında fiziksel yorgunluk, mental yavaşlama gibi problemlerle karşılaşmıyorlar. başta da belirttiğim gibi yüksek protein %45 protein %55 yağ ile başladıklarında sadece sindirim problemleri ortaya çıkmış fakat bu oranı biraz düşürünce (%20 protein, %80 yağ) o da ortadan kalkmış.

klinik olarak herhangi bir vitamin eksikliği efenime söyliyim kalsiyum eksikliği gözlemlenmemiş canavar gibiler yani anlayacağınız. şuradan daha çok detay alabilirsiniz.

üstüne üstlük andersen, et diyetinin başlamasından kısa bir süre sonra saçlarının dökülmesinin durduğunu bildirirken stefansson, ayrıca saçlarının daha da büyümeye başladığını ve kafa derisinin daha sağlıklı olduğunu belirtmiştir. sonra saçım neden dökülüyor diye mesaj atıyorsunuz aha da çözümü burada :)) sabah poğaca öğle pilav akşam makarna yersen ben sana ne edeyim gardaşım di mi ama?

tabii bu diyet ikisinde de ketozis'e neden oldu. buna rağmen böbreklerde sıkıntı çıkmamış (hadi yine iyisin stefo bak ileride aç kalırsan böbrek sağlam) diyette yağ/protein oranı artıkça yani yağ daha fazla tüketilince ketozis daha da artmış. (ek bilgi: genel olarak erkeklerde yağ oranı 1,5'un üzerine çıktığında ketozis meydana geliyor.)

7 yıl bu diyete devam eden stefan amcam hayatımın en iyi dönemini geçirdiğini saçlarının daha kalın olduğunu ve saç derisinin daha sağlıklı olduğunu belirtiyor.

son olarak

bu çılgın eleman bizim yaşantımıza döndükten sonra da izleniyor ve stefansson 84 kiloya çıkıyor ki diyet zamanında 73 ile başlayıp 1 yılın sonunda 69,4 kiloya inmişti bu arada merak edenler için boyu da 180 (kesin 178'dir o). tansiyonu 120/80'in üzerine çıkmıştır ki diyet zamanında 105/70 civarlarındaydı.

yukarıdaki çalışmadan çıkarılacak en büyük sonuç bana kalırsa düşük karbonhidrat diyetlerinde sadece proteine yüklenmemek gerekli yağ muhakkak o diyette olmalı, hem de bolca olmalı.

Farkedmez 06 July 2019 09:20

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Osmanlı Döneminde Kızlık Zarı, Kadınların Başına Nasıl Bela Olmuştu?
Osmanlı İmparatorluğu döneminde şimdiki gibi kızlık zarı dikimi olmadığı için çok ilginç ve acı bir yol izleniyormuş.


kızlık zarı, osmanlı devleti döneminde de kadınların başına bela olmuştur.

o dönemde kızlık zarinin dikilmesi söz konusu olmadığından ve kızlık zarının yırtılan kısımları hiçbir zaman kendiliğinden birleşmediğinden, kızlık zarının yırtılmasına farklı bir çözüm bulmuşlar.

kızlığını kaybetmiş kadının cinsel organının dudaklarına az miktarda kızgın zift dökerlermiş ki böylece birbirine yapışsın kalsın diye. nihayetinde gerdek gecesi ilişki esnasında dudaklar yırtılarak ayrılır ve kanarmış. kız bakire olduğunu ispat eder ve herkes mutlu olurmuş.

bu zift konusu dile düşünce bu kez de ortaya gelin hamamı adlı yeni bir adet ve daha başka bir kadın türü çıkmış; hamamda kız beğenen anne modeli. bu müstakbel kaynanalar gelin adaylarını hamama götürüp göbek taşına oturturmuş, ki varsa zifti bacaklarının arasından aksın ve foyası ortaya çıksın diye.

hakkaten kukun mu var derdin var imiş.

Farkedmez 06 July 2019 09:21

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Osmanlı Padişahı Genç Osman'ın Halk İsyanıyla Katledilişinin Dramatik Hikayesi
Sözlük yazarı "baranba", 14 yaşında tahta oturan bir isim olan Genç Osman'ın işkence dolu ölümünü anlatmış. Halkın istekleriyle uyuşmayan yönetim anlayışı sonucu başlayan isyan bastırılamamış ve sarayın oyunlarıyla birlikte hazin bir sona sebep olmuş.

genç osman, osmanlı'nın gördüğü en dramatik olayı yaşamıştır. büyük kararlar almış ama altında ezilmiştir. cesaretin kaybettirdiği de oluyor demek ki.
isyan ihtimaline rağmen yeniçeriyi kaldırmak için hac bahanesiyle anadolu'ya gitmek isterken başlayan isyan padişahın en güvenilir iki adamının kellesini istedi. osmanlı'da böyledir. padişah bir karar alır, kararı uygulayan paşalar isyan çıktığı vakit "kararları padişahın aklına sokmakla" suçlanır. ve bedel olarak padişahın aldığı kararları uygulayan bu paşalar isyancılar tarafından istenir. padişah, kendi kellesini kurtarmak için "nizam bozulmasın" ayağına masum paşaları isyancıların önüne atar. isyancılar paşaları parçalar. mecazi anlamda değil, gerçekten parçalar. isyan biter. isyancılara mevki verilir. nihayetinde padişah gücünü topladığında isyancıların da defteri düzülürdü.

1622'de de böyle oldu. isyan başlayınca, isyancılar padişah genç osman'a "yeniçeriyi kaldırmak fikrini kabul ettirdiği için padişah'ın hocası ömer efendi ve dilaver paşa'yı ister. genç osman'ın yanında bulunanlar da "kl taifesi toplandığında istediklerini alırlar, istediklerini verin" deseler de genç osman "evvel sizi, sonra onları kırarım" diyerek reddeder.

isyancılar saraya dayanıp önce birinci, sonra ikinci ve en son üçüncü avluya girince "sultan mustafa'yı isteriz" diye bağırmaya başlar. mustafa, padişah genç osman'ın babası sultan ahmet'in üvey kardeşidir. asiler, genç osman'ı devirmeyi akıllarına koyunca, işlerin kötüye gittiğini anlayan genç osman yeniçeri ağası ali ağa'ya sığınmak üzere ağa kapısına gider.

ali ağa asileri dizginlemek için padişahın isteklerini iletmeye gider, fakat şehzade mustafa'nın annesi oğlunu tahta geçirme fırsatını tepmez. isyancılara türlü vaatler verir. isyancılar konuşmaya gelen ali ağa'nın lafını dahi bitirmesine müsaade etmeden onu öldürür ve daha sonra genç osman'ın yerini bulurlar.

padişahı alıp sokakta bulunan atın üzerine koyup yürümeye başlarlar ve sultan'a türlü hakaretler ederler. veziriazam hüseyin paşa "sultan ocağınıza sığındı, mertlik sizindir, ona bunları reva görmeyin" diye ortaya çıksa da, katledilir. daha sonra padişahın yanına sokulan bir asi bacağını sıkıp canını acıtınca, ağlamaklı bir sesle "be hey melun, padişahınız değil miyim, nedir bu ettiğiniz cefa" diye haykırsa da nafile, asiler zulmü sonlandırmaz ve ortaya camiye götürürler sultanı.

sultan mustafa, asilerin karşısına çıkarılır ve padişah olarak tanınır. annesi hatta şuan kösem dizisinde de karakter olarak canlandırılan "halime sultan" derhal davut paşa'yı veziriazam yaptırır. karşılığında oğluna rakip istemediğinden devrik padişahın katlini ister. fakat asiler buna yanaşmaz. devrik sultanı görmek isteyince davut paşa genç osman'ı caminin penceresinden asilere gösterir.


genç osman, caminin içinde bulunan isyancılara "bilmeden size cefa ettimse affeyleyin, siz etmeyin. görün dünyanın halini, dün cihan sultanı idim bugün üryan kaldım. hangi padişahın kulları ona böyle ihanet ettiler." diye yalvarır. ama nafile, davut paşa elinde bulunan kementi padişahın üzerine atar. genç osman "be hey gafil, ben sana neyledim. iki defa katli gereken suçunu affeyledim. öldürmedim. sana memuriyet verdim. bana düşmanlığın nedir." diye isyan eder. sultan mustafa'nın annesi halime sultan "siz bilmezsiniz bu ne yılandır, buradan sağ kurtulur ise bizden, sizden kimseyi komaz" diye çıkışır.

genç osman asilere "benim sipahi ağalarım ve yeniçeri ihtiyarlar, babalarım! gençlik belasıyla münafık sözüne uydum. beni bu hakaretle götürmeden keşke orada öldürseniz. ya beni istemez misiniz?" diye haykırır. asiler "seni istemeyiz" deyince "o vakit katle razı değilseniz beni mustafa'nın odasına hapsedin." diye yalvarır.

bir gün boyunca sultan ve asiler camide kalır. veziri azam davut paşa yeniçeri asilerine "burası camidir, hapishane değildir. yedikule'ye götürelim ne olacaksa orada olsun" deyince padişahı hakaretler içinde yedikule'ye götürürler. kalabalık dışarıda kalınca davut paşa ve adamı ömer ağa ile birlikte birkaç kişi kapıyı kapatır. derhal genç osman'ın üzerine atılırlar ve boğuşma başlar. kilindir uğrusu isimli asi padişahın hayalarını sıkınca kementi boğazına geçirme fırsatı bulurlar ve devrik padişahı büyük bir vahşetle boğarlar. halime sultan'ın isteği üzere genç osman'ın kulağı kesilir ve kendisine götürülür. başka bir asi ise çıkarmak için uğraşmadan parmağını keserek yüzüğünü alır genç osman'ın...

tarihçi peyuçlu şöyle anlatır
"sultan mustafa çeşitli görüşte toplulukların birbirine kenetlenmesi üzerine tahta çıkmıştı. bu yüzden hemen alem fitne ve fesatla doldu. nice kimselerin evi yağma edildi, nice kimseler zamanın ağası iken bir lokma ekmeğe muhtaç oldu ve nice eşkıyanın eline nice mal geçti. davut paşa halkın gönlüne gireyim ve veziriazamlıkta kalayım deyu herkese ne isterse verdi, ne tereddüt etti ne de çok gördü. devletin malı tükenince sıra vakıflara geldi, ne mütevellilik kaldı ne nazırlık... hepsi kayrılan kimselere dağıtıldı gitti. ne şeriata ne vakıf şartlarına uyuldu. garip ve uydurma hizmetler buldular ve bu yüzden reaya ve fukaranın bağrını deldiler."

istanbul'da yaşanan karmaşa dinmedi. davut paşa da, bir noktadan sonra ipleri eline alamadı. üstelik anadolu'da ve trablus'ta yeniçerilerin adı "padişah katili" diye çıktı. yeniçeriler durumun aleyhlerine dönmesi üzerine padişaha çıkıp, genç osman'ı katledenlerin katlini istedi. sultan mustafa da bunun üzerine davut paşa ve adamlarının katline ferman verdi. meydanda başı kesilmek üzere cellat önüne gelen paşayı sultan'ın kız kardeşi olan hanımının para verdiği askerler kurtardı.

olayın ardından destekçileri davut paşayı yeniden veziri azam yaptırmak istedilerse de yeniçerinin önde gelenleri padişahtan yeni bir ferman aldılar ve bunun üzerine paşa'nın yanında kimseler kalmadı. davut paşa ferman üzere yedikule'ye, genç osman'ı katlettiği odaya hapsedildi ve genç osman'ın idamından 7 ay sonra, genç osman'ı katlettiği kementle boğularak öldürüldü.

