![]() |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
GELİNLER, NEDEN ELİNDE BUKET TAŞIR?
1500'lü yılların İngilteresi'ndeyiz. İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu. Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir. Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir. Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir. Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi. Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu... Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. 'Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü. Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu. Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı. Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu. İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'graveyard shift') denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the bell') bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu. Gerçekler bunlar: Kim demiş tarih sıkıcıdır diye: Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu. Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü. 1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti... |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
İstanbul'un Başkent Olarak Kalmasını Sağlayan Enteresan Olay: Feyzullah Efendi Vakası
Feyzullah Efendi Vakası, bir diğer adıyla Edirne Vakası olmasa Osmanlı başkenti İstanbul'dan Edirne'ye taşınabilir ve modern İstanbul inşa edilemeyebilirmiş. Bu tarihi hikayeye buyrun. istanbul'un başkent ünvanını korumasını sağlayan ve bugünkü istanbul'u var eden isyan: edirne vakası, nâm-ı diğer feyzullah efendi vakası hakkında... devir ikinci mustafa devridir bu padişahın dönemini ikiye ayırmam gerekir: zenta muharebesi öncesi ve sonrası. ikinci mustafa, ordunun başında sefere çıkan son osmanlı padişahıdır. esasen bilgili ve cesur bir padişahtır ama gururu yüzünden osmanlı'ya 30.000 civarı kayıp verdiği zenta muharebesi mağlubiyetini yaşatır. barış görüşmesi yapmaya yanaşmayan ikinci mustafa, avusturya'ya son kez hücum eder ve büyük bir kıyım yaşanır. padişah bile zar zor kurtarılır. bundan sonra da 1699'da imzalanan karlofça antlaşması ile osmanlı'nın gerileme dönemi resmen başlar. bu olup bitenler devleti etkilediği gibi padişahı da etkilemiştir. ikinci mustafa, artık istanbul'a gelmez ve edirne sarayı'nda yaşamaya başlar. burada sürekli ava çıkar ve devlet işleriyle neredeyse hiç ilgilenmez. çünkü onun yerine bu işlerlere ilgilenecek birisi vardır: şeyhülislam feyzullah efendi! feyzullah efendi, ikinci mustafa'nın şehzadeliği döneminde onun hocalığını yapmış ve artık kendisini nasıl sevdirdiyse bu şehzade padişah olur olmaz lalasını erzurum'dan getirtip şeyhülislam tayin etmiştir. feyzullah efendi, göreve gelir gelmez o güne dek bırakın osmanlı tarihini, türk - islâm tarihinde dahi görülmemiş bir işe girişmiş ve kendisinden sonraki şeyhülislamın, oğlu "fethullah efendi" olması yönünde padişah fermanı almıştır. yani padişah üzerinde bu denli etkili bir adamdır. tabii bununla da yetinmez. ilmiyye teşkilâtının en önemli mevkilerinde oğulları, kayınpederi, kayınbiraderi, yeğenleri vs. çeşitli görevlere getirilir ve neredeyse bütün önemli noktalarda sadece feyzullah efendi'nin akrabaları bulunur. tabii atama bekleyen