![]() |
Edip Cansever Şiirleri
Aaaaaa !... Bir Süleyman gördüm hiçbir yanı kımıldamıyor Oturmuş bir iskemleye Pek de oturmuşluğu yok iskemle ayaksız O nasıl şey, bu adam soyut mu ne Baksan bir ilgisi var elleriyle Uzamış uzamış uzamış doğrusu elleri Sevmeye domuzlanıyor gittikçe Konuştum konuşmuyor Dürttüm dürtülmüyor Kızdım, bir bıçak salladım karnına Aaaa! Yok yahu bana mısın demiyor Şaşırdım, yokladım kendimi iyice Bir çağ mı değiştik sabah sabah ne Artık ölüm insanlardan olmuyor. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Acaba Dönelim Döndürsün bizi Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan Ve akılda kalan bir yokuştan Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından Ve çocukluktan Dönelim Dönelim mi biz Gençlikten, oralardan Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan Dönelim mi acıya Acıya, büyük acıya Ve soralım mı acaba Ey büyük yalnızlık insansan eğer Bir kaya Dalgalar yalarken onu O bakarken kaskatı kalabalıklara Ah, kalbin bulut bulut akan sesi. Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı Kedilerden örülmüş bir semtte Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan Her şeyin, ama her şeyin çok dıştan farkedildiği Eh belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği Belki de genç bir şairden ödünç alınan. Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına Azıcık vakit kalmış Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar Gövdenin yazgıya başkaldırması mı Ruhi Beyin Başkaldırması mı yoksa? Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı Vaktinde anlamanın sevinci mi Ya da biraz geç kalmanın O gereksiz tedirginliği mi Hangisi? Ama belli ki sonundayız her şeyin En sonunda. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Adsız Bir Çiçek Şair: Edip Cansever Rengini dünyaya ilk defa sunan Adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerim Sevgilim Bana 'sen bir şairsin' dediğin zaman. Yalnız sana yazıyorum bu şiiri İstersen bir şiir gibi okuma Çünkü her yıl yeniden yazacağım onu Soğuklar başlayınca havalanıp Millerce yol katettikten sonra Güneyi tadan bir kuşun sevinciyle. Ve yazmış olacağım bir de Her dönemde her çağda Sevdanın kendine özgü diliyle. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Adını Funda Oteli Koy Şair: Edip Cansever Adını funda oteli koy Aklından gelip geçen bir yazın Ve akşam güneşlerinde orda burda Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda İnce ince gezinen turuncu adamların. Adını funda oteli koy Sevdamızın da adını Ayakları dibinde gün batımının. Ve ağzında binlerce güneşin tadı Dilinin ucunda yalnızca kendi adın. Çünkü sevdikçe beni sen, kendini tanıdın. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Akdeniz Salgını -halikarnas balıkçısı'na- I Öyle bir alaşımdır ki seninle deniz Bir açık deniz Bakınca hiçbir şey göremediğin Gözlerini duyduğun yalnız Sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde. II Denedin ki oralarda zaman olmayı Şimdi bir Akdeniz salgınısın sen Sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi Her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu Diri bir sabahın eylülüsün birden Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu Tırnakların dibine batar durup dururken Acılardan bir acının geri tepmesidir Sızar yüreğinden sevinç olarak Yani eylülden Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten. III Omurgasını kırmış bir balık yatar Seninle denizin üstünde Öpülmüş bir dudak gibi Derinlerden derinlerdedir yüreğinse Okşar gizli gizli deniz kızlarını Dondurulmuş güneşlerin içinde Öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız. IV Sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin Üstü uçaklı zarflara Ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin Kenarındaki kartlara Bir gider bir gelirsin, gider gelirsin Hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya Sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi Vurursun vurursun kapılara onunla Kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı Boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa. V İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman Tam o zaman bir sonbahar düğümü Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü Seni sürekli kılan Tam o zaman Bir limonluk hüznün olsun kal orda Her gün kendi kendinin oğlusun Bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için Denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi Soyulmuş elma kabukları gibi Boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi Kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan Yokluğa doğru yükselerek Çorbanı karmak için Ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek Olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız Yeni bir dil olacak yarın. VI Uğurladık bir sabah seni Söz vermiştin geri döneceğine Anladık bakınca aldandığımızı Gerilerde küçük Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine Ötelerde, ama çok ötelerde Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Alüminyum Dükkan Bir göz atıyorum denize Çin çin ötüyor baliklar Bu bir giyilmiş ayakkabıdır diyorum Bu bir sulanmış peynirdir diyorum Bu bir haşlanmiış patates elinizdeki Bu insandaki ezgi Bu insandaki akıl Bu kanundur kanun Çileğin çilek oluşu gibi. İşte bu gerçektir diyorum siz de bilirsiniz gerçegi Bu çivinin çakılışı Bu ekmeğin sürülüşü Bu aşkın, bu ayıbın, bu insanin bilinişi Bu duymak, bu dşünmek, bu yüksünmek insanda Bu toplum içinde, bu toplum dışında Bu sizin durumunuz, bu tabiattaki iş Bu akılsız çiçek Bu bilisiz ağaç Bu düpedüz ileri görüş Bu su, bu nehir, bu rüzgar Bu taş, bu bulut, bu hava Bu bilinen, bu bilinmeyen Bu İsa'dan önce, bu İsa'dan sonra. İste bu yeninin yenisi insan Dizilmis kutu Bükülmüş teneke Alüminyum dükkan. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Amerikan Bilardosuyla Penguen I. Elleri el gibi kocaman Beyazda bir nokta gibi kocaman Kocaman boşluğun küçülttüğü her şey gibi Biriyle kendini artırıyor durmadan Biriyle koyunlar gibi güdüyor ötekini Ayaklarını gizliyor bir köpekle Evine dönerken sonsuza geçen Göğü kullanıyorken maviye Günümüzden sesler alıyor, sesleri Sürekli, dingin, acısız Acımaktan kurtulmuş yerlerine Sonra duvardan duvara çizilerek Ölü bir korkunçluğu taşıyor Sen, hey, duvarlar gibi öldürülmek! En yeni tam-tamları dünyamızın Ya da kendisiyle bırakılması insanın Sizi Sizleri selamlıyor işte. Doğrusu elinizden ne gelir ki Siz dolgun yaşamaya bakın günleri. II. Çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi? Baktıkça bakıyorsunuz kendinize Yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi Körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi Emiyor sizi yalnızlık Kurtarıp rahata geçirin ellerinizi İşte bir kadın kadına geçiyor yürürken Sizi alıyor, sizi ölçüyor, sizi yapıyor kendinize Açığa koyuyor sizi Bilip de söyleyemediklerinizi Eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları Bana sorarsanız ters çevirin uykuları Alın şu adını 