Farkedmez 06 July 2019 09:21

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

1947 yapımı harika bir film! Bak bunu hiç bir filme söylememişimdir ama imdb puanı 10/10 olmalıydı! Yok böyle hayat dersi veren, duyguyu, oyunculuğu, samimiyeti hissettiren başka bir film. Kahramanımız George çocukluğundan beri kasabadan ayrılmayı ve zengin olmayı kafasına koyuyor. Ama maalesef ayrılamıyor. Babasından devir aldığı işte kendince tıkılı kalmış bir süre sonra mutsuz bile hissediyor ama yaşamın ne kadar değerli olduğunu gösterecek etkenleri farkedince hayatından çok memnun oluyor..Mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz.

Farkedmez 06 July 2019 09:21

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Almanya'nın Fransa İşgali Sırasında Mona Lisa'yı Yağmadan Kurtaran Adam: Jacques Jaujard
Mona Lisa ve diğer önemli Louvre Müzesi eserlerinin II. Dünya Savaşı sırasında nasıl korumaya alınıp Alman işgalinden kaçırıldığının heyecanlı hikayesi.


mona lisa’yı kurtarmak
almanya, 1938 martında avusturya'yı ilhak ettikten sonra, fransa ulusal müzelerinin müdür yardımcısı jacques jaujard, savaşın önlenebileceği küçük umudunu da kaybetmişti. ingiltere’nin olan bitene seyirci kalmama politikasının dahi, nazi işgalini engelleyemeyeceğini ve fransa sanat eserlerinin de bu işgalden payını alacağını gayet iyi biliyordu. hitler ve kurmayları, işgal etmeye hazırladıkları ülkelerin sanat koleksiyonları için bir liste yapmışlardı, ve listenin en başında 140 yıldır louvre’un gözbebeği mona lisa bulunuyordu. bu nedenle jaujard, louvre'un kuratörü rené huyghe ile birlikte louvre koleksiyonunun tamamını tahliye etmek için gizli bir plan hazırladı.

1939 yıllının yaz ayının sonlarına doğru, savaş canlarının iyiden iyiye çalmasının başlamasıyla, jaujard ve ekibi, eserlerin tahliyesi için fransa kırsallarında, gözlerden uzak , sadece yağma değil, bombalanma tehlikesi olmayan şatoları, kiliseleri ve gözlerden uzak müzeleri belirledi.

25 ağustos 1939’da almanlar ve sovyetlerin saldırmazlık anlaşması imzalasından sonra jaujard harekete geçti ve üç günlük rutin bir onarımı bahane ederek müzeyi kapattı. louvre çalışanları, louvre okulundan öğrenciler ve mağaza işçileri, gece gündüz çalışarak, tabloları çerçevelerinden çıkardılar, heykelleri sandıklara yerleştirdiler. eserler, tahliye önemlerine göre renklendirildi: koleksiyonun çoğu standart sarı ile, büyük önem taşıyan eserler yeşil ve küresel önem taşıyan eserler kırmızı ile işaretlendi. mona lisa, kavaktan yapılma bir kutunun içine kadifeye sarılarak yerleştirildi. içinde bulunduğu kutu üç kırmızı nokta ile işaretlendi (bu şekilde işaretlenen tek eserdir).

tahliye savaşın, almanya’nın polonya’yı işgal ettiği gün olan 1 eylül 1939’da resmiyet kazanmasından sadece üç gün önce, 28 ağustos 1939’da başladı. ilk durak, 1000 sandık eski eser ve 286 tabloya ev sahipliği yapacak olan loire vadisiydi. bu esnada, mona lisa standart kamyonlarla değil, titreşimden etkilenmemesi için, elastik süspansiyonlu bir sedye ile ambulansta taşınmıştı.

mona lisa, ilk durağı olan loire vadisinin en büyük şatosu olan chateau de chambord’a ulaştığında, ikinci adresini beklemeye başladı.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...7660311614.jpg
Chateau de Chambord


polonya’nın işgalinden iki gün sonra (3 eylül 1939’da) fransa, almanya’ya savaş ilan ederek resmen ikinci dünya savaşına katılmış oldu
elbette bu, jaujard ve ekibinin “son sevkiyat” için ellerini çabuk tutması anlamına geliyordu; 1863 yılında semadirek adası açıklarında üç parça halinde fransa’ya taşınan semadirek kanatlı zafer heykeli. 3 ton ağırlığındaki bu yapının da, 3 eylül akşamı güvenle kamyona taşınmasıyla 3690 eser louvre’dan güvenle çıkartılmış oldu.

1939 kasım'ında mona lisa, ilerleyen alman ordusudan korunmak için büyük boyutlu tabloların saklandığı en kuzeydeki sanat deposu olan louvigny’e transfer edildi. tablo bu kez yine ambulansla taşındı ancak bu sefer nemi sabit tutmak için ambülans zırhlı bir kamyonetin içine alınmıştı.

jaujard ve diğer yetkililer bu değerli eserleri hem nazilerden hem de işbirlikçi vichy hükümetinden uzak tutmak için üç kez daha taşımak zorunda kalacaktı.

1940 yılının haziran ayında fransa’nın teslim olması ve doğudan gelen mülteci akını ile mona lisa, kukla vichy hükümetinin bir nevi serbest bölgesi olan güneye taşındı. bu seferki adresi toulouse’a 120 km mesafede yer alan loc dieu manastırıydı. bu manastır 1409 yılında yanmış ve güçlendirilerek inşa edilmesinin ardından 1470 yılında tekrar açılmıştı. ancak küratörler bu kez de nemin resimlere zarar vereceğini düşünüyordu. mona lisa ve arkadaşları bu sefer daha güneye, ingres müzesine taşındığında tarihler 3 ekim 1940’i gösteriyordu. la joconde, montauban psikoposunun bu eski ikametgâhında iki yıldan fazla kalacaktı.

ağustos 1942’de müze şiddetli bir fırtınayla büyük bir zarar gördü ve 69 tablo ıslandı ancak mona lisa bunlardan biri değildi.

1943 yılının başlarında jaujard artık burayı da güvenli bulmamaya başladı. bu şüphesinde, almanların 1942 kasım'ında güneydeki serbest bölgeyi işgal etmeye başlaması yatıyordu. çünkü müze artık bir bombalama hedefi haline gelen tarn nehri üzerindeki vieux köprüsüne sadece metrelerce uzaklıktaydı.

şubat 1943'te mona lisa son adresi olacak olan güneybatı fransadaki chateau de montal’e taşındı.


paris, müttefikler tarafından 25 ağustos 1944 yılında özgürlüğüne kavuşturuldu
almanya’nın da 8 mayıs 1945 tarihinde kayıtsız şartsız teslim olmasından sonra mona lisa’nın eve dönme çalışmaları başladı. ancak louvre, savaş esnasında oldukça zarar görmüştü. almanlar, müzede kalan az sayıdaki eserleri yağmalamış ve galeriler bomboş kalmıştı. mona lisa 16 haziran 1945 yılında evine dönerken, louvre 1945 ve 1946 yıllarında ciddi bir tadilat görecekti. da vinci’nin dünyaca ünlü eseri ziyaretçilerle yeniden buluştuğunda ise tarihler 6 ekim 1947’yi gösteriyordu.

başta jaujard olmak üzere birçok kişi mona lisa’yı altı yıl boyunca korumak için olağanüstü çaba göstermişti. ekibin lideri jaujard, savaştan sonra onur madalyası ile ödüllendirilmiş ve ismi louvre üniversitesi giriş kapısına verilmiştir.

bugün, kurşun geçirmez bir camın ardında, yıllık 6 milyon ziyaretçi ile buluşan mona lisa, hayatta kalmasını işte bu parisliye borçludur.

Farkedmez 06 July 2019 09:21

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Eyfel Kulesi'ni Yıkılmaktan Kurtaran Alman General: Dietrich Von Choltitz
Sözlük yazarı "sonderbar", yıllardır Fransa'ya akın akın turist çeken yapı Eyfel Kulesi'nin yıkılmaktan son anda kurtulduğu hikayeden bahsetmiş.


fransa günümüzde yıllık 80 milyon turistle abd'nin önünde dünyanın en çok turist çeken ülkesi konumunu sürdürmektedir. dünyanın en çok turist çeken ülkesinde turistik olarak ne var derseniz herkesin aklına fransa denilince eyfel kulesi gelir. eyfel kulesi ise günümüzde var olmasını dietrich von choltitz isimli alman generale borçludur.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...6927512464.jpg

dietrich von choltitz isimli alman general hitler tarafından, paris'in almanların elinden müttefiklere geçmesinden 3 hafta önce paris valiliğine atanmıştır. müttefikler paris'e iyice yaklaştığında işgal öncesinde hitler tarafından aranarak tüm paris'i ve eyfel kulesini yıkarak paris'in müttefiklerin eline geçmesini engellemesi emrini almıştır. dietrich von choltitz verilen emre itaat etmeyerek "tarihe eyfel kulesini ve paris'i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum" diyerek şehre el sürülmemiş bir biçimde müttefiklere teslim ederek kendisi de teslim olmuştur.

bugün fransa'nın dünyanın en çok turist çeken ülkesi olması ve dünyanın en turistik figürü olan eyfel kulesine sahip olması choltitz isimli bir alman general sayesindedir. choltitz "paris'in kurtarıcısı" olarak bilinir. 1966 yılında öldüğünde cenazesi "fransızların" düzenlediği bir törenle defnedilmiştir.

Farkedmez 06 July 2019 09:22

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
II. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın Birleşik Krallık'ı Mütemadiyen Bombaladığı Dönem: The Blitz
Dünya tarihinin karanlık dönemlerinden biri... İnsanların metrolarda yaşamak zorunda kaldığı ve şehre bombaların aralıksız yağdığı bu dönemi aktarıyoruz.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...2182034592.jpg
St. Paul Katedrali, Londra / Fotoğraf: Imperial War Museum

the blitz, ikinci dünya savaşı sırasında birleşik krallık'ın almanya tarafından 7 eylül 1940 ile 16 mayıs 1941 tarihleri arasında aralıksız bombalandığı döneme verilen isimdir.

blitz, birleşik krallık çapında birçok kent ve kasabayı etkiledi. ancak asıl saldırı başkent londra'yı hedef aldı. 1941 yılının mayıs ayı sonunda 40 bini aşkın sivil ölürken bir milyondan fazla kişi evsiz kaldı.

hitler, 1941'de rusya'ya karşı saldırı başlatacağı güne kadar ingiltere'yi 7 eylül 1940 ile 16 mayıs 1941 tarihleri arasında neredeyse her gün bombaladı. blitz saldırılarının asıl amacı londra'yı düşürmekti. halk gece evlerinde saklanırken, gündüz yer altındaki metrolarda saklanıyordu.

ikinci dünya savaşı'nın başlamasından sonra hitler'in tam olarak alamadığı yerlerden sadece britanya kalmıştı. fransa zaten teslim olmuştu ve avrupa kıtası almanya'nın kontrolü altına girmişti. hitler büyük bir bombalama kampanyasıyla ingiltere'yi savaştan atmayı ya da işgale hazırlık için hava kuvvetlerini imha etmeyi planlıyordu.