ulemâdan sesler yükselmeye başlar. nitekim bir başka konu da yine şeyhülislam feyzullah efendi'nin de etkisiyle edirne'nin, osmanlı'nın yegane başkenti olmasına yönelik yapılan hazırlıklardır. edirne bostancıbaşılığına bile yeğenini getirmiştir feyzullah efendi. istanbul'da yaşayan esnaf, yeniçeriler ve ulemâ bu işten hiç memnun olmadıkları gibi gittikçe de artan şikayetler açıkça dile getirilir. getirilir ama padişah avdan beri gelmemektedir. nihayet 17 temmuz 1703'te cebeciler ayaklanır cebeci ocağı, fatih sultan mehmet döneminde kurulmuştur. silah temini, saklanması, tamiri vb. işlerden sorumlu olan kapıkulu bölüğüdür. zaten eski türkçede cebe, silah anlamına gelmektedir. işte bu bölük ayaklanır. bu ayaklanmaya daha sonra medrese talebeleri de dahil olur. hatta istanbul'daki mahkumlar da serbest bırakılır ve onlar da isyana katılınca işler çığrından çıkar. işin ilginci; bu ayaklanmaya yeniçeriler dahil olmazlar. lâkin ayaklanmayı da yatıştırmaya çalışmazlar. aslında olaylar büyümeden hemen önce müdahele edilmesi için edirne'den istanbul'a emir gelmiştir ancak istanbul valisi köprülü abdullah paşa ile bacanağı istanbul kadısı mahmud efendi yıllardır birbirleriyle konuşmamaktadırlar ve ikisi de birbirine yardımcı olmayınca olaylar bir anda büyür. isyancılar, şeyhülislamın ve sadrazamın görevlerinden alınmaları ve yeni şeyhülislamın imam mehmet efendi; yeni sadrazamın da kavanoz ahmet paşa olmasını istediklerini bildiren bir heyeti edirne'ye gönderirler. bu arada çok şişman ama çok kısa boylu olduğu için "kavanoz" lakabı takılmıştır bu paşaya. evet, isyancıların gönderdikleri heyet daha edirne şehrine girer girmez feyzullah efendi'nin adamları tarafından tutuklanır ve padişahın çok sonra bu durumdan haberi olur. istanbul bostancıbaşısı padişaha bir mektup ile haber verir durumu. tabi padişah çok sinirlenir ve sadrazam mehmet paşa'ya nasıl kendisinden habersizce böyle bir şey yapabildiklerini sorar. sadrazam ise padişaha, feyzullah efendi'yi babası gibi gördüğü, sözlerinin padişah fermanı sayılacağı ve o ne derse yapması gerektiği yönündeki söylemlerini hatırlatır. ikinci mustafa, hemen şeyhülislam feyzullah efendi ve oğullarını azlederek varna'ya kaçmalarını ister. ancak sayıları 70.000 civarında olan isyancılar istanbul'dan edirne'ye doğru çoktan yola çıkmışlardır. padişah bunu haber alır almaz hemen çakırcı hasan paşa'yı isyancıların üzerine gönderir ancak paşa, isyancılarla en ufak bir çarpışmaya bile girmeden onların safına katılır. daha sonra ise eşine az rastlanır bir durum görülür ve edirne ordusu ile istanbul ordusu havsa'da karşı karşıya gelir. ikinci mustafa, burada yapılan görüşmelerde karşı tarafın şartlarını kabul ederse tahtta kalacağından emindir ama daha görüşmeler bile başlamadan edirne ordusu yani kendi askerleri de istanbul'dan gelenlere katılır. artık yapacak hiçbir şeyi olmayan padişah, tahtı kardeşi üçüncü ahmed'e bırakır. bu sırada edirne'den kaçmaya çalışan feyzullah efendi ve oğulları pravadi civarında yakalanmıştır isyancılar, batpazarı denilen meydanda feyzullah efendi'yi çırılçıplak bir hâle getirip eşeğin üzerine bindirdikten sonra şehirde dolaştırırlar. bu sırada hakaretlere ve saldırılara uğrayan feyzullah efendi'nin artık her yeri yara bere içinde iken başını