'ben' koyduğunuz geceyi Bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini Geceler, işte geceler Gündüzler, işte gündüzler Beyaza siyah penguen sürüleri gibi. Ama elinizden ne gelir ki Siz dolgun yaşamaya bakın günleri. III. Bu gözler onunla az mı yaşadınız gözleri Bu dudaklar onunla az mı seviştiniz Bana kalırsa gözleri saklamalı Eliniz yok mu, bastonla iş görmeli Ya da boşluğa takılmış bir eldiven Asılın, kurtarın hemen Az şey mi kurtarıp rahat etmek Ellerle gözleri Bir penguen Nişanla pengueni Siz kırmızı yerler, kırmızı saçlar severdiniz O penguen Bir anahtar, bir pencere, bir horoz tüyü O penguen Çay masaları, öğle yemekleri, gezintiler O penguen Ölmek mi diyoruz, susturun ölümleri O penguen Penguen penguen Hiçlikle kesilen tahin helvaları gibi Güneşi eriten çocuk başları gibi Bir tramvay gibi, günümüzde köşe başları yapan Serüvenler, hafta tatilleri Penguen Vur düşür pengueni Ama elinizden ne gelir ki Siz dolgun yaşamaya bakın günleri. IV. Her evde bir çekirdek gibi insan ağaçları İnsan elleri O penguen Penguen penguen Soğuk su tadında kadın yüzleri Bir sabah denizinde belirsizliğe giden Dörtnala atlar gibi bitmezlik içinde Örülmeden kazağınız Dokunmadan çorabınız işte Hayata yerleşen peşin iplikler gibi Sevinme iplikleri Kıskançlık iplikleri Beni biliyorsunuz ya, öyle sakin İplikleri Penguen penguen Vur düşür pengueni Ama nasıl, daha karar vermediniz ki. Doğrusu elinizden ne gelir ki Siz dolgun yaşamaya bakın günleri. V. Siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden O ne mi, yaşadıklarınız belki Bir umut oluyorlar sizden önce Bir aşk oluyorlar, belki de bir ürperti Siz sabahları şehirlere bakarsınız Siz sabahları dünyalara bakarsınız şehirlerden Bir deniz, bir itfaiye eri Bir pencere sokağa girdi girecek Damları çiziyordur istemenin elleri Bir çocuk kiremitlerle karışıyordur Cam kırıklarıyla bir kedi Bir vapur girintiler yapıyordur anılarda Yaşamanın hızları gibi Eski bir gündüzü açıyordur bacaklarınız Ve elleriniz Sevişenleri avlıyordur bir bitmeyende Ölüler gülüyordur ölüler Kırın şu sürahileri ! Soğukta durdurulmuş boyunlar gibi Ve işte Sizi gösteriyordur sizi Bu yoksulluk odası Bu kupkuru tahta Tahtaya geçiyordur düşünme sürüleri Bir yağmur bir yağmur. Ama elinizden ne gelir ki Siz dolgun yaşamaya bakın günleri. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Anısındayım Hafifçe ısırılmış bir elmanın dilimindeyim Elmanın kokusundayım Anısındayım -kimbilir kimin- Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan Düşlerde görünen anlamlardır Özelliklerdir bir de belli belirsiz. Ve İnsansız anı yoktur. Var mıdır? |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Ay Kırmızı Aylar Kırmızı Benim yüzüm budur sanıyorum Çirkin mi diyorum, değil korkulu Tarife göre bir atımlık tedirgin Gününe göre azıcık anlaşılmaz Geceye sorarsanız bir yere yolcu. Belki bir sevme olayında kayıp Bakınca anlaşılır gözlerimin çokluğu Şarabıma gidiyorlar tek kelimeyle Her şarap bir bitendir tarife göre Yani bir aşk mevsimidir bardağın sonu. Bütün yüzler budur sanıyorum Çok kaybettim niye olduğumu Oynasam kazanırdım kendime göre Belki de bir Tanrı bulup sığınır ellerime Büyütür dururdur korkunçluğumu. Onu gezdiriyorum şimdi; o garip, anlaşılmaz Ben ki ölmedim daha, ölümün yüzü bu Bir çiçek kırılsa, bir dal eğilse Yok diyecek doğrusu ölümün zaferine Yani bu uzaklık zorunlu |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Armalar.. -I- O sabah, orada, bir başıma Var mıydım, yok muydum, anlamıyordum ki Kalakalmış gibiydim aklımda. -II- Yalnızken ve senden bu kadar uzakta Öyle soğuk, öyle anlamsız ki her şey Sevilen bir insan yüzünde ne yoksa. -III- Duyuyorum çıtırtısını gözlerimde Önümde uzayıp giden kumsalın Bir deniz minaresinin diliyle Farkındayım sessizliğe ve Sonsuzluğa çağrıldığımın. -IV- Onlar mı, dedim, kendi kendime Ne olacak deniz kelebekleri işte Doldurmuşlar erkenden kumsalı Oyaladı saatlerce beni bu Görünen bir şeyle görünmeyen bir şeyin pazarlığı. -V- Yağmur yağmur yağmur Uçsuz bucaksız bir deniz Anısız, sonrasız, bizbizeyiz Devinimsiz bir yüz gibi terlemekte zaman. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Aşklar İçinde Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan Avuçlarımda bir yanma Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın Oldu olacak Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden Bir çocuğun gülüşü gibi Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi Bir sokağın ucunda kaybolup solan Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde Korularda yoğun bir erguvan sisi. Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor Ağları pembeden hüzne giden Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel Çil basmış yüzünü bütün Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme Biliyorum atacak Böyledir memleketimin yoksul halkı Bir onlarda rastladım bu cömertliğe Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi bakarlar insana Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini. Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil Yeşille sarı birlikte dönüyor Denize düşüyorlar kırıla kırıla Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla- Daha da uzun şimdi bir örtü olarak Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar Ama bak Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz Hatırlıyorum da öyle. Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar Kızın ağzında ince bir dal parçası Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan korkuyorum gene de Söyle, en son nerde görmüştüm seni Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de Şimdi gene var Bileklerinde, bileklerinin renginde Dudaklarında, dudaklarının Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de Acele etme yoksun belki Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek. Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu Ve onlar Onlar, diyorum sadece Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın Bilmeden ne yapacaklarını Anlayacaklar ne kadar güçsüz Ne kadar zavallı olduklarını Vakit öğleyi geçti çoktan. Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından Baştanbaşa gül rengi Kimseler görünmüyor içinde Neden görünmüyor, bilmiyorum Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de Yılların, yüzyılların Bitmeyen vahşetini ateşlemek için Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından Utancı bilerek yaşamak korkunç Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz. Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök buğulanacak Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir Neler olabilir birazdan Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de Çabuk geçiyor Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa Mahpusunu kıskanan bir gardiyani Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün Ne kadar acı bunlar Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir Birazdan akşam olacak sevgilim Bütün heybetiyle akşam olacak Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi Bildiğim bir şey varsa O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi Unutup birden zamanı ve yeri Onunla bir günü kutluyorum coşarak Onunla bir günü kutluyoruz sanki. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bakmalar Denizi Bakmalar görüyorum bütün gün türlü bakmalar Pencere bakması, sabahlar bakması, yeşil otlar bakması Hepsi de beni buluyorlar, hepsi de bir yağmur uysallığında Gördüm suyun ki yumuşak, gördüm ağacın ki katı Gördüm ama şey, gördüm ama nasıl, gördüm ama bu kadar göz Aynı bir gözler denizi, aynı bir o kadar canlı. Bakmalar görüyorum, gök ortası gibi karşımda Bulutta göz, uçakta göz, derinlikte göz Göz oluyorlar birden, bu gözler de yatağa iç yapanları Masaya üst yapanlar bunlar, atlara atca parlaklık Yılandan çöreklenmeyi, kediden uyuşmayı çıkaran bunlar da İşte uzunlardan ayak, işte beyazlar beyazından kalabalığı Bakmalar görüyorum durmadan göz olan bakmalar Başlama gözleri, çocuklu, masallı, sinemalı. Okşama gözleri vardı gel git eden parmaklarıma Aşklardan gelenleri aşkı da bir kullanışlı yapan Caz bakmaları, düğün bakmaları, dudaklar taşıyan bakmalar Bakmalar, ateşte, suda havagazında Ateşten, sudan, havagazındandı gözleri- Kar gözleri, soğuk -güzel,buğu gözleri hamamlarda En harlısı bu: savaşlarda, en ışısızı ölülerdeki Bitti gözleri onlar bitti. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Başlangıç Doğanın bana verdiği bu ödülden Çıldırıp yitmemek için İki insan gibi kaldım Birbiriyle konuşan iki insan. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Belirsizlikler -1 Bahçeme gelip bahçemi büyütüyor Uzanıyor gölgesine ağaçlarımın Görüyorum onu geceyle gündüzün ötesinde Kuşkum yok Pan değil bu. Bateri çalıyor havuzun dibindeki kadın Belirsiz bir güne yaslanmış Mağaralarından geçiyor balık sürüleri Yetmiyor mu ki Düşlerine ödünç veriyor kendini üstelik. Bir tabak buzlu çileği şiire yerleştiriyorum bense Gizli kalmasın diye belirsizlik. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Belirsizlikler-2 Gölge dolaşır geceyle esmerliğin arasında -Bir an- bakışların mavi denizle gök arasında Bir uyumsundur sen -yazlar gezinir kış günlerinin içinde- Sabahları bir şeyler noksandır, akşamları Noksanlardan oluşan bir üzünçlük sende. Ortalarda bir yerdesin -öylesin- Bir kavşaksın nedense - birşeyle her şey arasında- Günün her saatinde -duyuyor musun- İmgeler birbirinden korkuyor. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Belirsizlikler-3 Şöyle böyle bir günün kurcalanmasından Bir tırnak izidir nehir -yüzümde akan- Bulutlar bulutlar bulutlar -dudak izleri, beyaz- Ötede bir köprü (üstünden geçeceğim birazdan. Ocaktaki çaydanlıktan bakıyor bana Ekim ortalarında yağan karlardan Ben köprünün üstündeyim şimdi -iyi mi- Camların buğusundan yapılmış adam. Geri çeviriyor bakışlarını ansızın Ben köprüden geçtim gittim çoktan Peki Ne olup bittiydi var mı anlayan. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Belirsizlikler-4 O bir ilk yaz şikayetçisidir Kat kat altındadır bir leylak esintisinin Guneşsiz kuşsuz bir kayın ormanını buluncaya kadar. Yitirmiş görünüşünü bu yüzden Sevgi kadar bölünmüş Ve parçalanmış (evet?) Hiçbir duygu yoktur diyor. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Belirsizlikler-5 Atlar atlar atlar Geçtiler penceremin önünden Buğulu cam, buğulu cam, buğulu cam Geçtin penceremin önünden. Attan, buğulu camdan, düşten.. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Ben Bu Kadar Değilim Ben bu kadar değilim Kışlada ölü bir zaman Bir güzel at durdukca gider Gittikçe döner bir bir güzel at durdukça Askerim, benim ağzım kuşlardan. Güneşi sormuyorum lekelenmiş dallardan Dalları sormuyorum dallardan daha iyi Yüzümü istiyorum bir suvari alayından Ne yapsam istiyorum, ama istiyorum Bir kişi bile değilim yalnızlıktan. Bir kişi bile değilim yalnızlıktan Gözlerim ormanlara asılı Agaçlar, kırlar ve şehirler geçiyor kaputumdan O kadar geçiyorlar ki, sadece duruyorum Bir an bir yerde ölümü tanımazlığımdan. Ben bu kadar değilim Kışlada ölü bir zaman. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Ben Ruhi Bey Nasılım? I Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi Büyük bahçelerin küçük içinde Saksılardan birinde Gördüm de Uyurken uyandırılmış gibi Beni bir sardunya büyüttü belki. O ben ki Bir kadında bir çocuk hayaleti mi Bir çocukta bir kadın hayaleti mi Yalnızca bir hayalet mi yoksa. Ne peki Yere dökülen bir un sessizliği mi Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi İşini bitirmiş bir org tamircisinin Tuşlardan birine dokunacakkenki Dikkati ve tedirginliği mi. Bekler mi beni Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen Bir sürü yaz gününün içinde Acaba bekler mi beni Uykularım, o sonsuz uykularım Yanmış bir limonluktaki - Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde Sesini hiç eksiltmeyen - Ama bilmez miyim ben Bilmez miyim hiç Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine Kısacık bir zaman olmalıydı elimde Turfanda meyva gibi bir zaman Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği Geçerek erguvanların dönemecinden Leylakların dörtyol ağzından Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına Acının dudaklarına ve geçmişin Bir yaban gülü yaprağı gibi beni Ama ne gezer. Korkmuyorum artık solmaktan Solmaktan ve solgunluktan Gelmişim nerelerden böyle Kurumuş bir dere yatağı gibi Ya da pek kurumamış da Baygın, hasta ya da cançekişen Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini Yorgun düşerek taşımaktan Ve ne çıkar ayırmasam kendimi Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan. Koylardan Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan Ayırmasam kendimi Diyorum ayırmasam Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan- İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri Cepleri yüreği cepleri Ayırmasam da ben Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan Bu kımıltısız gövde Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman O müşiş öğle sıcağında Pencerenin önünde örgü ören birinin - Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi- Görülmediği gibi Ama var mıydı sanki görülmek isteyen Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden. II Ve her şey hızla yetişti sonra Sarı bir günün kahverengi yarınına. Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki Ağaç da çürümüş zaten Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi -Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi- Yoklamışlar orasından burasından Kim bilir. Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar Önemsiz bir iki anıdanbaşka Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında Sorarım ne bulmuşlar Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da Anılar. Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki Yıllar var ki saklamışım orda ben Saklamışım anlaşılan Odasında yapayalnız doğuran bir kadının Dışa vurmak istemediği Ya da pek gereksinmediği O iniltiyi andıran Duyurulmayan her şeyi. III Ve her şey dönüştü işte Kahverengi bir çarşambadan Sapsarı bir cumartesiye. Ansızın bir rüzgar çıktı demin Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü Yakıyor gözkapaklarımı da Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı. (Kaç türlü girilirdi anılardan içeri? 1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi 2 - Süt emer gibi bir memeden Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi 3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.) (Ansak mı anmasak mı Yeri mi şimdi değil mi Bir tren yolculuğunda ve her yerde Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi Saatler iyi Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi Ve bütün yolcuların dalgın Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini Görünüşte kararsız Görünüşte üzgün, endişeli Görsek mi acaba, görmesek mi Açıp da kapalı gözlerini arada Şöyle bir görünümü tek bir solukta Yalandan, inatla içine çekenleri Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini Bir tilki çevikliğiyle, acele Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği Bilmem ki, görmesek mi Durunca tren bir istasyonda Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla Tutarak parmaklarıyla yalancı Ve ucuzundan bir kolyeyi Acaba görmesek mi Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi. Ansak mı anmasak mı acaba Yeri mi şimdi, değil mi Sırasını bekleyen bir kadının, hasta Gereğinden fazla abartılmış yüzünü Besbelli iğrenirdiniz Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına Bir duvar saatine ya da kapıya Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun Kısaca Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi- Gördünüz, görüverdiniz bir daha Sıyrılmış acılardan ansızın Sevecen, durgun, sade O yüzü Belki de, orda, acele Karar verdiniz Bir anneniz olsun isterdiniz böyle Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu Her neyse... Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de Ben uzun yolları hiç sevmem Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.) IV Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar Denize bırakılmış çöpler gibi Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca. Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla Yağmurlu bir sundurmaya Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın Pencerelerde ve her yanda. Bir çocukta bir kadın hayaleti mi Bir kadında bir çocuk hayaleti mi Yalnızca bir hayalet mi yoksa. (Nerdeyim Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim Para bozduranların az çok bildiği Adres soranların gene bildiği Bir sokakta bir aşağı bir yukarı Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği Amansız bir güceniğim.) Geri getiriyor bunları rüzgar Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da İniltili, hasta bir konağı da Çatısında baykuşların tünediği Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği Bir konağı ve konağın olanca görkemini Geri getiriyor rüzgar. (Konaksa yandı çoktan Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu İyi biliyorum tertemiz bir asfalt Ezip geçti onu Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.) Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı Meyhaneler, genelevler Pasajlar, dar sokaklar, geçitler Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey Ve bütün ilişkiler Birden yerini aldı. Ve her şey yetişti gene Sarı bir çarşambadan Kahverengi bir cumartesiye. V Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey Nasılım Bir yaz ikindisinden çıktım geldim Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim Kapıyı iyice kapadım - Kapadım mı, evet, kapadım - Çitlenbik ağacının altından geçtim Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım Dişlerimle sıyırdım Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum Azıcık gülümsedim Ve dünya bana gülümsedi Çakılların üstünden yürüdüm Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi İyice duydum Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım - Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi. Dışardan çam ğaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu - On sekiz on beş trenine yetiştim Geniş kadife koltuğa oturdum Puromu yaktım - iki kibrit harcadım - Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı Bakışından tedirgin oldum Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı Vapurla Karaköy'e geçtim Tokatlı'ya uğradım Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım Kirazla bir kadeh rakı içtim Çıkarken boy aynasında kendime baktım Oldukça yakışıklıydım Gömleğim temizdi, beyaz ceketim Tertemizdi ve ayakkabılarım Pantolonum ütülü Yelek cebimde ince altın bir zincir Sarı ve ince bıyıklarım Tam Ruhi Bey bıyığıydı Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı - Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı - Boynumda menekşe rengi bir papyon Hafifçe sarkık Dudağımda bitti bitecek bir sigara Kenarında dudağımın Dışarı çıktım. Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim. Avusturyalı karı koca beni karşıladılar İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni karşıladılar Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. Beyaz Ruslardandılar, gözleri necef taşı gibi sert ve parlaktı Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı. Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler Çıkarken bolca bahşiş bıraktım. Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim Düzeltip arada bir bıyıklarımı Uçları hafifçe ıslak Bir ara pencere camında kendime baktım Baktım ki, ben Ruhi Bey Nasıl olan Ruhi Bey Daha nasılım. Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak Gezindi ortalıkta bir süre Ve durdum Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar Nasılım. VI Nasıl olacaksınız Ruhi Bey Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey Böyle sabah sabah Ruhi Bey Akşam akşam Ruhi Bey Akşam sabah Ruhi Bey Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey Yakalım Ruhi Bey, yakalım Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey Ne olur ne olmaz Önümüz kış Ruhi Bey Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey - İyiyim, iyiyim. (Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu Pembe pembe azarlanırım O ölür ben azarlanırım Kocaman bir konakta uzarım kısalırım Ellerim tırnaklarım Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe Ve sıcak Gözlerim, gözlerim benim Denizi ilk defa gören bir çocuğun Birdenbire yaşlanması neyse.) Sizinle görüşelim Ruhi Bey Vaktim yok, vaktim yok Ruhi Bey, görüşelim Vaktim yok görüşmeye kimseyle Ruhi Bey Kendimle bile, kendimle bile. (Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez ama hiç kimse) |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Beyaz Atlar Sulara Benim yüzümde her şeyler var Üç dilim ekmek bunlardan biri Annem bir taşa oturmuş bunlardan biri Sur dışlarında hafif bir eskici olur Olur ya bir kendi olur biraz da elleri İnsan yalnız mı buna bir çare düşünmeli. Dün biraz ağlamıştım bunlardan biridir şimdi Çok gülünç