hitler, 19 temmuz’da “ben britanya imparatorluğu’nu yıkmak istemiyorum. benimle barış yapın, pazarlığa oturalım” dedi ama ingilizler bu ültimatomu dinlemediler, savaşmaya devam ettiler.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...8258142167.jpg
Broadgate, Central Coventry, 1940 / Fotoğraf: Imperial War Museum

almanya ve ingiltere arasındaki savaş artık denizlere de taşmıştı
almanlar, deniz gücü olarak da ilginç bir şekilde ingilizlere üstünlük sağlıyorlardı. özellikle fransız limanlarını kullanmaları ingilizlerin atlantik’teki hakimiyetini bitiriyordu. ingilizlerin korkulu rüyası alman denizaltıları tam bir baş belası olmuştu. almanlar öylesine denizaltılar üretmişlerdi ki bu denizaltıları 200 metre derinliğe kadar inebiliyor, o basınca bile dayanabiliyordu. alman denizaltılarının en büyük düşmanı da ingiliz destroyerleriydi. denizaltıları takip eden destroyerler, deniz altıların üst hizasında durup sualtı bombaları atıyor, denizaltı mürettebatına adeta kabus yaşatıyorlardı. buradaki en önemli faktör sayı üstünlüğüydü. savaşın başlarında alman denizaltıları sayıca ingiliz destroyerlerine üstünlük sağlıyordu, fakat bu durum atlantik savaşı süresince değişecekti.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...8842827603.jpg
Güney Londra'da bir otobüs yıkıntısı. / Fotoğraf: Imperial War Museum

almanlar, ingiltere’nin masaya oturacağından emindi ama bu bir türlü gerçekleşmiyordu
en son şansları deniz aslanı adını verdikleri operasyondu. deniz aslanı operasyonu ingiltere’nin doğrudan işgal edilme operasyonuydu. fakat nazi generallerine göre bu hiç de karlı bir operasyon olmayacaktı. almanya'nın bunun için fazlasıyla harcama yapması, çok güç sarf etmesi lazımdı. bu nedenle de hiçbir zaman bu plan devreye alınmadı. almanlar, ingiltereyi ara verilmeyen bombardımanlarla psikolojik olarak çökerterek masada sonlandırmaya çalıştılar. belki de bu, nazilerin en büyük yanlışlarından birisiydi. çünkü eğer almanya deniz aslanı operasyonunda başarılı olup da ingiltere’yi işgal etseydi, abd dahi almanya ile masaya oturup ortak çıkar hesapları yapmak zorunda kalabilirdi.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...9648918509.jpg
Elephant and Castle metro durağında uyuyan insanlar, Kasım 1940 / Fotoğraf: Imperial War Museum

zaman geçtikçe ingiltere’nin direnişi sonuç vermeye başlıyordu
başta luftwaffe’nin üstünlüğüyle başlayan hava savaşı şimdi yavaş yavaş el değiştiriyordu. kraliyet hava kuvvetleri, luftwaffe’nin üstünlük kurmasına izin vermemişti. o dönemde kraliyet hava güçleri yeni yeni radar sistemlerini kullanmaya başlamıştı, alman uçaklarını 5 km öteden tespit edebiliyorlar ve buna göre önlem alabiliyorlardı. bu savaş dünya tarihine radarların kullanıldığı ilk savaş olarak geçti.

işgal için hem hava kuvvetlerinin hem de donanmanın daha güçlü olması gerekiyordu, fakat alman hava kuvvetleri bu şartı şu anda sağlamıyordu. ekonomik nedenlerin yanında, deniz aslanı operasyonu'nun devreye alınama sebeplerinden birisi de buydu aslında.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...0402665846.jpg
Londra Oxford sokağında dışarı dağılmış vitrin mankenleri. / Fotoğraf: Imperial War Museum

fakat yine de almanya psikolojik baskı yapıp blitz döneminde ingiltere’yi bombalamaya devam etti
hitler, ingiltere’nin hava kuvvetleri direncini bir türlü kırıp da ateşkese ikna edemiyordu. aslında bu nazilerin ii. dünya savaşı’ndaki ilk büyük yenilgisi ve savaşın seyrini değiştiren ilk direnişti. keza, bu direniş haziran 1941’e kadar sürdü. her ne kadar hitler umudunu ekim sonu gibi kesmiş olsa da haziran 1941'e kadar blitz dönemini devam ettirdi, savaşı artık psikolojik oynuyordu. öte yandan ingiltere de boş durmuyordu. kraliyet hava kuvvetleri, almanya semalarında dolaşıp almanya’nın stratejik noktalarına mermiler yağdırıyordu. tersaneler, fabrikalar, cephaneler. net bir üstünlüğün kurulamadığı bu savaş sonuç vermiyordu ve dışarıdan da balkanlara inen bir sovyet tehlikesi geliyordu. bu nedenle almanya, haziran 1941'de ingiltere'den tamamen elini eteğini çekmek zorunda kaldı.

bu süre zarfında ingilizler büyük başarılar elde ettiler. denizlerde gerçekleşen atlantik savaşı'nda ingiliz destroyerleri, alman denizaltılarına korku dolu anlar yaşattı. birçok denizaltı mürettebatı batan denizaltılarında yaşamını yitirdi.

blitz'in sonuna gelindiğinde yaklaşık 30 bin londra'lı ölmüş ve 50 bin kişi yaralanmıştı.

Farkedmez 06 July 2019 09:22

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Fahişelikten Korsanlığa Uzanan Acayip Bir Hayat Hikayesi: Ching Shih
Dünyanın en ünlü korsanlarından biri olan Çinli Ching Shih'in genelevden açık denizlere uzanan hikayesi.


ching shih'in tam olarak ne zaman doğduğu bilinmese de 1775 yılında çin'in guangdong eyaletinde doğduğu tahmin ediliyor. doğum adı shiı xiang gu'dur.

bir genelevde fahişe olarak çalışırken 'kırmızı bayrak filosu'nun komutanı zheng yi ile tanışır. tam olarak nasıl evlendikleri bilinmese de iki tür tahmin var ortada. birincisi; ching shih'in güzelliğini bir şekilde fark eden zheng adamlarından genelevini yağmalamasını ve ching'i kendisine getirmelerini ister. adamlar emredildiği gibi ching'i getirir ve evlenirler. ikincisi; geneleve gidip gelen zheng, ching'e aşık olur ve onunla evlenmek ister. ching bu evliliği bazı şartlarla kabul edeceğini söyler; onun filosunda aktif olarak çalışacaktır ve mallardan pay alacaktır. bir şekilde evlenirler ve filoyu beraber yönetmeye başlarlar. bunlar bir araya gelince ching'in stratejileri sayesinde ilk önce 200 gemiden 600 gemiye, daha sonra da 1700-1800 gemiye ulaşırlar.

1801'de başlayan bu başarılı birliktelik 6 yıl sonra 1807'de zheng'in ölümüyle son bulur ancak asıl bundan sonra ching gerçek bir korsan kraliçesi olur. çünkü bir daha fahişelik yaptığı yaşama dönemezdi. filonun ikinci komutanı chang pao'nun desteğiyle liderlik koltuğunu devralır. diğer korsan birliklerinden farklı olarak birçok yasa getirir. bir nevi korsan hükümeti kurmak ister. kadın olmasından mütevellit kadınlara karşı diğer korsanlara nazaran daha şefkatli olmuştur. mesela özellikle kadın tutsakların tedavisi için güçlü kuralları vardı.

yasalardan bazıları:

- çirkin kadınlar herhangi bir zarar görmeden serbest bırakılır.
- güzel bir tutsak kadını eğer filosundan bir korsan beğenirse onunla evlenebilir ama ona iyi davranmak zorundadır. aksi halde idam edilir.
- filoya sadakatsizlik yapan korsan idam edilir.
- tecavüz eden korsan idam edilir.
- kızıl bayrak filosunun kurallarından birini çiğneyen korsan idam edilir.
- filodan kaçmaya çalışan korsanın kulakları kesilir.

diğer korsanlara nazaran kuralları her zaman farklıydı. diğer korsanlar gibi yağmalayıp talan etmek yerine himayesi altına aldığı yerleri vergiye bağladı. çin hükümeti defalarca ching'e savaş açmasına rağmen her defasında ching'in mükemmel savaş stratejileri karşınında yenildi. çin hükümeti portekizli, hollandalı ve ingiliz gemilerinde de yardımlar alarak dener. yenemeyeceğini anlayınca af çıkarmaya karar verir.

ching, sahip olduğu tüm ganimetleri elinde tutması şartıyla affı kabul eder ve ikinci komutan chang pao ile evlenir ve bir oğlu olur. chang pao öldükten sonra kendi kumarhanesini açar ve öldüğü 1844 yılına kadar başında kalır. daha sonra oğlu devralır ve o da ölene kadar orayı kumarhane ve genelev olarak idare eder.

Farkedmez 06 July 2019 15:05

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Bir genç adam babasını öldürmekle suçlanıyor..Mahkeme jurinin karar vermesini istiyor ve filmimiz başlıyor. Herkes suçlu olduğunu düşünüyor yalnız bir kişi öyle düşünmüyor ve 11/1 başlıyor tartışmamız. Olayın basit olduğu ve gereksiz direttiği söylense de ona katılanlar da oluyor. Filmi hiç sıkılmadan izledim. Tek bir mekanda geçiyor ve gerçekten çok kızgınlar :) 8,6 puandan fazlasını bile hakettiklerini düşünüyorum.

Farkedmez 06 July 2019 15:05

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Apollon'un İlk ve Tek Aşkı Daphne'nin Talihsiz Hikayesi
Antik Yunan mitolojisine air bir destan olan Apollon ve Daphne'nin (Apollon ve Dafni) özeti.


daphne; nehir tanrısı peneus'un bakire kızı, güneş tanrısı, müzik ve şiir'in kompetanı apollon'un ilk ve tek aşkı.

apollon, dağda kırda dolaşırken venüs'ün oğlu cupid'i (eros) okuyla yayıyla oynarken görür. python'a karşı kazandığı zaferin tadı damağında, götü havada bir haldeyken, dur şu velede bi laf sokiim der kendi kendine ve şöyle der: "lan velet, hırt, o okla bizi mi vuracan len. bırak da o aletleri ellerine yakışanlar kullansın sen git de çelik çomak oyna."

e tabii eros da altta kalmak istemez çocuk da olsa tanrı çocuğu. o da şöyle karşılık verir: "apollo apollo! senin okların herkese atılabilir ancak benimkiler sadece sana özel olacak."


bu olaydan sonra eros gider iki tane ok yapar; biri sivri uçlu altından yapılan ve saplandığı mahlukatı kayıtsız şartsız karşısındaki kadına aşık eden, diğeri ise kör uçlu kurşundan yapılan ve saplandığı kişinin kalbini ebediyete kadar aşka ve sevgiye kapatan.

daha sonra gider altın olanı apollon'aa, kurşun olanı da daphne'ye saplar, yani atar. daphne'nin babası "canım daphne, bana bir damat ve çocuk borçlusun, artık evlenmenin zamanı gelmedi mi" diye sorar. daphne de "baba, bana anlayış göster çünkü ben diana gibi hiçbir zaman evlenmeyeceğim" der. bunun üzerine babası şöyle mırıldanır "zaten senin kendi yüzün bunu engelleyecek" der.

daphne, apollon'dan kaçtıkça apollon kovalar, taştan taşa seken daphne'ye haykırır:

"daphne, ben düşmanın değilim benden kaçma. ben jüpiter'in oğlu, güneş tanrısı apollon'um. benim oklarımdan daha ölümcül bir ok beni yaraladı, bitap durumdayım. ayağın kayıp düşeceksin ve tüm ilaç bilgeliğime rağmen benim yüzümden yaralanman, benim kalbimi de yaralayacak."

kaçmaktan sonunda yorulan daphne, babasını çağırır ve bu kovalamacadan onu kurtarmasını ister. derken daphne'nin kolları dallara, saçları yapraklara dönüşmeye ve ayakları da kök salmaya başlar. bunu gören apollon, ağaca sarılıp konuşmaya başlar:

"madem eşim olamıyorsun, benim ağacım ve sembolüm olacaksın. seninle tahtımı süsleyeceğim, arpımı işleyeceğim. kahraman romalı askerler, zafer dolu seferlerinden dönerken senin yapraklarından taçlar takacaklar ve senin yaprakların hiç solmayacak. yaprakların her zaman yeşil kalacak"

bu olaydan sonra apollon, söz verdiği gibi defne yapraklarını kişisel sembolü haline getirir.