gövdesinden ayırırlar ve kellesini bir mızrağın ucuna takıp edirne sarayı'na doğru şehri gezdire gezdire götürürler. başsız kalan bedeni ise bölgedeki hristiyanlara verilir ve gayr-i müslim köylerinde dolaştırıldıktan sonra tunca nehri'ne atılır. oğlu fethullah efendi ise istanbul'a getilir ve yine burada işkenceler sonucu o da öldürülür. ikinci mustafa ve ailesi edirne sarayı'na hapsedilirken yeni padişah üçüncü ahmed de topkapı sarayı'ndaki tahtına doğru yola çıkacak ve bu padişah döneminde de lale devri dediğimiz ve günümüzde sanat tarihçilerinin istanbul mimarisi için dönüm noktası dedikleri 18. yüzyıl batılılaşma süreci başlayacaktır. sonuç üçüncü ahmed de patrona halil isyanı sonucunda tahttan indirilecek olsa da edirne vakası sayesinde istanbul, payitaht kalabilmiş ve günümüzde de varlığını sürdüren nice saray vb. tarihi yapılar edirne'ye değil de istanbul'a inşa edilmiş, en büyük yatırımlar yine bu şehre yapılmış, meselâ itfaiye ocağı kurulması gibi yenilikler de yine ilk kez bu şehirde görülmüştür başkent olması sebebiyle. yine ulaşım ve altyapı çalışmaları da payitahtta yani istanbul'da yoğunluk kazanmıştır. bu isyandan sonra günümüz modern istanbul'unun temelleri atıldığı gibi, birçok tarihî eser de bu şehirde miras kalmıştır. dolmabahçe sarayı, beylerbeyi sarayı, yıldız sarayı, çırağan sarayı, nostaljik tramvay, üçüncü ahmed çeşmesi, nuruosmaniye, galata köprüsü ve daha nice yere bakarken aklımıza gelecek olan olaydır edirne vakası. |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
Uzun Süre Tahtı Bekleyen Kardeşi Tarafından Diri Diri Gömülen Padişah: I. Mahmud
Osmanlı'nın son parlak dönemlerinden birini yaşatan padişahın hikayesi oldukça hazin bir şekilde sonlanıyor. birinci mahmud, osmanlı devleti'ne son parlak dönemini yaşatan çok başarılı bir padişahtır lale devri'ni sona erdiren patrona halil isyanı sonrası amcası üçüncü ahmed tahttan indirilmiş ve 34 yaşındaki birinci mahmud tahta çıkarılmıştır. saltanatının ilk zamanlarında patrona halil ve adamlarına boyun eğmiş gibi görünse de saraydaki hâkimiyetini kurunca patrona halil ve adamların görüşme yapmak bahanesiyle saraya çağırmış ve orada hepsinin kellesini uçurmuştur. daha sonra iran ile savaşmış, tebriz gibi önemli noktaları geri almıştır. https://seyler.ekstat.com/img/max/80...4580379456.jpg 1700'ler başında Osmanlı Devleti. iran ile savaşı fırsat bilen rusya ile avusturya osmanlı'ya savaş ilan etmişse de osmanlı ordusunun başarıları karşısında iki ülke de barış teklif etmiş ve belgrad antlaşması yapılmıştır. buna göre: avusturya, pasarofça antlaşması ile aldığı yerlerin banat hariç hepsini geri vermiş, ruslar kırım'dan ve tüm kuzey kafkasya'dan çekilmiş, rusya'nın karadeniz'de asla savaş ve ticaret gemileri bulundurmaması kararlaştırılmıştır. humbaracı ocağı'nı kurduran birinci mahmut, tüm padişahlar içerisinde en çok kütüphane vakfeden padişahtır. yaptığı hizmetler saymakla bitmeyecek olan bu padişah, saltanatının son iki senesinde çeşitli damar hastalıkları yüzünden neredeyse yataktan kalkamaz hâle gelmiştir. padişahın bu hâlde olduğunu bilen kardeşi ve halefi üçüncü osman ise artık tahta kendisinin çıkması gerektiğini dillendirmeye başlamıştır. dile kolay, 56 sene şimşirlikte kalarak en uzun süre kafes hayatı yaşayan