bir şekilde kahveye giriyorum Sorsam ya kapıdayken gözyaşı girilir mi Girilmez, girilmez, bunu her mahmut biraz anlatır Korkuyla anlatır, yüzünü baygın tutar anlatır Kahveci, seni sevmiyorum bunlardan biri. Bir deniz yandı gene, yansın ne çıkar sanki İşte horoz öttü yüzümün yarısında Yüzümde bir horoz var dunyanın biri Seni sevmek neden mi, acı ve güzel Geldikçe geliyorlar ellerinin elleri Odalar! çıplak masalar! buna bir çare düşünmeli. Bu da bir şarap olmalı şimdi boşluğu dolduracak İçince bir korsan ağzıyla içmeli Eskidir, yorgundur, ayıptır diye yüzler Bir sinek sinek mi vurunca öldürmeli Ve sinek öldü müydü hafif bir uzaklık olur Olur ya, hem biraz dargındır hem biraz evli İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bilmez Miyim Hiç Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok Kıyılar da bomboş, kır yolları da Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler Yol kenarında bir kapı, tahta Peki, kim yitirmiş evini, ya da Hangi yitikle yok olmuş o yapı Kimbilir Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya Bir taşın üstüne oturuyorum Ben oturur oturmaz Çıkıyor kuytularından bütün görünümler Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri Ve işin tuhafı bense Alışıyorum gittikçe Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden Ve bu yüzden mi bilmem Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri Dağılıp gitmişler herbiri bir yana Kuşlar gibi, onlar da Benimse ne gidecegim bir yer Ne de özlediğim bir şey var Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana. Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da Yani tam böyle birşeye benziyor zaman Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan Çıkageliyor sonra, saat on iki. Anlıyorum Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi Yalnızca bunun için uzun Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da Örneğin Bir sevgiyi yontup onarmak için Döğüşmek de sevgidir Ve benim bildiğim kadarıyla Her şeydir bir insan, her şeydir Yalandır kısalığı yaşamın Ve özellikle insan dediğimiz şey İnançli bir insan soyunun parçasıysa. Sonunda başbasa kalıyoruz gene Başbaşa kalıyoruz doğayla ben İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden On temmuz cumartesi Bir vapur daha kalkıyor iskeleden Ve yağmur hızlanıyor biraz Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak Tam öyle yapıyorum Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Ay Aldım Diyarbakırdan Tokatta Biri Oldu O Zaman Tokatlı diyorlar ya da bir atın başlangıcı Eğilmiş, sakin, içkiler alıyor kalabalıktan Şimdi o mor gözleri mor bir kadınla ilgili Birazı namuslu iyi, birazı açıkca perişan Ya da bir kadın bir kadını öper gibi Hiçbirşey anlamıyor yaşamaktan. Hiçbir şey anlamıyor diyeli anlamıyor Ama bir yalnızlığı tamamlıyor durmadan Askerler geziniyor, her yerde bu göz kahveleri Ben bu gözlere Tokat'ta rastladımdı bir zaman Hopalı bir vardı, hamalın biri Daha hiç çıkmayacak karısının koynundan. Bir kadeh olmalı ya da bir rakının baslangıcı Ansızın bir göl Anadoludan Bir yanda bir balıkçıl ne zaman istese olur Kocaman iz bırakır çılgınlığından Sonra o adamlar ki çelimsiz, esmer, bıyıklı Ve bütün gün sevişirler acılarıylan. Tokatlı diyorlar ya da bir ekmeğin baslangıcı Ezilmis, sakin, onca bir yoksullugu ödüyor durmadan Bu kimin evreni, bu saçına bir el atma saatlerinde Bu kim ki oluyor, Tokatta oluyor her zaman Ya da bir erkek bir erkeği öper gibi Hiçbir şey anlamamıs yaşamaktan |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Çiçek Sergicisi Der Ki Bin dokuzyüz on iki miydi, bin dokuz yüz elli iki miydi Güneşli bir öğle miydi, çiçekler gölgesiz miydi Ellerim kirli miydi Neydi Çiçeklere su mu serpiyordum, bir karanfil çok mu uzaklardan gelmişti Bilmem ki Benim bütün yaşamımda hep karanfiller olmuştur Her zaman hatırlarım Sanki bir karanfilden sürekli doğmuşumdur Bin dokuz yüz on iki doğumlu bir karanfili Karım göğsüme takmıştı. Şimdi ben çok yaşlıyım Şimdi ben nedense çok yaşlıyım Herkesi ayrı ayrı tanımam Ruhi Bey'i İçerenköy'den tanırım İçerenköy'ü iyi bilirim de ondan Kaç yıl önceydi, şimdi unuttum Babasını da tanırım Kaç yıl önceydi, bilemem Üryani eriği gibi gözleri vardı Çizmeleri, kamçısı Ruhi Bey, benden çiçek alırdı O zamanlar sokak sokak dolaşırdım Çiçek alanları iyi bilirdim Ruhi Bey de çiçek alırdı Nedense benden alırdı. Çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım Kuşkonmazları sevmem, kullanmam Çiçeklerin aralıklarına bakarım Sanki ben onları hep yeniden yaratırım, yontarım Bin dokuz yüz kırk üçde biri öldü Boynu değil, bir karanfilin sapıydı, yana düştü Düşünce öldü Bir ölülük sindi ellerime Bir ölülük bana sindi Ona sergimde her zaman bir yer ayırırım Kimseler bilmez Ben işte gizli gizli onu sularım Karanlık bir karanfilliği Yoklukta bir karanfilliği O gün bugündür bütün çiçekler Karanfildir benim için. Bir gün de bir demet karanfilim yandı Bir demet karanfilin penceresi, kapısı Nedense yandı Önce giyinik bir ev görünümündeydi, öyleydi Takındı kırmızılarını sonra Süslendi Bir boşluk edindi orda kendine Hemen oracıkta bir boşluk Açtı şemsiyesini ve gitti. Ben şimdi oğlumun yanında kalırım Onun kırmızı yapraklardan yapılmış Bir zamandışılığı vardır Beni anlamaz Anlamaz, niye anlasın Anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz Ben kendime bir karanfil mezarı satın aldım Beni oraya gömecekler Ruhi Bey cenazeme gelecek Ama hangi Ruhi Bey Doğrusu biraz şaşırdım İçerenköy'deki Ruhi Bey gelmez Osadece karanfil satın alır Ölümü pek beğenmez Şimdiki Ruhi Bey ölümedaha yatkındır Yaşamaya da Ölümle yaşam arasında bunalır bunalır Ben bu kadarını anlarım O gelir beni kaldırır Bir karanfil kalabalığına arrtık katılır Geçen gün gördüm Acımayı unuttum Sevinmeyi unuttum Ben her şeyi artık unutuyorum Ama ogeçerken ne yalan söyleyeyim şuramda birağrı duydum Ağrı da değildi belki, hani, nasıl Gövdemi yeniden buldum Acılar acılara eklenince ağırlaşıyor Gövdem de ağırlaşıyor Ruhi Beyle kocaman bir demet karanfil oluyoruz Şu üstümdeki boşluk kadar Bir demet Yok artık pek konuşmuyoruz Benim sözlerim eskidi Onunki de eskidi Zaten kelimeler sonludur Öyledeğil mi Donuk donuk bakışıyoruz Ben ölüme iyice yakın O yaşamaktan uzak Öyle bir gök içinde durmuş gibiyiz Karanfiller ölürken Karanfillerden bir deniz. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Genelev Kadını Ve.. Girdi Sırtında eski bir ceket vardı Bir yerlerden sızmıştı sanki, gün ışığı gibiydi Sarışındı Önce bir süre kapının önünde durdu durdu Gölgelendi, inceldi, beni gördü Pek önemsemedim Baktı, hiç konuşmadı Oysa bir İsa tasviri gibi uçumluydu, güzeldi Yer gösterdim, oturmadı Bir sigara yaktım, ona da verdim Aldı Sigarasını ben yaktım Kısa bir gülümseme yürüdü dudaklarından Benim dudaklarıma da geçti Çocuklar gibi kızardım Öteki kızlar gülüştüler Ben kendimi sevdim, güvendim Saçlarımı düzelttim, göğsümü biraz kapadım Bana elini uzattı, ellerimiz birbirine değdi Sıcaktı, inceydi, kıskanırım anlatmaya bu eli Ağır ağır odama çıktık. Girdi Açık pencereyi kapadım Perdeyi çektim Arkamı döndüm, yavaş yavaş soyundum Bileğimdeki saati çıkardım Sigaramı söndürdüm Tam o zaman.. Zaman da değildi belki Önce korkunç bir gözyaşı seli Sonra alabildiğine bir kayalık Kayaların üstünde bir kertenkele Ardından bir ormanın uğultusu Binlerce kanat sesi Sağ elinde bir bıçak Yok, hayır, bıçak da değildi Vuran, ezen, öldüren bir el Ve eller Ve dişler Kendimden geçtim. Bir daha gelmedi, hayır, bir daha hiç gelmedi Ama onunla ben Ne zaman istedimse o zaman yattım. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Gün.. O 'bir gün' Yuvalanmış sanki içinizde Buğulu cam tıpkı Hiçbir şey görünmüyor Besbelli dışınızdan bakıyor size. Yokuş aşağı, yokuş yukarı Düzlerde, eğrilerde Yansır ondan size her ışık Bırakılmış bir bıçaktan döğüşte. Beklemek, avuntu--bir silah patladı uzakta-- Yakında bir tel koptu Durmanın durgunluğu--yeterse-- Sürsün bir süre böyle--ne çıkar-- Emzirsin içnizi o sonbahar bulutu. Gelecekte, dediniz--ama ne zaman-- Kim bilir, belki de geçmişte Yağmurlardan kalan kimsesizliğin Saklıdır acısı o 'bir gün' de 'Bir gün' buluşuruz--çok iyi-- :Bir gün' dü, hani nasıl--silinti-- Gerisi döküntü günler Ola ki beslemekte 'bir gün'ü hepsi |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Mektup Atanın.. Bir mektup atanın o mektubu attktan sonraki şaşkınlığı İzlemekse bir bakıma Yol aldığını mektubunun Bakar dururum ben de ardından. Sana söylüyorum yalnız O ben ki her türlü bakışların tarihini Öğrendim gözlerini hiç değiştirmeyen bir kaptandan. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Meyhane Garsonu İşte Isınmış parke yolun kokusu Demek ki ben mutsuzum Tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor Gözlerim buzdan İçimde yaz kırıkları. Eklemek gerek Büyümesi gibi bir salyongozun Yıllarla değil, yıllarla değil Saniyelerle kıvrılmıştır kabuğum. Aynalıpasaj'ı geçtim Geçerken sağlı sollu aynalara baktım - her günkü gibi - Vitrinlere baktım, düğmelere, fermuarlara Yukardaki taş heykelciklere baktım Bakmasam ne yapacaktım, açılıp kapanmaya başladı dudaklarım Gözkapaklarım Açılıp kapanmaya Açılan kapanan çözülen Ne varsa duyuyordum kendimde Balıkpazarı'na saptım. Ben balıkpazarı'na sapınca Dünyada sayılmayan bir adamdım Nasıl duruyorsa gökyüzü sayılmadan Boylu boyunca bir duvar Ve uzay nasıl duruyorsa - Uzay ki mutluluktur Ele geçmeyen bir sonsuzluktur uzay - Ben masallara şunu bunu taşırdım. Oldukçe dar bir sokağa gelince durdum Karşıdan karşıya çamaşırlar asmışlardı Mor, pembe, beyaz çamaşırlar Kızgın yaz güneşinin altında Hoşlandım Anahtarı kilide soktum, bundan da hoşlandım Çevirdim bir iki kez, kapı titredi Ben de titredim Dükkanı açtım. Karşıki evler çoktan uyanmıştı Hemen herkesi az çok tanırdım İki kocakarı, levanten, dama oynuyorlardı gene camın önünde Çinko balkonda bir kız çocuğu ağlıyordu Oydu Bir satıcıya sesleniyordu, oydu Besbelli yeni uyanmıştı, saçları dağınıktı Zayıftı, sürekliydi, değişmiyordu Sesi inceydi, isterikti Saate baktım dokuz buçuktu. Ne yaptım da ben, daha sonra ne yapacaktım Önce helaya girdim, bir süre helada kaldım Terledim, adını bilmediğim bir kokuyla koktum Mutfağa girdim Patatesleri soydum yıkadım Domatesleri salatalıkları Soydum yıkadım Muska böreği sardım kaldırdım Bira kasalarını, boş şişeleri Dükkanın önüne çıkardım Camları sildim, ortalığı süpürdüm Sonra bir iskemleye oturdum Orda yüz binlerce cinayeti ben Ve intiharı Bir mutluluk gibi dışımda duydum. Evet, gelirdi Ruhi Bey mi dediniz, evet, gelirdi |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Olay: Ruhi Bey Ve.. Bir kara parçası sanır insan Düştü mü başı derde Kendini açık denizlerde. Şimdi bir kıyı bile değil Bir ufuk çizgisi bile değil Yalnızca ölü Sabaha doğru yağan karın altında Kıvrılmış kalmış Besbelli tutunmak istemiş boşluğa Kolları havada Sıkmış avuçlarıyla bir demet gülü Yayılmış gövdesine bir gülümseme Ve çevresine Taş binalara, karanlık pencerelere Kefeni kardan ve gülden. Polis arabası kapıya geldiği zaman Giyimevlerini, mezecileri, postaneyi geçerek geldiği zaman Arka sokaklardaki birkaç kiliseyi Cenaze levazımatçılarını ve Bin dokuz yüz yirmi sekiz modasına göre giyinmiş bir kadının bir anlık ölüsünü Geçerek geldiği zaman Bir kamyon et boşaltıyorken bir kasap dükkanının önünde, tam o zaman Yüzü sabunlu bir otel müşterisinin elinde traş makinesiyle Pencereden sarktığı zaman. Polis arabasını görmeden önce Her yanı aynalarla çevrili bir meyhanedeydim Sırçaları dökülmüş aynalarla Parça parça görüyordum kendimi Dışarda kar vardı, kirli kar Isınmak için konyak içiyordum - Isınmak için mi dedim, tuhaf - Dışarda kar vardı Saat dokuzu on geçiyordu, Balıkpazarı'nın her günkü sabahı Yıllardır hep aynı sabah İri bir kayabalığının içbükey karnı Ve binlerce, on binlerce kedinin hep birden Kente hiç uymayan bir yaratık gibi kımıldandığı O sabah. Polis arabası kapıya geldiği zaman Aynalıpasaj'ın düğmecileri, gömlekçileri Yüzükçüleri, bilezikçileri, tuhafiyecileri Dükkanlarını açık unuttukları zaman Ve dükkanların üstündeki heykelciklerin Bir yas törenine hazırlanır gibi Anlatımlarını değiştirdikleri zaman Balıkçıların balıkların karşısında en iyi durdukları zaman Ayakta çay içtikleri zaman Mermer masaların altından yorgun gövdeleriyle Çıktıkları zaman serserilerin Ve Pasaj temizlenmeye ve karlar kürenmeye başladığı zaman Masmavi iki yengeç gibi bakmaya başladığı zaman gözleri garson Vasil'in Tam o zaman. Polis arabası kapıya geldiği zaman Üç kişi siyah bir otomobilden indiler Üçü de sivildi, ellerinde çantaları vardı Ben meyhanenin penceresindeyim İçerde ve kar içindeydim Bir demet gül içindeydim Güle gömülüydüm Kana. Polis arabası gittiği zaman Demir kapının yanında ölü Gökyüzünü dönemecinin altında Ve yerde bırakmamak ister gibi sözünü Elinde bir demet gülle 'Gül, gül' diye acı bir bağırtıyı uzattığı güllerle Ipıslak saçlarıyla buzdan yatağına uzanmış. (O zaman ıhlamur ağaçları kardan görünmezdi. Gözlerim azalırdı, gizlenirdim. Babam koyu kahverengi çizmeleriyle karları ezer ezer ezerdi çakıltaşlarının ayaklarının altında oynaştıklarını duyuncaya kadar. Annem çatı katının yanındaki sivri kuleden gözlerini ayırmazdı, yeter ki gök kanasındı beyaz beyaz ve kocaman bir alabalığın karnı. Uşaklar bir köşeye sinerlerdi, hiç konuşmazlardı, bir kristal sürahi rüzgardan ürperir titrerdi. İniltiye benzeyen bir ses yayılırdı. Karanlığa yapışırdım, bir kapı karanlığına, bir duvar karanlığına, bir yokoluş karanlığına. Ölüm çok uzaklardaydı, o zaman çok uzaklardaydı ölüm.) Sordu Karla kaplı kirli bir cümle Başında kimler vardı? Bir, emekli postacı Hüseyin - Çok adres bildiği için adı pezevenge çıkan - İki, cenaze kaldırıcısı Adem - Çıplak kafalı, ön dişleri çürümüş - Üç, akordeoncu kadın - Hemen hemen hiç konuşmayan, saçları oksijele sarartılmış, Bizanslı bir kehribar taciri gibi şişman, yaşlı ve kızoğlankız - Ve sonra ötekiler Üç Horan Kilisesinin kapıcısı Çingene çalgıcılar, bademciler Lotaryacılar Bir iki garson En geride Çengelli iğne satan bir kız çocuğu. Ve onu kaldırdılar, ben gördüm İkinci konyağımı içtim bitirdim Demir Kapıdan çıkardılar ve gördüm Morg arabasına koydular Kapısını ittiler, kapı kapandı Taraklar, istiridyeler açıldı kapandı Çiçekler titreştiler Bir balıkçı balık doğradı ve tarttı Pencereden çekildim. Günlerdir ilk olarak güldüm, gülümsedim Yıllardır ilk olarak Sanki ilk gözyaşının tarihini buldum, üstünü çizdim. Ve sordu gene Ölümle kaplı o kirli cümle: Siz Ruhi Bey nasılsınız Ben Ruhi Bey nasılım Anladım anladım Ve şimdi iyi biliyorum artık nereye. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Otel De Sizin Adınız Giriniz Giriniz, giriniz Elbette, tam zamanında geldiniz Sardunyalar sardunyalara akarken Günler tane tane günlerimize sarkarken İç içe geçmiş bardaklar gibi Dış dışa geçmiş kolyeler gibi Odalardan odalara bakışımlı Aşk ışıklı sürahiler gibi Günler günlerimize tane tane damlarken Diyorum Bir kuşluk vaktinin sarı solgun söylemiyle Düşlerde görülen bir başkasının düşünden Neden olmasın siz de geçiniz. Geçiniz Geçiniz, geçiniz Üstelik tam zamanında geldiniz - Az önce, biraz sonra ve şimdi - Yani vakitlerden bir dokunma vakti Ne güzel, hep birden çıkageldiniz. İyi yaptınız, doğrusu çok iyi yaptınız Siz sayın bayanlar, sayın baylar Değil mi bundan böyle Bir otel de sizin adınız. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Plak Gibi Dönüyor Gökte Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik Sesi asağıda, çok aşağıda Üstünde bir duvarın. Duvarsa Dondurma yiyen bir çocugun eli sanki Taşmış akıyor Öpüyor toprağı kanatan nar çiçeklerini. Öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın Sonsuzluk yarın. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Su Yılı Denebilirdi Bir su yılı denebilirdi geldi geçti Üstünde durmuyorum. Terledim, bulanık baktım. Ne varsa kendiliğindendi Hemen hemen evden çıkmadım. Sanki avuçlarımda sürekli Yıkanmış, tabağa konmuş bir meyvenin ellenmişliği, Ola ki makyajı bir oyuncunun, karışmış gözyaşlarına Yeni kireçlenmiş bir duvarın kireci Avuçlarımda sürekli.. Bir su yılı denebilirdi üstünde durmuyorum Kalmışsa kalmıştır bir çomak gibi Kuru Artık kullanılmayan bir demiryolu Kararmış, kırık dökük Üstünde bir yük vagonu. Mavi bir araba kapımın önünde Bütün yıl Bir su yılı Kapısını kimse açmadı Açıp kapamadı hiç kimse Aslında mavi de sayılmazdı pek Balkıyıp duruyordu kırmızı bir şakayığın renginde Yani sabah güneşlerini denizde Günbatımını denizde Severek yaşayan bir balık da denebilirdi ona Çünkü düşler gerçekle Gerçekler düşle Anlayınca bir gün buluştuğunu Geçirir her günceye kısa bir yolculuğu Ama bir takı eksik gibidir bir sözcükte Damağın dudağın alışkanlığına karşı Kalbin atışlarıyla çok uyumlu bir de. Hadi anlat deseler anlatamam Bir yere gidiyorken cayıp bir başka yere gitmeyi Yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi Nedir ben bilemem ki Belki bir raslantıdır da ondan mı sevdanın yeri En yakın yeri En uzak yeri Bitmeyen yeri Bitecek yeri Farkedilmez zaten anlaşılmış sevdanın Anlaşılmaz sevda ile bütün ekleri. Gözlerim sevdim seni Köklerim gözlerimin Suyunu benden içen ıssız bir kasaba gibi.. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bir Taş Atarsın Bir taş atarsın, taş nereye düşerse Mutlaka bir köşebaşıdır Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır. Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır. İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu Yalnızlık bir başına kalmıştır. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bitiş Ester'in söyledikleridir Yalnızlığına korku vurma Ester'in söyledikleridir Ve gelsin ve geçsin bütün sözlerim Gelsin ve geçsin Ester'in söyledikleridir İnsanların içinden Kendim olup taşayım Ester'in söyledikleridir İnsanlara uzaklık vurma Ama herkes ki kendisi olsun Sonra herkes kendisi olsun Bir gün herkes kendisi olsun Ester'in söyledikleridir Dünyada bakınıp durma Bütün ol ve ayrı tut ki kendini Zaten öyledir Çünkü öyledir. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bitti O Sevda.. Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz birşey Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği Kaybetti kumarda gözlerim Kaybetti kumarda gözleri. Bir kuru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine Yani her soluk alıp verişimizde bizim Bir mekik gibi kalbin Bir mekiki gibi kalbim İşleyip durdu bu yitikliği yeniden. Ne kaldı Farkinda mısın bilmem Gündüzler.. Gündüzler biraz azaldı. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Biz Bu Şafak Vaktinin.. Biz bu şafak vaktinin neresindeyiz Öyle bir umut gibi gelip geçecek Yalnızım, yalnızsın, bize kim gülümseyecek. Ve onlar sevdasını söylemeden bir sokağa sapanlar İçlerinde nane olan bir yerlerden geçecek Bir soğuk yüreğe oyarak soğukluğu Ya da onlar mı ki akşamlara dek bir bilardo oyuncusu Biri bir zincirle ya da bir şapka kenarıyla özdeşleşerek Birdenbire kaldırabilir ki eğik boynunu Ne çabuk Evet, ne çabuk, akşam oldu mu. Arklardan yüze yüze geçen anılar Toplasak, toplasak, neye benzetsek Kilosu on liradan elmalar tam sıfıra düşecek. Bir yanda yokluk içinde, bir yanda Ey sonbahar, ey o büyük çiçek. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Borazan Sizin bir çift göz olan o şeyleri taşıdığınız gibi Bir borazan taşırdı, ta-tarata, ti-tiriti O çalmıyor muydu, olanca görüntüler ayakta Uzaklar, cins ülkeler onunla bir giderdi Daha gormedimdi ben oldum bittim öyle yürek canlısı Anılar mı, tez gelecekler mi, en güzeldi borazanlardaki. Kim sevdi, kim niye öyle, yansıtır dururdu bir eğleniyi En çoğul gökler kıpırdar, en yaprağı bollar sevinirdi O çalsın gözlere şenlik, akıp giderdi başka dunyalar Oralardan bir kızı ipince sevdirirdi. Akşamları maviyi çalardı, bilmem ki bilir miyiz o koyu maviyi Bir çıplaktı, ama görmeyin, bir gürültüydü sabahı tutturunca Ya ne olaydı derseniz bendeki istek biraz garipti Çıkıversin derdim en güzel olacakları dunyanın Bir sevinç, bir mut dalgası, azların azı da bir sadelik Sizin bir çift göz olan o şeyleri taşıdığınız gibi. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Bu Gemi Ne Zamandır Burada Bu gemi ne zamandır burada Çoktan boşaltmış yükünü Gece de olmuş, rıhtım da bomboş Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa Arkada, guvertede Ah, neresinden baksam sessizlik gene. Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye İçerde üç beş kişi Yalnızlık üç beş kişi Bir kadeh rakı söylerim kendime Bir kadeh rakı daha söylerim kendime -Söyle be! ne zamandır burda bu gemi -Denizin değil hüznün üstünde. Belki yarın gidecek Bir anı gelecek bir başka anının yerine. İnsan bazan ağlamaz mı bakıp bakıp kendine. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Buz Gibi Aşk iyidir bak Duyumunu artırır insanın Hele don gömlek sabahları Traş olacağını duyarsın Yeni gömleğini giyeceğin gelir Bir yeni biçim eklersin insan olacağa Masaya, merdivene, aynalı dolaba Derken ardından şıpın işi bir kahvaltı Amanın dersin bu ne delice gidiş Paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı İspinoz düşünür müydü Deli olan kaşınır mıydı Kolların upuzun Walt Whitman'i okumaktan Ağzın desen bir karış açık Sokaklar yok mu, o sokaklar Önce bir yeşile işkilli Evlerde büyümeler, alıp başını gitmeler olacak Kızıp duracaksın üstüne başına konan toza Televizyondaki ise Usanmak, hızını eksiltmek dendi mi Cin ifrit kesileceksin birden. Hey gidi duyumuna yandığımın dünyası Alıp vereceğin olacak ille Aşk maşk buz gibi yaşayacaksın. |