Farkedmez 06 July 2019 15:05

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
İsraillilerin Casusların Tanrısı Olarak Adlandırdıkları Aşmış Mossad Ajanı: Eli Cohen
1965'te asılarak idam edilen Mossad ajanı Eli Cohen'in hikayesini Sözlük yazarı ''okyunus'' anlatıyor.

18 mayis 1965 tarihinde suriye'de asilarak idam edilen, casusluk dunyasinin (kim philby'i bile solda birakacak derecede) en sira disi karakteri olan, mossad ajani. hayat hikayesi; michael bar zohar'in cok ses getiren mossad adli kitabinin 'our man in damascus' bolumunde detayli bir bicimde anlatilir.

misir'da, eziyet goren yahudi aileleri el altindan ulkeden kacirmak gibi giristigi casusluk faaliyetleri sonucunda arkadaslariyla yakalanip hapse atilan, sonra sans eseri serbest birakilan ve bunun uzerine hayatini kurtarmak icin israil'e goc etmek zorunda kalan, iyi bir aileden gelen, fransiz koleji ve universite mezunu, bes dil bilen, misirli bir yahudidir kendisi. misir'da geride kalan 'israilli casuslar' olarak lanse edilen arkadaslari idam edilmistir keza. israil'e tasindiktan sonra eli cohen evlenmis, bir yuva kurmus ancak adapte olmakta sorunlar yasamistir cunku evini gecindirecek is bulamamaktadir. kendisine casusluk faaliyetlerine devam etmesi icin defalarca teklifte bulunan aman'in arzusuna en sonunda para kazanmak ugruna boyun egmistir. anlatilan hikayesi budur.


zaten o saatten sonra hayat hikayesi dudak ucuklatan, filmlerde bile esi benzeri gorulmeyen bir viraja girer. aman, derhal cohen'i teknik ve psikolojik alanlarda detayli bir bicimde egitir. iyi bir casus olabilmesi icin uzun donem avrupa'daki tum kentlere gonderip pesine adam takar, verilen gorevleri nasil icra ettigi konusunda hakkinda rapor tutulur. cohen, tum bu 'staj' gorevlerini tamamlarken de esine basit bir pazarlamaci oldugu yalanini soyler. testleri basariyla gecen cohen icin yeni bir kimlik, yeni bir hayat hikayesi, yeni bir aile yaratilir hemen. artik kendisi musevilerden nefret eden, beyrut dogumlu, kemal amin tabet isimli suriyeli bir araptir. zengin bir is adami olarak once arjantin sosyetesine girer ve bir sekilde yolu ulke idaresinde soz sahibi olan arap cemiyetlerle kesisir. kurdugu yakin iliskiler ve sactigi paralar sayesinde karsiliginda saglam referans mektuplari alir. gerisi artik suriye'ye yerlesmektir.

suriye'ye gelir gelmez, zengin bir muhitten malikane kiralar. referans mektuplari, sevimli kisiligi ve her gece boy gosterdigi cemiyet yemekleri sonunda meyvesini verir ve devlet kadrosundan kisiler ile yakin temaslar kurmaya baslar. devami corap sokugu gibi gelir. savunma bakani general mahmud jaber basta olmak uzere pek cok general, albay ve baas partisi'nin ust duzey liderleri, is adamlari, kodamanlar, sosyetik simalar bu paraya para demeyen arap is adaminin en yakin dostudur artik. yeri gelir ulkenin tepesindeki kisi olan general hafiz'in karisina kurkler, ac gozlu parti mensuplarina pahali arabalar, saatler, uckuruna duskun parti mensuplarina da hayat kadinlari ayarlar. tum kurdugu bu ag uzerinden edindigi bilgileri de her sabah sekizde malikanesinden israil'e verici yayiniyla mesaj olarak gonderir.


suriye'nin urdun nehrinin kollarini degistirip israil'i corak bir ulkeye donusturme projesini baltalayan kisidir kendisi. cunku projeyi yoneten, devletin adami muteahhit en yakin dostudur cohen'in. suriye ordusu'nun israil'e karsi ikinci cephe acma planlarini suya dusuren de kendisidir. cunku ordudaki dostlari bizzat eli cohen'i alip israil sinirindaki suriye mevzilerine goturup tahkimat ve siginaklari hatta gizli silah projelerini gormesine izin vermislerdir.

zaman icinde suriye mukhabarati ters giden bir durumun farkina varir, en nihayetinde. israil suriye'yi ne zaman bombalasa, koordinatlari milim sasmadan tam hedefleri tutturmaktadir. ustelik suriye hukumetinin geceden aldigi her karar, adeta dalga gecermis gibi sabahtan israil radyolarindan duyurulmaktadir. zaten eli cohen'in basini da israil'in bu asiri ozguvenden kaynaklanan, alayci kibiri yakar.


Suriye'nin en tepesinde, edindigi istihbarati birkac saat icerisinde israil'e telsizle ulastiran bir casus vardir. ama tum cabalara ragmen verici bulunamaz. 1965 yilinda sovyetlerden gemi ile, suriye ordusu'nun cag disi cihazlarinin yerini alacak bir konteyner gelir. yeni cihazlar konulur ve denetim icin butun ordu iletisimi 24 saatligine durdurulur. derin sessizlik ortasinda ciliz bir sinyal fark edilir, casus yayindadir. hemen adresin pesine dusulur ve eli cohen'in malikanesinden geldigi saptanir. kimse inanmak istemez, yanlislik oldugunu dusunur, konu hemen kapanir. ancak bir sonraki denetimde vericinin kaynagi yine ayni malikane cikinca 'cohen'in ruyasi' sona erer.

derhal derdest edilir, yakalanir, hapse atilir. insanlik disi iskenceler gorurken ulkenin en tepesindeki isimlerin yasadigi sok ve dehset tarifsizdir. zaten yakalandigi an eli cohen'in idam cezasi kesinlesmistir. konustugu takdirde, kirli iliskilerinin nihai kaynagi devletin en tepesindeki kisidir. ve devletin en tepesindeki kisi, bilerek ya da bilmeyerek ulkenin guvenliginden sorumlu en onemli sirlari ifsa ederek vatana ihanet etmistir.


zaten eli cohen'in mahkemesi bir tiyatrodur. savci yoktur, savunma avukati yoktur. mahkeme heyetinin baskani hem savci, hem sorguc hem de hakimdir. tek cumle soyler cohen'e: savunmani yurutecek birine ihtiyacin yok! satilmis basin senin tarafinda ve devrimin butun dusmanlari seni savunuyor!

tel aviv derhal devreye girer. elinde esir olan binlerce arap tutuklunun serbest kalmasi karsiliginda, eli cohen'in israil'e talebini 'rica' eder. yetmez, dunyanin dort bir yanindan af talepleri yagar. papa vi paul, bertrand russell, antoine pinay, belcika kralicesi elizabeth, ingiliz parlementosu'nun uyeleri, insan haklari dernegi, uluslararasi kizil hac imza kampanyalari yurutur. ama nafile. eli cohen 18 mayis'ta, gecenin bir yarisi canli yayinda idam edilir. naasi gunlerce meydanda asili bir bicimde sergilenir.


soz konusu general hafiz olunca, gerisi teferruattir. sanirim baas partisi; isledikleri onca suc, aldiklari onca rusvet ortaya sacilinca kendisine her sartta, her daim destek verecek bir %50'ye sahip olmadigindan oturu eli cohen'i sonsuza dek susturur. ve suriye hala bugun bile, eli cohen'in kemiklerini israil'in israrli taleplerine ragmen teslim etmez.

Farkedmez 06 July 2019 15:05

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Vatikan'la Ortaklaşa Günah Affı Dahi Satan Gelmiş Geçmiş En Zengin İnsan: Jakob Fugger
1459-1535 yılları arasında yaşayan, bankacılık ve tüccarlıkla uğraşan ünlü Alman Jakob Fugger, dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insanı olarak kabul ediliyor.


jakob fugger, amerikan wall street journal gazetesinin eski editörlerinden gazeteci greg steinmetz'e göre insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en zengin adamı. güncel ekonomiye uyarlandığı vakit, serveti 400 milyar dolara tekabül ediyormuş. diğer bir deyişle bill gates, warren buffet, carlos slim ve mark zuckerberg'inkilerin toplamından daha fazla.

greg steinmetz hayatını bu adamı araştırmakla geçirmiş. zira bu en zengin olduğu iddia edilen adam hakkında tarihi kaynaklar kısıtlıymış. bunun sebepleri kendisinin bir alman olması ve bu nedenle ingiliz metinlerde yer almaması, renkli bir karakter olmaması, namını yaşatacak katedraller yaptırmaması ve siyasete bulaşmamasıymış. ayrıca rönesans döneminde hiç bir sanatçıya destek vermemiş.

steinmetz "bankacılar perde arkasında çalışmaya alışkındır" diyor.


peki nedir bu adamı önemli yapan?
steinmetz'e göre gelmiş geçmiş en güçlü bankacıymış ve tarihte hiçbir bankacı onun kadar güce ve nüfuza sahip olmamış.

steinmetz, "fugger ispanya kralı 1. carlos'un 5. şarlken olarak roma germen imparatoru seçilmesi için rüşvet dağıttı. 5. şarklen yeni dünya'yı sömürgeleştirdi. tahta o geçmeseydi, tarih aynı olmazdı" diyor.


icraatlarından bahsetmek gerekirse
- verdiği krediler karşılığında maden çıkarma hakları elde etti ve bakır ile gümüş ticaretini tamamen eline geçirdi.

-baharat ticaretine de girişti. bir nevi kapitalizmin kurucusu oldu.

-bilginin önemini keşfetmiş ve bilgiye rakiplerinden önce erişmek istemiş. bu yüzden farklı şehirlerdeki siyasi ve ticari faaliyetler hakkında bilgi getiren ulaklara para ödemiş. böylece fugger bülteni kurulmuş. -bazı kaynaklarda bu durum dünyanın en eski gazetesi olarak kabul görüyormuş.

-orta çağ döneminde katolik kilisesi faizi tefecilik olarak gördüğü için izin vermiyormuş. ancak fugger aynı zamanda müşterisi olan papa 10. leo'yu bağlamış (nasıl bağladığı meçhul) ve bankasına para yatıran müşterilere % 5 faiz ödemeye başlamış. tabi ki aylık değil, yıllık. (papa nasıl müşterisi oluyor diye merak edenler olacaktır. sanırım parasını muhafaza etme karşılığında fugger belli bir ücret alıyor.)

-macellan'ın dünyanın etrafında dolaştığı yolculuğun masraflarının önemli kısmını bu zat karşılamış.

-kristof kolomb'un hindistan'a niyet edip, amerika'yı keşfetmesine ve hazin son ile karşılaşmasına sebep olan seyahatin masraflarında da fon sağlamış.

belki de en enteresan işi
vatikan'la ortaklaşa günahların affını satıyorlarmış. bunu st. pietro katedrali'nin inşa masraflarını karşılamanın bir yolu olarak papa leo'ya önermiş. (martin luther bu uygulamaya karşı çıkarak reformun fitilini ateşlemiştir.)