şehzade ünvanını almıştır kendisi. lâkin gerek birinci mahmud'un kudretli bir padişah oluşu gerekse etrafındakilerin ona olan sadakati sebebiyle şehzade osman'ın bu isteği kabul görmemiştir. ancak tüm bu olup bitenleri işiten birinci mahmud, 13 aralık 1754 tarihindeki cuma selamlığına katılıp halka görüneceğini bildirmiş ve sahiden de ayasofya'daki cuma namazının ardından atının üzerinde halkı selamlamıştır. nitekim geri dönüşte topkapı sarayı'nın demirkapı girişine kadar gelen padişah, burada atından düşmüştür. burada hekimlerce ayaküstü müdahale edilen padişahın öldüğüne hükmedilmiş ve derhal şehzade osman'a haber verilmiştir. yarım saat içinde biat merasimi yapılan ve tahta çıkan üçüncü osman, abisinin cenazesinin hemen o gün, ikindi namazının ardından defnedilmesini emretmiştir. birinci mahmud'un vasiyeti, temelleri kendi döneminde atılan nuruosmaniye camii'nin yanında hazırlattığı türbeye gömülmek iken yeni padişah bunu yapmamış ve birinci mahmud, valide turhan sultan türbesi'ne gömülmüştür. cenaze namazının ardından saray ahâlîsi saraya geri dönmüş ve âdet olduğu üzere türbedar yalnız bırakılmıştır. bu adete göre padişahlar vefat ettiklerinde ertesi günün sabah namazına kadar başlarında kuran-ı kerim okunur idi. işte bu türbedar da yatsı vaktinde padişahın mezarı başında kuran okur iken mezardan gelen homurtuları duymuş ve derhal saraya koşmuştur. burada kapıdaki görevlilere yalvar yakar vaziyeti anlatmış ve nihayet kızlarağası ile görüşebilmiştir. bu adamdan, padişahın yaşadığını ve diri diri gömüldüğünü işiten kızlarağası ne yapacağını bilemediğinden yeni padişah üçüncü osman'ı uykusundan uyandırıp durumu anlatmış ve onca sene tahtı bekleyen yeni padişahın emriyle sarayın içine çağrılan türbedardan bir daha haber alınamamıştır. |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
Soluksuz okudum röportajı. Önyargım zaten yoktu daha iyi bilgiler edindim. Selçuk Bayraktar'ın damat olmasından sebep bu ihaleleri aldığı hep konuşuldu. Ben her zaman dedim ki adam bu işi biliyor ki yapıyor. Her zaman işini geliştiriyor. Başka yapan varda onu mu dışarda bırakıyorlar..
Adamın geçmişini öğrenince ve hikayesini okuyunca her önyargı kırılmalı. Bunun eğitimini almış ve dünyanın en iyi okullarından mezun olmuş öğretim görevliliği yapmış kişi neden Türkiye'de bu işi yapsın deriz. Ama helal olsun gelip burada işini geliştirip ülkemize çok güzel şeyler kazandırdı. Bu kadar emek ve birikimi olan kişi sırf damat diye eleştriliyorsa eleştirene de iyi gözle bakmam. Aksi bir tavrını olayını hiç duymadık. 41 milyon tl meselesi var ama adam açıklıyor. Vakıfın yaptığı iş belli ve ortaklık hala devam ediyor. Önyargısı yok. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz maalesef. Dediği gibi kimse elini taşının altına koymuyor ben yaparım demiyor. Hep birileri yapsın veya kolay para kazanayım derdindeyiz. İsmail Saymaz Hürriyetteyken İstanbul havalimanı CEO'su ile röportaj yapmıştı çokta hoşuma gitmişti. Aklımda soru işaretleri gitmişti. Millet diyordu İstanbul havalimanı da Atatürk havalimanı da aktif olsun ne var ? Bende diyordum hatta. Ama hava trafiğinin mümkün kılmadığını açıkladı CEO. İsmail Saymaz da iyi sıkıştırmıştı ama aksi bir şey onda da görmemiştim. Ahmet Hakan'ın sorduğu bir soruyu geçiştirdi