Cevap: Edip Cansever Şiirleri
Çağrılmayan Yakup Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup Bunu kendine üç kere söyledi Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli Daha hiç çağrılmadım Biri olsun 'Yakup!' diye seslenmedi hiç Yakup! Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım Sonra bir güzel yıkanayım da. Ben size demedim mi. Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum Sanki böyle niye ben oradan geliyorum Telaslı, aç gözlü kurbağalara Bakmaktan Bilmiyorum Bilmiyorum, bilmiyorum Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup Bazen karıştırıyorum. Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu Onlar işte hep boyuna koşuyordu Birileri çıkıyordu ordan burdan Hiç çıkmamak halinde ve olgun Birileri çıkıyordu Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık Bir pencerenin sokağa doğru içinde Bu uyum korkunçtur Yakup! Yakubun olması korkunçluğudur bu Dünyanın insana doğru içinde Yakup, Yakup! Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum Lambayı söndürmesinler, geliyorum Siz bütün lambaları yakın, evet Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup Bazen karıştırıyorum. Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık Hep böyle istiyorum, ayıp degil ya Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum Bir ölünün günü boyayan renginde Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar Kayalardan dondurmalar sorduğum Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli Kim bilir ne diyordum (Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına Bir baykuş tarafından Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu Ben ne oluyordum.) Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak Bunu Yakup söyledi Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum Kızgın kağıtların üstüne Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen Ölüyordu ve bir de Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben Kendimi koruyordum Bunu bana Yakup söyledi Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup Ben Bunu hep biliyorum Bunu hep biliyorum ve işte Özgürüm, cezasız duruyorum. II Kurbağalara bakmaktan geliyorum Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi Telaşlı, açgözlü kurbağalara Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf Ve Yusuf değil Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum Ve durmuyorum. Ben işte Yakup Yok artık karıştırmıyorum. Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam Geçti ve kolayca gittiler Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler Yanan güneşin altında Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar Ve sordum Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri Durmadan kendimle karıştırıyordum Kimse beni tutup çıkarmıyordu Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar Yoruldum! bunu sanki biri söyledi Yakubun biri Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim Kendime bir isim düşünerek Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil Ancak gelebildim Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil Bu uyum korkunçtur Yakup Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup Yakuup! Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını cök yakıyordu ki Adam içinden bağırdıkça dünya Ters yonden yaratilıyordu, diyebilirim Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp Kan kalp Kırmızı top Yakıcı dönüşümler çıkaran Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın Öyle değil mi Yakup Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı O benim ayaklarimı.. taşlardan Bir kurtarabilsem Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim Bir zamansızliğın Yakuba doğru içinde Saat on yediyi ve yirmi biri Gösteriyordu ki, ben nerdeydim Her saniyedeki ve işte her saniyedeki Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli Nerdeydim. Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız Ne diyordum, ben işte Yakup Çekiverdi beni taş hamurun içinden Pek öyle gürültüyle değil Bir başka yapışkanlığın içine Çekiverdi beni Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar araya giriyordu Engelliyordu bizi Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i Ter içindeydik Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan Biz Yakup Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Kurbağalara geldik. III Kurbağalara bakmaktan geliyorum Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum Yazı makineleri, kağıt sesleri Ben oradan geliyorum. Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara iceyim dedim Olmaz, dedi mubaşir kıliklı kurbağanın biri Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi Olmaz ki, Yakup! Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup Ya onlar kimdi Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekce bir yere oturmuş Onu ben duyuyordum Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu Ve 'Yakup' sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için Sonra bir sey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım Ben, yani Yakup Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde Diye düşündüm ya ben Ben, yani Yakup Butun gücümle bunu bağırdım Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime Daha başka yerlerime de baktılar Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar Bağırdım, bağırdım, bağırdım Tanrının ayak izleri! Tanrının ayak izleri! IV Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup Bunu Yakup söyledi Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim Bir kırlangıç onu kirletmese Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben Onları hiç sevmem Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur Odamın düşünülmesi halinde bile Kimseler yoktur Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde Ve biraz da çarşılar Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki Bitmesin Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben Kirli ve eski Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin İntiharlara doğru büyüyen içinde Ben, yani Yakup Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte Açgözlü, mor kurbağalara Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki Bir bardak da süt içeceğim. Sonra Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum Ben Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup Uyumak istiyorum. Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde. |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 14:55. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.