Farkedmez 06 July 2019 15:06

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Makat ameliyatını izlemek için soyluların birbirini ezdiği Kral: XIV. Louis

Fransa Kralı XIV. Louis kibrin adeta vücut bulmuş haliydi. Yazıyı okuyun, ne demek istediğimi anlayacaksınız.


Tarih şimdiye kadar pek çok kibirli lider gördü. Ancak hiçbiri Fransa’da 72 sene hükümdarlık yapan (Bu Avrupa için bir rekordur) XIV. Louis’i geçemedi. Bu adam öylesine büyük bir egoya sahipti ki devleti, kendisinde somutlaşmış olarak görüyordu. Ancak o nasıl bir devletse kısa boyundan dolayı 21 cm topuklu ayakkabı giymek zorunda kalıyordu.

Kral, hükümdarlık süresi boyunca siyasetin ve toplumun her bir köşesine müdahale etti. Din işlerinden ağaç bakımına kadar her konuda fikir sahibiydi. Her şeyi en iyi o biliyordu. Bu sebeple de toplumsal muhalefete hiç gerek yoktu. Ona göre halkın kendisi gibi bir hükümdara ne yapacağını söylemesi devletin başına gelebilecek en büyük felaketti.

Bir teşhir malzemesi olarak Kral

Kral ayrıca kendisini bir teşhir malzemesi haline getirmişti. Şöyle ki şanslı bir azınlık, dünyanın en büyük “mucizelerinden” biri olan XIV. Louis’i sabahtan akşama kadar izleme olanağı bulabiliyordu. Ayrıca kendisinde Tanrı kompeksi de vardı. Kral, Pazar günleri kiliselerde kürsüden haça doğru eğilerek ibadet ederdi. Halk ise kürsünün aşağısında, Kral’a doğru eğilirdi. Yani şu rahatça söylenebilir ki Kral, Tanrı’ya tapınırken halk da Kral’a tapınmak durumunda kalıyordu.

Tahmin edebilirsiniz ki Kral’ın bu tutumu soylular arasında “dalkavuklar” sınıfının doğmasına yol açtı. Kral’ı övmek ve onu bulutların üzerine çıkarmak Fransız aristokratları için başlı başına bir hedef, hatta bir kariyer hedefi haline geldi. Bu dalkavuklar ordusu, o zaman ortaya epey absürt bir tablo çıkarmıştı.

Yalama ve yağlama sanatı

Peki neydi bu soyluların çıkabildiği en son mertebe? Örneğin Kral’ın gömleğini tutmak, bir mumla gideceği yolu aydınlatmak ya da bir av gezisinde onun yanında yer alabilmek çok büyük onurlardı. Bu durum o kadar tuhaf bir hal almıştı ki XIV Louis bu işten hazineye para sağlayabileceğini keşfetti. Anlamsız birçok unvan yaratan Kral, bunu yarım akıllı soylulara pazarlamaya başladı ve bu işten çok para kazandı.

Devlette aklı başında insanlar da vardı elbette. Örneğin Maliye Bakanı Demarets Kral’dan daha çok anlamsız unvan yaratılması emrini alınca “Bunları kim alır?” diye sormuştu. Aldığı yanıt ise şuydu: “Kral bir unvan yarattığında, Tanrı onu alacak bir salağı hemen yaratır” Evet, gerçekten de Kral her uyduruk bir unvan yarattığında birçok aristokrat isimlerinden önce bu unvanın okunması için birbirlerini yemeye başlıyordu.

Bir makat ve yüzlerce kıl


Kral saati sorunca “Majesteleri saat kaç olsun istiyorsa” diyen ve karakter namına pek bir numaraları olmayan bu “soylular” bana göre zirve noktasına Kral’ın makatından ameliyat olacağı kesinleşince eriştiler. Zira Kral’ın makatındaki irinin temizlenmesi için yapılacak ameliyata girmek, onlar için çok büyük bir olay olmuştu. Hatta bazıları hiçbir problemleri olmadığı halde Kral’ın olduğu ameliyatın aynısından olmak için doktorlara yalvarmıştı.

Peki sonra ne oldu? Büyük Kral XIV. Louis de tıpkı ondan öncekilere olduğu gibi hayatını kaybetti. Bir zamanlar halkın tapınmasını istediği vücuduna solucanlar ve çiyanlar doldu. Geride kalan soylular ise 74 sene sonra, Fransız Devrimi’nde giyotini boyladı. Her doğan güneş gibi “Güneş Kral" da birgün battı.

Farkedmez 06 July 2019 15:06

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Hırs ve şehvet dolu bir kadın: Rus Çariçe Katerina

Tarihin gördüğü en ilginç figürlerden biri olan Katerina’nın hareketli hayatı eminim ki sizi epey şaşırtacak.


Tarihte şüphesiz pek çok büyük kadın hükümdar var Ancak pek azı Çariçe Katerina kadar başarılı oldu ve adını tarihe altın harflerle yazdırabildi. II. Katerina her şeyiyle farklı bir liderdi. Onun hükümdarlığı sırasında Rusya, bugünkü Fransız topraklarına eşit derecedeki bölgeyi ilhak etti. Ayrıca şahsına münhasır karakteri onu diğer kadın liderlerden ayrı bir kategoriye koydu.

Mesla II. Katerina İngiltere kraliçeleri gibi bekareti ile övünme amacında olmadı. Onun yerine Çariçe olmanın ona verdiği tüm özgürlükleri sonuna kadar kullandı ve kitap sayfası çevirir gibi sevgili değiştirdi. Rusya’nın en önemli hükümdarlarından biri olmasına rağmen aslında Alman kökenliydi. Hatta Rusya’ya gelene kadar Ortodoks bile değildi!

Kılıçtan da anlıyordu estetikten de
Çariçe daha önce de söylediğim gibi Rusya’nın topraklarını başarılı bir biçimde genişletti. 34 senelik hükümdarlığı boyunca tam 518.000 km²'lik alanı, Rus toprağı yapmayı başardı. Osmanlı ile de birçok kez karşı karşıya geldi. Kendisi Kırım'ı Osmanlı’dan koparmayı başaran hükümdar oldu. Bunun Osmanlı üzerindeki sembolik etkisi epey büyüktü. Zira ilk defa Müslüman bir tebaa Hristiyan bir ülkeye veriliyordu.

Bunun yanında Çariçe Lehistan’ı (Lehistan bölgesi ancak I. Dünya Savaşından sonra Polonya adıyla tekrar bağımsız olabildi), Ukrayna’yı ve Beyaz Rusya’yı topraklarına kattı. Ayrıca düşünce dünyası da epey zengindi. Zira kendisi Voltaire’e adeta tapardı. Aydınlanma düşüncesinin sıkı bir takipçisi olan Katerina, zamanın ünlü düşünürleriyle sık sık mektuplaştı.


Böylesi bir hükümdarın sanata ilgisi olmaması da düşünülemezdi elbette. Nitekim kendisinin sanat aşkı da epey yoğundu. 1764 yılında Avrupa’dan 250 adet sanat eserini satın aldı ve onları St. Petersburg’da Hermitage Müzesi'nde sergiletti. Bugün bu müzenin dünyanın en büyük ve tarihi müzesi olması onun sayesindedir.

Femme Fatale
Özel hayatı ise onu olduğundan çok daha ilginç bir kişi yapıyordu. Şöyle ki Çariçe, Kocası III. Petro’dan kurtulduktan sonra büyük bir şehvetle sevgili tüketmeye başladı. Hatta bir mektubunda “Benim kara talihim, kalbimin bir saat bile aşksız kalamaması" bile diyecekti. Kendisi daha çok esprili ve zeki erkeklerden hoşlanıyordu. Ancak sadece bu ikisi yetmezdi. Çariçe’nin yatağına girmek için ayrıca bir de soylu olmak gerekiyordu.

Kendisinin gözdesi ise generallerinden biri olan Grigory Potemkin’di. Potemkin, iri yarı, cüretkâr ve provokatifti. Kıvrak zekasını keskin diliyle birleştirmiş ve Katerina’yı kendisine hayran bırakmıştı. Ancak Çariçe önünde sonunda ondan da sıkıldı. Potemkin bunun farkına vardı ve artık Katerina’nın sevgilisi olarak değil, ona uygun soylu erkekler arayan bir ara bulucu olarak hizmet etmeye başladı.


İşin ilginç yanı Rus soylular için Katerina’nın sevgilisi olmak başlı başına bir kariyer hedefi oldu. Örneğin Çariçe’nin sevgililerinden Zavadovski bu ilişki sonucunda 50,000 ruble ikramiye, 5000 ruble aylık maaş ve Ukrayna’da 4000 serf almıştı. Hatta Katerina eski sevgilisi Kont Stanislas’a Polonya tacını verecek kadar ileri gitmişti!

Büyük Katerina mı “taçlı fahişe” mi?
Bu anlattıklarım elbette biz normal insanlara bayağı bir tuhaf ve abartı gelecektir. O dönemde bir kadının cinselliğini bu kadar açık bir şekilde yaşaması pek görülmüş bir şey değildi (Hala da öyledir). Ancak geniş bir pencereden bakarsak, Katerina sıradan bir erkek monark gibi davrandı. Onun yaptıklarının aynısını birçok erkek Kral veya Sultan yapmış, ancak hiçbirine “Atla ilişkiye girerken öldü” gibi çirkin iftiralar atılmamıştı.

Son olarak Katerina’nın karakterini en iyi şekilde anlatan bir anekdotla yazımı bitirmek istiyorum. Çariçe’nin en yakın arkadaşların biri olan büyük Voltaire, Büyük Katerina’yı tutarsız ilişkileri sebebiyle nazik bir şekilde uyarır. Katerina bu eleştiriyi reddeder ve kendisinin kesinlikle sadık olduğunu söyler. Voltaire bu cevaba şaşırır ve “Kime?” diye sorar. Katerina ise şöyle karşılık verir: “Güzelliğe elbette, beni güzellik cezbeder”

Farkedmez 06 July 2019 15:06

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
İsyancı yeniçerilerle beraber kendini de havaya uçuran Alemdar Mustafa Paşa


Tarihimizin gördüğü en ilginç karakterlerinden biri olan Alemdar Mustafa Paşa’nın ilginç hayat hikayesi

Osmanlı tarihi gerçekten inanılmaz olaylarla ve kişiliklerle doludur. Bunların en gariplerinden biri de şüphesiz Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümü ve akabinde onun ölümüne yol açan yeniçerilerin başına gelenlerdir. İddia ediyorum bu olay, siyasetin ne tür sürprizlere gebe olduğunu gösteren en önemli örneklerinden biridir. Yazının sonuna kadar sabredip okuyun. Ne demek istediğimiz anlayacaksınız.

Hotin’den İstanbul’a

Alemdar Mustafa Paşa bugün Ukrayna sınırları içinde bulunan Hotin Şehrinde, 1755 yılında dünyaya gelmiştir. Mustafa Paşa, III. Selim’in öldürülmesinden sonra kargaşa içinde olan İstanbul’a kendisine bağlı orduyla gelmiş ve düzeni sağlamıştır. Daha sonra Osmanlı Devleti’nde büyük reformlar yapacak II.. Mahmud’un tahta oturmasını sağlayarak imparatorluk tarihinde önemli bir rol oynamıştır.


II. Mahmud tahta oturduktan sonra Alemdar Mustafa Paşa sadrazam olmuştu. O dönemde Osmanlı devletinde iç karışıklar baş göstermekteydi. Anadolu ve Rumeli yakasındaki ayanlar merkezi otoriteyi yok sayıyor ve adeta bir derebeyi gibi davranıyordu. Alemdar Mustafa Paşa ilk olarak bu sorunu çözmeyi kendine görev bildi. Ancak çözümü kanda aramayacaktı.