Selçuk Bayraktar. Cumhurbaşkanının damadı olmakla ilgili olan. Belki polemik olmaması için veya ailesinin meseleye girmemesi için atladı. Ahmet Hakan da hiç zorlamadı İsmail Saymaz gibi. Biraz ortayolcu biri gibi geliyor Ahmet Hakan o açıdan. Şahsen ben zaten Selçuk Bayraktara güvenirdim. Diğer damat gibi değil. Hiç aklımda kötü düşünce olmadı. Ben her zaman derim işi kim iyi yapıyorsa ona verin. İster yandaş olsun ister başkası. Sadece devleti zarara uğratmasın veriliş şekli. Alıntı:
|
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
LOZAN'DA KOLTUK RESTİ (ONURLU DEVLET OLMA) LOZAN Barış Konferansı'nın ilk günü, toplantı Mont Benon Gazinosu'nda yapılacaktı. Türk delegasyonunu temsilen salona gelen İsmet İnönü, karşılaştığı manzaraya hemen tepkisini gösterdi. Salonda kendisine öteki heyet başkanlarına göre daha küçük bir koltuk ayrıldığını gördü. Nedenini sordu. Aynı boyutta bir başka koltuk bulunmadığı yanıtını aldı. 'O takdirde bulunduğu zaman toplantıya girerim' dedi. Odasına çekildi. İnönü'nün bu ilginç tepkisi etkili oldu. Çok geçmeden Lord Curzon'unki gibi aynı boyutta bir koltuk bulunup yerine konuldu. |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
İsmet İnönü’nün damadı gazеtеci Metіn Tоker Akis dergisinde yazdıklarından dolаyı Demokrat Parti dönеmindе hapse аtıldı. CHP lideri İsmet İnönü, damadını ziyarеt іçіn Ulucanlar Cezaevі’ne gitti. Görüştürmedіler. Bir not yazıp dаmаdınа gönderdi:
“Tarih 11.2.1957 Metіn еvladım, Görmеk іçіn geldim. Göremedim. Yаrın gene gelirim. Acele іhtіyacın neyedir? Nasılsın? Metanetine güvenirim şereflі еvladım. İ.İnönü.” Bu pusulаnın ardına Mеtin Toker şöyle yazdı: “En ufаk bir üzüntüm уok. Üzülürüm, benim için üzülürsеniz. Burada iyi bіr koğuşa vеrdilеr. Şinаsi ile berаberim. Özden ѕize emanet. İnanın kі rahatım da yerinde. Bir tek ricаm var: kimsеyе benimle alakalı bir kelime konuşmayın ve ne olur; ne baskı yapın ne baskı kabul edin. Ellerіnіzden öpеrim. Metіn.” 23 gün ѕonra… Eşi cezaevinde iken Özden Tokеr erken doğum yaрıyor; Gülsün (Toker) Bilgеhan dünyaya geliyor! Dedesi defterine not alıyor: “25.2.1957, Pazartеsi saat 4.50 Kilo 3 boy 50 santim. Doğum evi Zekаi Tahir.” Bir tek сümle kin, intikam yok defterde… Tek yаzdığı kızı Özden ile birlikte dаmаdını sık sık zіyarete gіttіğі. Adalet іçіn şunu dіyecektіr: Tarіh: 22 Oсak 1957 “Adalete siyаset karışmaması іçіn çalıştım. İnkılapların en şiddetli devirlerinde dahі karışmadık. Eski hakimlerin kаnааti: Saltanat devrі dahіl hakimlere bu günkü tesir hiçbir devirde görülmеmiştir.” İsmеt Pаşа bir de bu günleri görseydі; ne dеrdi acaba? Eminim ki, “boyun eğmeyin” dеrdi! SONER YALÇIN |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
"Into the Night" bir çırpıda bitti..
Güneşin ışınları artık ölümcül olmuş ve sadece geceleri güvenlidir. Ama ışınların girdiği etkisinin olduğu her yer ölümcüldür. Sığınaklar dahil. Bunu öğrenen bir nato askeri uçak kaçırır ve insanlar da zamanla bu gerçeği öğrenirler. Bir hafta kadar uçakla güneşten kaçarlar ve sığınak ararlar.. İlk sezon böyle geçiyor. Biraz TWD olayı gibi biraz da lost bence.. Bir Türk'ün oynaması da güzeldi.. |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
Sauron'un Hizmetkârları Olan Nazguller Neyin Nesidir, Varoluş Amaçları Nedir?
İlk olarak JRR Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde karşılaştığımız Nazgûller hakkında ufuk açan kısa pasajları derledik. Orijin hikayesi sauron elflerin şehrini yakıp yıktıktan sonra ele geçirdiği güç yüzüklerini büyük liderlere dağıtmıştır. zira elindeki tek yüzük sayesinde diğer yüzükleri takanları kontrol edebilecektir. böylece dokuz güç yüzüğünü alan aç gözlü insan kralları sauron'un kölesi olup nazgul'e dönüşmüştür. ne ölüdürler ne de diri. bu arkadaşlar hakkında en büyük tartışma dokuz yüzüğü halen taşıyıp taşımadıkları yönündedir. benim kanaatim taşıdıkları yönünde. bunun sebebi tabi ki güç yüzüklerinin doğasından ileri gelmektedir. onları takanların akılları ve iradeleri tek yüzük sayesinde sauron tarafından kontrol edilebilmektedir. bunun yanında güç yüzükleri ölümlülere sonsuz yaşama şansı vermektedir. yani nazgul eğer yüzüklerini çıkarmış olsaydı ruhları normal insanlar gibi dünyanın dışına giderdi. hem sauron'un dokuz yüzüğü nazgul'den almasına sebep de yok. diğer ırklara verilen yüzükleri geri almaya çalışmıştır çünkü o yüzükler istediği gibi sonuç vermemiştir. elfler sauron tek yüzüğü takınca kendi yüzüklerini çıkaracak kadar bilge davranmıştır çünkü. cüceler için ise öyle inatçıydılar ki güç yüzükleri ile bile iradeleri kontrol edilemiyordu denmektedir, yalnızca bu kendilerine verilen yüzükler sayesinde çok büyük zenginlikler elde ettiler, bu altın yığınları da eninde sonunda kötülük getirdi diye anlatılır. tolkien'in nazguller hakkında yaptığı bir açıklama da şu minvaldedir: bu arkadaşların etraflarına saldıkları büyük korkudan başka çok da büyük bir güçleri yoktur aslında. dövüş yetenekleri eşsiz değildir, sadece karşısındaki kişiyi ümitsizliğe düşüren korkuları ile kazanırlar. ayriyeten tolkien demiştir ki bu nazguller tek yüzüğe öyle bağlanmışlardır ki frodo hüküm dağında tek yüzüğü sahiplenip de parmağına taktığında hobbite saldırmak şöyle dursun, frodo ne derse yaparlardı. christopher tolkien, nazguller ve su hakkında şöyle bir şey demiş babam yüzüktayfları'nın suya olan korkusuna hiçbir çalışmasında değinmez. yukarıda aktarılmış olan pasajda osgiliath'a düzenlenen saldırının ana gerekçelerinden biri olarak gösterilen bu korku, kara süvariler'in shire'da izledikleri yolun anlatıldığı detaylı notlarda tekrar karşımıza çıkmaktadır: hobbitlerin erşehir salı üzerinde nehri geçişinin hemen ardından (yüzük kardeşliği ı/5) karşı kıyıda durmuş kendilerini seyrederken gördükleri kara süvari hakkında -ki bu, dol guldur'un kumandanı khamul'den başkası değildi- şöyle denir: "onlarla beraber yüzük'ün de nehri geçtiğinin gayet iyi farkındaydı; ama iki kıyı arasında akıp giden su, onun duyuları önünde bir duvar işlevi görüyor, yüzük'ün karşı kıyıya geçtikten sonra ne yana götürüldüğünü anlamasına engel oluyordu." baranduin nehri'nin elflerce kutsanmış sularına nazgul'ün dokunamayacağı bilgisi de buna eklenir. ama nazgul'ün yolculukları sırasında karşılarına çıkan diğer ırmakları, örneğin "köprü harabelerinin oluşturduğu tehlikeli bir geçit" dışında hiçbir geçiş imkanı sunmayan gri-sel'i nasıl aştığına açıklık getirilmez. babam yüzüktayflarının sudan çekinmesi fikrini öykünün geneline uygulamanın zorluğunu çeşitli notlarında kendisi de itiraf etmiştir. ilk durumda hobbitler nehri sal ile geçtiklerinden çekinselerde çekinmeseler de takip edemezlerdi. ikinci durumda ise sudan çekinmelerine rağmen witch king ve iki nazgul az önlerinde bulunan yüzüğün varlığı onları cezbettiği için suya girme cesareti göstermişlerdir. |
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
Çok şey söylemek istiyorum ama hiç bir şey söyleyemiyorum
|
Cevap: Börü Tonga'nın Otağı
Arabaya iki lastik alsam, elektrik aksamlarını kontrolden geçirsem ve balataları değiştirsem çok fazla acıtır mı acaba
|
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 21:45. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.