Kılıç değil kalem!

Paşa kendinden önce gelen sadrazamların genelde gittiği yol olan güç kullanmak yerine diplomatik hamleleri tercih etti. Merkezi otoriteyi tanımayan ayanları İstanbul’a davet etti ve Osmanlı tarihinde ilk defa örneği görülen bir metin olan Sened-i İttifak’ı kaleme aldı ve padişaha tasdik etti. Bu belge merkezi otoriteyi zayıflattığından II. Mahmut’un pek hoşuna gitmemişti. Ancak bu ayanların II. Mahmut’un otoritesine saygılı olmayı taahhüt ettikleri gerçeğini değiştirmiyordu.

https://storia-prod-be.akamaized.net...eg/resize/760x
En reformcu padişahlardan II. Mahmut yeniçeri ocağını kaldırmıştı

Alemdar Mustafa Paşa bundan sonra imparatorluğun düzenli bir orduya ihtiyacı olduğunu hissederek bu sorunu çözmeye çalıştı. Çözümü ise III. Selim döneminde dağıtılmış olan Nizam-ı Cedit ordusunun etrafa dağılmış subaylarını toplamada buldu. Fakat yeniçerilerin tepkisinden çekindiğinden dolayı yeni ordu, yeniçerilerin bir bölüğü olan Sekban bölüğünün içinde Sekban-ı Cedit ismiyle kuruldu.

Gerek idareyi tek başına ele alması gerekse Sened-i İttifak’ı padişaha kabul ettirmiş olması Alemdar Mustafa Paşa’nın düşmanlarını günden güne arttırıyordu. II.. Mahmud, Mustafa Paşa’nın otoriter tavrından ve tahtının vesayet altında olmasından dolayı son derece rahatsızlık duyuyordu. Yeniçeriler ise yeni kurulan Sekban-ı Cedit ordusundan dolayı çoktan paşaya diş bilemeye başlamışlardı. Ülke son sürat yeni bir isyana doğru sürükleniyordu.

Kazan kaynamaya başlıyor

Bunların üzerine Alemdar Mustafa Paşa lüks içinde yaşaması ve adının rüşvet skandallarına karışması sebepleriyle halkın desteğini de kaybetti. Ayrıca fiili hizmet şartının ulema sınıfı içinde zorunlu sayılacağı dedikodusuyla birlikte din adamlarının desteği de kayboldu. Giderek gerilen başkent sonunda bir yeniçeri isyanına daha sahne oldu. Olacaklar ise dünya siyasi tarihinde ayrı bir başlık hak edecek kadar tuhaftır.

İsyancılar Alemdar’ın konağını bastı. Sonunda kurtuluş çaresi kalmayan Alemdar Mustafa Paşa tarihte çok az kişinin yapmaya yüreği yettiği bir şeyi yaptı. Konağının cephaneliğini gitti ve bir meşaleyle havaya uçurarak kendisiyle birlikte 500 civarında yeniçeriyi de götürerek intihar etti. II. Mahmut böylelikle iktidarını daha da sağlamlaştırmış olacaktı. Ancak kaderin garip cilvesi olarak kendisine bu iyiliği yapan yeniçerileri tamamen imha edecekti.

Farkedmez 06 July 2019 15:06

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Hırsın vücut bulmuş hali Merzifonlu Kara Mustafa Paşa neden boğduruldu?

Osmanlının yaşadığı en büyük felaketlerden olan bu olaya yakından bakalım.


Tarihimizdeki en büyük felaketlerden biri kuşkusuz II. Viyana kuşatmasının bozguna uğramasıdır. Hatta bu felaket sadece bizim için değil, bütün bir İslam coğrafyası için bir felaket sayılabilir. Zira o tarihten yüzyıllar önce Kuzey Afrika’dan İspanya’ya hücum eden Emevi ordularından sonra, Avrupa’nın kalbine hançeri saplamaya en çok yaklaşan ülke Osmanlı olmuştur. Ancak bu Kızılelma II. Viyana Kuşatması ile düşmüştür. Şunu çok net bir şekilde söyleyebilir: Eğer bu kuşatma başarıyla sonuçlansaydı Avrupa şu anda çok daha farklı bir yer olacaktı ve ordunun başındaki komutan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarih kitaplarımızda sadece bu savaştaki rolüyle hatırlanmayacaktı.


Dipten tepeye bir başarı hikayesi

II. Viyana kuşatması demek Merzifonlu Kara Mustafa demek arkadaşlar. Bu sebeple bu konuyu kuşatma merkezli değil bu paşayı merkeze alarak yazacağım. Bu adamla ilgili bilmeniz gereken ilk şey kendisinin dipten gelen bir insan olduğudur. Adından da anlayabileceğiniz gibi memleketi Amasya’nın Merzifon yöresidir. Babası yörenin tanınmış sıpahilerinden biri olan Oruç Bey’dir. Ancak kendisi IV. Murad’ın Revan seferi sırasında şehit olmuştur. Bunun üzerine zamanın sadrazamı Köprülü Mehmet Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa’yı himayesine alıp oğullarından ayırmamıştır. Hatta daha sonra kızıyla evlendirmiştir.

Şahsen bu paşanın karakterini Enver Paşa’ya inanılmaz benzetiyorum. Çünkü ikisi de dipten gelip tepeye çıkmışlardır. Ve en önemlisi belki de bu sebepten ötürü içlerinde bitmek tükenmek bilmeyen bir kendini kanıtlama isteği vardır. Bu da bu insanları inanılmaz hırslı ve gözü kara yapmıştır. Ne düşünürsünüz bilmem, ancak bu iki devlet adamının da felaketlerle anılması (Sarıkamış felaketi ve II. Viyana kuşatması) bir tesadüf mü sizce?

Büyük hırslar büyük ihtirasları doğurur

Belki inanmayacaksınız ama Kara Mustafa Paşa sefere çıkarken aslında hiç kimsenin kafasında Viyana yoktu. Padişah IV. Mehmet, onu Viyana’yı almak için değil, Yanık ve Komaron kalelerini zapt etmek için göndermişti. Ancak sadrazam özellikle Reisülküttap Mustafa Efendi’nin de telkinleriyle bu kararını değiştirdi.

Yolda kurulan savaş meclisinde toplanan kurmaylarına bu kararını açıkladığında toplantıda müthiş bir sessizliğin olduğu söylenir. Ancak sadrazamın kininden ve öfkesinden korkan kurmayla bu plana karşı çıkmaktan korkar. Aralarında sadece belki de en yüreklileri olan Kırım Hanı Murad Giray Han bu plana muhalefet eder, ancak sadrazamın kararı değişmez.

Peki Reisülküttabın telkinlerini saymazsak sadrazamın bu karar değişikliğinin sebepleri nelerdi? Daha önce de belirttiğim gibi Kara Mustafa Paşa inanılmaz hırslı ve gözü kara bir kişiydi. Sıradan bir asker çocuğu olarak geldiği dünyaya hiç silinmeyecek bir iz bırakmak istiyordu. Bu sebeple daha önce Kanuni Sultan Süleyman gibi bir Mareşal’in çevirip alamadığı bir şehri fethetme düşüncesi onu kendinden geçiriyordu. Viyana’yı kafasına koyan sadrazam bu amaç için padişahın lafını bile çiğnemeyi göze almıştı. IV Mehmet, sadrazamın Viyana’ya gitmesi sonucu duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirmişti: “Kasdımız Yanık ve Komaron kaleleriydi. Viyana dilde yoktu. Paşa ne tuhaf saygısızlık edip bu sevdaya düşmüş. Şimdi Allah kolay getirsin. Lakin önceden bildirseydi, rıza vernezdim”.


Rakip sahaya çıkmak istemiyor!

Sadrazamın bu savaş ihtirasına rağmen karşı taraf Avusturya kesinlikle savaşma taraftarı değildi. Hatta Osmanlı ve Avusturya arasında ateşkes sağlayan Vasvar Antlaşması’nı uzatmak istiyorlardı. Bunun için Kont Albert de Caprara İstanbul’a gönderilmişti. Hatta kayıtlara göre Kont şöyle demiştir: “İslam şeriati üzere boğazına bez bağlayıp aman dileyene kılıç olur mu? Üzerine sefer caiz midir?” Bu örnek ayrıca Katolik dünyasındaki Türk korkusunu da gözler önüne sermiştir. Öyle ki bu korku ve endişe sebebiyle bir Avusturya Kont’u olası bir savaşı engellemek için şeriat kurallarını bu kadar ince öğrenmek durumunda kalmıştır.

Ancak Avusturya’nın tüm bu çabaları sonuçsuz kalmıştı. Bunun üzerine her devletin yapacağı gibi Avusturya, Osmanlıya karşı bir ittifak kurma girişimlerine başlamıştı. Katolik ülkeleri Osmanlı tehlikesi baş gösterdiğinde genelde ilk başta Papa’lığa giderdi. O zaman da olaylar bu şekilde ceryan etmiş, İmparator Papa’nın huzuruna çıkıp bir Hristiyan ittifakının kurulması için Papa’dan aman dilemişti. Bunun sonucunda Lehistan’la askeri ittifak kurulmuş, ayrıca Avrupa’nın birçok yerinden gönüllüler Viyana’ya sevk edilmişti.


Bir musibet bin nasihat

Savaşı baştan sona anlatmaya gerek yok. Gelin biz daha çok bu kuşatmanın neden başarısız olduğu konusuna yoğunlaşalım. Sadrazam kuşatmayı kurarken kafasında “Ne olursa olsun bu şehri almalıyım” düşüncesi yoktu. Yani şehri yakıp yıkmak istemiyor, bir bütün olarak ele geçirmek istiyordu. Bu sebeple kuşatmayı oldukça ağırdan aldı. Bu da Jan Sobiesky’nin Viyana’ya yardıma gelmesi için zaman kazandırdı. Ancak hatalar burada bitmedi. Yardım ordusu geldikten sonra meydana gelen meydan savaşında, sadrazam oldukça az sayıda askeri düşman ordusu üzerine göndermişti. Buradaki amacı kuşatmanın bozulmasını engellemekti. Fakat bunun büyük bir hata olduğu sonradan ortaya çıktı. Bunun yanında ateşli silahlar konusunda Avusturya ordusunun Osmanlı’dan çok daha üstün durumda olması da işin tuzu biberi oldu.

Evet Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kuşatma sırasında çok yanlış kararlar verdi. Ancak şunu itiraf etmeliyiz ki şans da onun yanında değildi. Şöyle ki İstanbul’un fethinde rüştünü ispat eden önemli bir lağımcı teşkilatı vardı. Bu lağımcılar alttan surlara kadar tünel kazarlardı. Surlara ulaştıktan sonra ise tüneli barutla doldurur ve patlatırlardı. Bunun sonucunda da surlarda büyük gedikler açılır ve ordu buralardan şehre girerdi. İşte bu taktik Viyana kuşatmasında da kullanılmak istendi ancak bir fırıncı her şeyi bozdu. Ekmek yaparken yer altındaki lağımcıların seslerini duyan fırıncı hemen askerlere haber verdi ve Avusturya askerleri bu lağımları patlattı. Eğer o fırıncı bu durumu fark etmeseydi her şey çok farklı olabilirdi…

Kazanırsan kahraman olursun, kaybedersen kafan gider

Günümüzde bir bakan başarısız olursa görevinden alınır ya da istifa eder. Ancak o zamanlarda bir paşa başarısız olursa kafası giderdi. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa için de farklı olmadı. IV. Mehmet bu felaket sonucu sadrazamın ölüm emrini verdi. Bundan tam 334 sene önce, 25 Aralık 1683 yılında kudretli sadrazam boğduruldu. Daha sonra cenaze namazı kılındıktan sonra kafa derisi yüzüldü ve IV. Mehmet’e gönderildi. Kafatası ise Belgrad’da bir caminin avlusuna defnedildi. Belgrad Avusturya’ya kaybedilince bu cami kiliseye çevrildi ve orada görev yapan keşişler kafayı Leopold Graf Kollonitsch’e teslim etti. Birçok sergide ve müzede sergilenen kafatası günümüzde etik olarak uygun görülmediğinden bir yerlerde sergilenmiyor.

Tarih bize şunu öğretmiştir ki başarı her zaman azimli, fakat nerede durmasını bilen dikkatli liderlerle birlikte olmuştur. Örneğin daha önce belirttiğim gibi Enver Paşa’nın 17. Yüzyıl versiyonu olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ihtirasının esiri olmuş ve hem ülkesini hem de kendisini büyük bir felakete sürüklemiştir. Bunun sonucunda da tarih sahnesinden başarısız bir sadrazam olarak inmiştir. Unutulmamalıdır ki tarih “Çekiçleri “değil “Neşterleri” yüceltir.

Farkedmez 06 July 2019 15:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Osmanlı'nın en pembe yalanlarından birinin sahibi Sokollu ve İnebahtı Felaketi

Takvim yapraklarını birkaç asır geri alalım. Mesela 438 yıl önce ne olmuştu hatırlamak ister misiniz? En ünlü sadrazamlardan Sokollu Mehmet Paşa, derviş kılığındaki biri tarafından şehadet şerbeti içirilmeye zorlandı. Ünlü paşa kalbindeki bıçak yarasından dolayı hakkın rahmetine kavuşacaktı.

Osmanlı İmparatorluğunda sadrazam olmak onur verici olduğu kadar zor bir görevdi. Dile kolay Osmanlı tarihinde tam 44 tane sadrazam idam edilmişti. Kısaca şunu söyleyebiliriz: Eğer sadrazamlık görevine layık görüldüyseniz sizin için sevinmeli miyim bilemedim. İşi berbat ederseniz görevden değil, kelleden olursunuz.

Bu yoğun iş stresini kaldıran sadrazamlardan biri de hiç şüphesiz Sokollu Mehmet Paşa’dır. Kendisi devlet işlerinde oldukça kritik bir dönemde etkinliğini arttırmıştır. Doğanın kanunudur: Güçlü bir lider öldüğünde arkasında bir otorite boşluğu bırakır. Bu tür durumlarda eğer yetenekli ve tecrübeli devlet görevlileri yoksa devlet bekası tehlikeye girer.

İşte Kanuni Sultan Süleyman öldükten Devlet-i Aliyye’nin hali buydu. Kudretli ve otoriter bir padişah olan Kanuni, tahtını hiç güven vermeyen ve zevk alemlerine düşkün oğlu 2. Selim’e bırakmıştı. Zor zamanlar güçlü insanları, güçlü insanlar rahat zamanları, rahat zamanlar ise zayıf insanları yaratırmış. 2. Selim de bu rahat zamanda büyüyen bir adamdı. Sonucu da Osmanlı’nın başına gelen en büyük felaketlerden biri oldu.

Kıbrıs'ın fethi işleri karıştırıyor

Sokollu Mehmet Paşa’nın 2. Selim döneminde sadrazamlık yapması Osmanlı için büyük bir şanstı. Çünkü kendisi her şeyden önce tecrübeli ve rasyonel yapıda bir devlet adamıydı. Osmanlı’nın bir deniz imparatorluğu olduğunun farkındaydı ve hamlelerini buna göre atıyordu. Gerçek şu ki 16. yüzyılda ana ticaret denizi Akdeniz’di. Bu sebeple Akdeniz’e hâkim olacak güç, tüm ticaret yolları üzerinde söz sahibi olacaktı (Bu ticaret yolu daha sonra Atlantik Okyanusu'na kayacak ve Osmanlı’nın çöküşü hızlanacaktır).

Bu gerçeğin farkında olan Sokollu, devletin Akdeniz’deki otoritesini sarsacak her türlü hamleden uzak duruyordu. Fakat bu konuda 2. Selim’i bir türlü ikna edemedi. 2. Selim, Osmanlı’nın "ezeli rakibi" Venedik’e karşı bir hamle yapmak istiyordu. Amacı büyük düşmanı yaralamak ve babasının izinde olduğunu herkese göstermekti. Bunun için seçtiği yol ise Kıbrıs’ın fethinden geçiyordu.

Sokollu Mehmet Paşa bu işgale en başından beri karşı çıktı. Çünkü Venedik’in elinde olan Kıbrıs ilhak edilirse, Osmanlı çok büyük bir haçlı ordusuyla karşı karşıya kalabilirdi. Fakat ne kadar dil döktüyse de lafını dinletemedi. Kıbrıs 1571’de Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedildi.

Papalık devreye giriyor

Hazır olun, asıl macera bundan sonra başlıyor. 2. Selim’in bu hamlesini tahmin eden Venedik, soluğu hemen Papa’nın yanında alıyor. Hristiyanlığın tehlikede olduğu, şimdi harekete geçilmezse Osmanlı’nın nasıl tüm Avrupa anakarasını işgal edip Roma’ya hançerini saplayacağını bir güzel anlatıyor. Papa ikna olup ittifakın çatısı olma teklifini kabul ediyor.

Haçlı orduları Osmanlı’ya karşı hiçbir zaman dikiş tutturamamıştır. Bunun başlıca sebeplerinden biri, ittifaka katılan devletlerin hiçbir zaman elit birliklerini göndermemesi olmuştur. Bu oldukça doğal bir durum. Çünkü feodal Avrupa 16. yüzyılda tam bir cadı kazanıydı. Bir devletin içinde irili ufaklı birçok hanedan bulunmaktaydı ve hanedanlar sürekli rekabet içerisindeydi. Bu rekabette zayıf kalmak istemeyen kral ve kraliçeler de ordularını her zaman kudretli tutmak için sadece zayıf birliklerini haçlı ittifakına dahil etmiştir.

İnebahtı Deniz Savaşı da görece aynı koşullara sahipti. Fakat bu sefer İspanya, oyunu değiştiren kilit aktörlerden biri olacaktı. Avrupa’nın en güçlü devleti diyebileceğimiz İspanya, Akdeniz politikasında daha saldırgan bir duruş almaya hazırlanıyordu. Osmanlı’nın Kıbrıs’ı fethi ve Papa’nın bu konuda agresif davranması eline büyük bir koz vermişti. Ana amaç, Kuzey Afrika’daki Osmanlı etkinliğini azaltmak ve yerine geçmekti. Öte yandan Osmanlı ile iyi ilişkilere sahip olan Fransa ittifak kuvvetlerine katılmamıştır.


Osmanlı cephesinde ise vaziyet iyi değildi. O zamana kadar Akdeniz’de dişine göre bir rakibi olmasa da Barbaros Hayrettin Paşa’nın ölümünden sonra donanma iyiye gitmemişti. Kaptan-ı Deryalığa aslında bir kara askeri olan ve deniz savaşı tecrübesi olmayan Müezzinzade Ali Paşa’nın atanması işin tuzu biberi oldu. Bunun yanında Barbaros Hayrettin Paşa’nın eski öğrencilerinden Turgut Reis de, eski Kaptan-ı Derya Sinan Paşa ile olan anlaşmazlıkları sonucu denizden uzaklaştırılmıştı.

İddaa'cıları yatıran savaş

Sonunda olanlar oldu ve Osmanlı belki de Türk denizcilik tarihinin en büyük yenilgilerinden birini aldı. Savaş sırasında bu sonucu doğuran iki önemli gelişme gerçekleşti. Bunlardan biri komuta gemisinin düşman filosu tarafından erkenden tespitiydi. İkincisi ise İspanyol gemilerinin top menzil kapasitesinin iyi hesaplanamamış olmasıydı. Savaş sırasında yeri hemen tespit edilen Müezzinzade Ali Paşa’nın gemisi yoğun top ateşine maruz kaldı ve komutan oradıkça hayatını kaybetti. Yanındaki kurmaylardan Ali Paşa ise oğulları ile birlikte esir düştü.


İnebahtı Osmanlı için tam bir hezimetti. 200’den fazla Osmanlı kadırgası tamamen yok edildi, 20,000 Türk denizci öldü, 3000’i esir alındı. İşte bu noktada başlıkta da belirttiğim gibi tarihimizin en pembe yalanı söylendi. En başından beri bu felaketi önlemeye çalışan Sokollu Mehmet Paşa devletinin saygınlığını koruma amacındaydı. Bu sebeple tarih kitaplarımızdan ezbere bildiğimiz o lafı, Venedik elçisine gider yapma niyetine söylemiştir: ‘’Siz İnebahtı’da bizim sakalımızı kestiniz, biz Kıbrıs’ı alarak sizin kolunuzu kestik. Kesilen sakal daha gür çıkar, ama kesilen kol bir daha çıkmaz’’.

Peki gerçekten de durum böyle midir?

Aslında bakarsanız Osmanlı’nın gemi sayısı hiçbir zaman bir problem olmamıştı. İnebahtı felaketinde yitirilen şey gemiler değil tecrübeli personeldi. Bu savaşta birçok deneyimli denizci hayatını kaybetmişti. Daha çok usta-çırak ilişkisi ile yürüyen Osmanlı donanması büyük yara almış ve uzun zaman toparlanamamıştı.


Peki savaş sonrası Sokollu Mehmet Paşa ne yaptı? Öncelikle yukarıda verdiğim o tarihi ayarı vererek Batı’ya biz hala ayaktayız mesajını vermeyi başardı. Daha sonra donanmayı toparlamaya koyulan Sokollu, eskisinden daha fazla kadırgayı denize indirdi ve Akdeniz’de oluşacak olası bir otorite boşluğunu engelledi.

Suikastın faili asla bilinemedi

Sokollu Mehmet Paşa 2. Selim sonrası, 3. Murat döneminde de görev başında kalmayı sürdürdü. Fakat kendisiyle yıldızı bir türlü barışmadı. Zaten uzun süredir kişisel hırslarının esiri olmuş bürokratik sistemle mücadele ediyordu. Bu mücadele onu sonunda devlet içerisinde yalnız bıraktı. Bu entrikalarla başa çıkamayan Sokollu, bir divan toplantısı sonrası kalbinden hançerlenerek öldürüldü.

Sokollu Mehmet Paşa Osmanlı tarihinin en kudretli sadrazamlarından biriydi. Kendisini büyük yapan yegâne başarısı hemen her durumda rasyonel ve analitik düşünebilme yeteneğiydi. Fakat Osmanlı tarihinde her ilerici devlet adamının başına gelen şey ona da oldu. Sonunda ne kendi felaketine engel olabildi ne de devletinin.

Farkedmez 06 July 2019 15:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
İsveç'in 1935-1976 Arasında 62 Bin Kişiyi Zorla Kısırlaştırması
Günümüzün ileri medeniyetlerinden İsveç'in tarihine kara bir leke olarak geçen bu politika, insanı gerçekten kara kara düşündürüyor.

https://seyler.ekstat.com/img/max/80...9064458596.jpg
1940'larda Göteborg, İsveç / Fotoğraf: Fredrik Daniel Bruno @ Swedish National Heritage Board


her yıl fizik, tıp, kimya, edebiyat, ekonomi ve barış alanında nobel ödülleri veren, halihazırda dünyanın barış havarisi olarak görülen isveç 1935-1976 yılları arasında 58 bini kadın, 62 bin isveçli vatandaşını zorla kısırlaştırmıştır.

kısırlaştırmanın nedenleri, kurulmakta olan endüstri toplumunun gerektirdiği sağlıklı işgücünü yaratmak ve bu aşamada gereksiz sağlık harcamalarından kurtulmak için kalıtımsal hastalık sahibi kişilerin çocuk sahibi olmalarını önlemekti.

münih üniversitesi'nde yürütülen psikiyatrik genetik çalışmalarının sonucu olarak, naziler 1933'te ruhsal rahatsızlığı bulunan insanların kısırlaştırılmaları yasasını çıkardıktan 1 yıl sonra, 1934'te isveç meclisinde alınan bir kararla 40 yıl boyunca sakatlar, kalıtımsal hastalığı, psikolojik rahatsızlığı olanlar, alkolikler ve herhangi bir şekilde "sosyal yaşama uyum sağlayamayacağı" düşünülen kişiler zorla kısırlaştırıldılar.

yasa sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla isveç ırkının ıslah edilmesi ve diğer ırkların fiziksel ve genetik olarak önüne geçilmesi hedefini güdüyordu. yasadan sadece isveçli sakat ve hastalar değil, kuzey avrupa'da göçebe yaşam süren sağlıklı tatarlar, çingeneler ve laponlar da nasibini aldı.

işin ilginç yanı 1934-1976 yıllarında isveç'te faşist veya ırkçı bir parti değil, 1932-1936-1940-1944-1948-1952-1956-1958-1960-1964-1968-1970-1973 genel seçimlerinin tamamından zaferle çıkan (bkz: isveç sosyal demokrat partisi) iktidardaydı. koalisyon yoktu, isveç sosyal demokratları tek başına iktidardaydılar.

isveç'in yanısıra danimarka gibi küçücük bir ülkede bile, 1930-1960 arası, 11.000 kişi kısırlaştırıldı. iskandinav ülkelerinde zorla kürtaj ve kısırlaştırmanın büyük bölümünün ikinci dünya savaşından sonra ve sosyal demokrat iktidarlar döneminde yapılması dikkat çekicidir.
nazi almanyasındaki faşist ve ırkçı katliamları lanetleyen "demokrat" batı toplumları, nedense kendi ülkelerindeki insanlık dışı uygulamaya sırtlarını dönmüşlerdir.

isveç edebiyatında ve isveç sinemasında ne hikmetse bu konuyla alakalı eser neredeyse yoktur. bu konu okullarda konuşulmaz, tartışılmaz, geçiştirilir.

büdüt: 2007 yılında kısırlaştırmaları konu alan 'yeni insan' (den nya manniskan) adında bir film yapılmıştır.

Farkedmez 06 July 2019 15:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 

Tom Cruise filmleri genelde güzel oluyor..Daha çok aksiyon bekliyordum ama ortalama düzeyde geçti. Konusu biraz hardcore henry'i anımsattı ama bu film daha önce çekildiği için bir şey diyemeyeceğim. Senaryosu güzeldi ama daha iyi işlense harika bir iş çıkabilirdi. Yinede güzel filmdi..

Farkedmez 06 July 2019 15:07

Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
 
Büyük İskender Öldükten Sonra Fethettiği Topraklara Ne Oldu?
MÖ 336 - MÖ 323 yılları arasında Makedonya Kralı ve tarihteki en büyük imparatoru olan İskender'i hep dünyanın yarısını ele geçirmesiyle biliyoruz. Peki ya sonra?


büyük iskender'in satrapları, iskender imparatorluğu'nun topraklarını, iskender öldükten sonra triparadisus şehrinde paylaştılar.

Satrap: Satraplık, İran medeniyetinde ülke topraklarının ayrıldığı idari birimlere verilen ad veya Persler'in valilik atamaları olarak da adlandırabileceğimiz sistem.
ne kadar büyük bir paylaşım olduğunu, iskender'in fetihleriyle hatırlamak gerekir elbette. mö 336'da 19 yaşında tahta geçip mö 323'de 32 yaşında ölen bir kralın bu kadar kısa bir sürede, bilinen dünyanın neredeyse tamamını fethetmesi de oldukça büyük bir başarıdır:

fetihleri sırasıyla şöyle
iii. alexander, babası ii. filip'in öldürülmesinin ardından generaller tarafından kral ilan edilmiş ve babasının asya seferi için topladığı ordusunun da başkomutanı olmuştur. önce trakyaya girer sonra da yunan devletlerini bir bir kendisine bağlar ve sparta hariç bütün yunanistan iskender'e boyun eğer. asya seferine, tıpkı okumaktan zevk aldığı homeros'un ilyada destanındaki gibi başlar ve troia'da achilleus'un mezarına bir çelenk bırakıp seferine devam eder yani dünyanın fethine.

granikos'ta ilk defa perslerle karşılaşan iskender, savaşta persleri yener ve anadolu'nun kapısı biz türklerden yüzyıllarca önce ona açılır. batı ege'de kuzeyden güneye lidya, efes, priene, miletos, karya ve halikarnassos'a kadar ilerleyen iskender, bu bölgenin fehtini tamamlar ve atını issos'a sürer ama önce lykia'yı ve perge'yi fetheder, oradan da kuzeye yönelir yani frigya'ya. burada, kehanetlerle ünlü kral midas'ın düğümünü kılıcıyla çözer ve asyanın hükümdarı olacak kişi olarak anılır hatta tanrısallaştırır kendisini. ankara, kapadokya ve kilikya'yı geçen iskender, tarsus üzerinden onu bekleyen pers ordusu ile issos'da çarpışır. pers hükümdar iii. darius bu savaşta kesin bir yenilgi alır hatta ailesini savaş esiri bırakarak kaçar. fenike'ye ve suriye'ye inen iskender, kolayca şehirleri ele geçirir ta ki tiros şehrine kadar. bugün sur olarak bilinen kentte sert direnişle karşılaşır iskender ilk defa. iii. darius'un barış önerisine karşı, kendisini asya'nın efendisi olarak tanımasını ve koşulsuz teslim olmasını ister. tiros şehrine karşı uyguladığı bütün kuşatma taktiklerine karşın, bu müstahkem ada kenti yedi ay boyunca başarıyla saldırılara karşı koydu. kuşatma sürerken iii. darius, ailesi için fidye olarak 10 bin talent ödemeyi ve fırat ırmağı'nın batısında kalan topraklarını bırakmayı önerdi. bu olayla ilgili iskenderun komutanı parmenion'un "iskender'in yerinde olsam kabul ederdim" dediği, buna karşılık iskender'in de "parmenion olsaydım, ben de kabul ederdim" biçiminde bir karşılık verdiği anlatılır.

nitekim şehir daha fazla kuşatmaya dayanamaz ve iskender tarafından ustaca düşürülür. e tabi bu kadar uzun bir kuşatma yağmasız geçilmez. şehirdeki bütün erkekleri öldürür iskender'in ordusu, kadınları ve çocukları da köle olarak satar ve daha da güneye iner. hedef artık o firavunları ile ünlü mısır'dır. yol üstünde gazze'yi de fetheden iskender, mısır'a girer. mısır'da adeta bir kurtarıcı tanrı gibi karşılanır ve memphis'te başına firavun tacı takar. burada iyiden iyiye tanrısallaşan iskender kışı atlatır ve iskenderiye kütüphanesini kurdurur.

ordusunu da düzenleyen iskender kış arifesinde tekrar tiros'a döner. buradan mezopotamyaya yürür ve darius ile tekrar kapışıp babil'i de fetheder. yetmez zagros dağlarını aşıp iran'a girer ve yunanistan'a büyük acılar çektiren meşhur i. kserkses'in sarayını törenle yakar ve öç savaşını bitirir ve tanrısal boyutunu arşa çıkarır. ne de olsa tanrılar duygusuzdur ve iskender de öyle olmalıdır. devamında media'ya girer ve oradan afganistan içlerine ulaşır. hindikuş dağlarını da aşan iskender, iskitlerle burada karşılaşır ve sert bir direniş görür. ordu içi çatışmalar başladığından bu direnişleri kırması uzun sürer ama yine de sonuçlandırır.


yola çıktığı yunan generaller, iskender'in kurduğu yeni düzene karşı şiddetle tepki gösterirler
ama iskender kararlıdır, bilinen her yeri fethedecektir. tekrar hindikuşu aşan iskender'in bu seferki hedefi hindistan'dır ve indus nehrine inip oraları da fetheder. daha da doğuya gitmek istese de ordu içi isyanlar yüzünden geri döner ve hindistan fethi yarım kalır. hindistan seferine başlamadan yönetimde kanlı temizlik hareketlerini başlatan iskender, yokluğu sırasında da bu politikayı sürdürerek satraplarından üçte birini değiştirmiş, altısını öldürtmüştü.

büyük doğu seferi için ordusunu çok iyi şekilde hem pers, hem hindu hem de nice ortadoğulu ile güçlendiren iskender, topraklarına düzen amaçlı oyalansa da aklı doğudadır. bütün hazırlıklar nihayete erecekken babil'de 32 yaşında bol içkili bir eğlence sırasında hastalandı ve 10 gün sonra da mö 323 yılında öldü. cenazesi önce memphis'e, oradan iskenderiye'ye götürüldü ve burada altın bir tabuta kondu.

ölmeden önce kendisine "bu kadar büyük bir imparatorluğu kime bırakıyorsun" diye sorulduğunda ise son söz olarak "en güçlünüze" der. devasa bir imparatorluk. yunanistan, anadolu, mısır, ortadoğu, iran, hazar denizi güneydoğusu, pakistan-afganistan ve hindistan. neredeyse bilinen dünyanın tümü. ve sahne artık satraplardadır.

büyük iskender'in ölümünün ardından imparatorluğunun komutası üvey kardeşi filip iii arrhidaeus ve iskender'in oğlu iv. iskender'e verildi
ancak, filip'in akli dengesi bozuktu ve iv. iskender babasının ölümünün ardından doğduğu için yönetimde boşluk oldu. perdikas adlı bir kral naibi ortaya çıkar bu dönemde.

birkaç satrap da daha fazla güç kazanmak için fırsat kolluyordu. ptolemy, mısır satrabı diğer generallere karşı isyan etti. perdikas buna karşı çıktı fakat kampındaki askerlerin ayaklanması sonucu öldürüldü. ptolemy kendisine sunulan kral naibliğini geri çevirdi. peiton'u ve arrhidaeus'u tutsak aldı. bu olaya euridis ve deli kral iii. filip'in karısı karşı çıktı. bütün satrapları, topraklarını tekrar dağıtmak üzere, mö 321 yılında triparadisus'ta toplanmaya çağırdı.


antlaşma gereğince
ptolemy mısır, libya ve onların batısında kalan her yeri aldı.
suriye, midillili laomedon'a verildi.
kilikya, daha önce de oraları aldığından dolayı filozenus'a verildi.
mezopotamya ve çevresi, amfimakus'a verildi.
babil, selevkos'a verildi.
pekestas, iran'daki hükümdarlığını onaylattı.
peiton ve filip, part ve medya'yı paylaştı.
hindistan, agenor'un oğlu peiton'a verildi.
frigya ile likya'nın arası antigonos'a verildi.
karya asander'e verildi.
lidya kleitus'a verildi.

ve koca imparatorluk bir sürü parçaya bölündü. iskender'in mirası yerini bulmuştu. en güçlülerine bırakmıştı koca imparatorluğu ama hiçbiri yeterli bir güçte değildi.
zamanla hepsi yok oldu ve birçoğunun adı dahi hatırlanmadı. yalnızca iskender ismi çalındı nesillerce kulaklara, büyük iskender.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 21:05.

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.